R.SEYHAN ile DİL-KÜLTÜR ÖYKÜ İLİŞKİSİ-Cemal ŞAKAR (“40 Soruda Öykü” için)

Sorular: Cemal Şakar
1–    Dil ile kültür birbirinden ayrıştırılamaz iki yapı ya da yapının iki unsuru. Bu iki unsurla öykü arasındaki bağ, etkileşim, birbirleri arasındaki alışverişin mahiyeti hakkında neler söylenebilir?(*)–         Kültür için, bir millettin kodları, şifreleri ve yaslandığı imgeler toplamıdır diyebiliriz. Kültür, insanın kendisini var ettiği yerde şekillenen taşınabilir kalıplardır. Kültür; bir milletin yüzyıllar boyunca meydana getirdiği; din, dil, tarih, edebiyat, mimarlık, sanat, edebiyat vb. alanlardaki birikimlerin tümünü kapsıyor. Bu birikimleri taşıyan bir araç var ve o da dildir. Dilin kültüre yönelik üç işlevi vardır: İnşa etmek, geliştirmek ve taşımak.

Kültür kavramının içinde o ulusun maddi ve manevi ortak kültür değerleri yanında; yaşama biçimi (estetik anlayışı, oyunları, türküleri, kıyafetleri, yemekleri vs.), hayatı ve eşyayı algılama şekli de var.

Dil ile üretilen bütün eserler, o arada öykü de bir kültür taşıyıcısıdır. Kültürün bir şubesi olan edebiyatın içinde; hikâyeler, masallar, destanlar, bilmeceler, tekerlemeler, ağıtlar var. Kimlik denilen şey de bu zeminde inşa ediliyor. Okuyucu, metni okurken sahip olduğu dil ve kültür verilerini kullanır. Dilin verileri de onu önündeki metnin anlam boyutlarına götürür. Bu verileri, geçmişten geleceğe birbirlerini etkileyerek oluşturuyor insanlar. Öykünün gezindiği alan tam da burasıdır. Demek ki hikâye, milli kimliğimizdeki ilmekleri geleceğe aktaran önemli bir taşıyıcıdır.

Kültürün birleştirici olduğu kadar ayrıştıran bir tarafı da vardır. Her kültürde, o milleti diğerlerinden ayıran anlam kodları bulunur. Milletlerin ve medeniyetlerin bir ad almalarında belirleyici bir özelliktir bu. Kodlama dediğimiz etiket, iletişim ve tanı(ş)ma -muarefe- amaçlıdır (Hucurat/13). Böylece onu tanımada elimizde bir veri bulunur. Bir tür kimlik özeti olan bu veri, onun benzerlerinden farkını da bize bir çırpıda iletmiş olur. Bir ulus için (eskilerin tabiriyle) lazım-ı gayrımufarık olan bir şeyin başka milletler için önemsiz olabilmesinin sebebi budur.

Klasik edebiyatımızda biri diğerinin mütemmim cüzü olan mazmunlar vardır: Servi-akarsu, gül-bülbül aşkları gibi. Birine bakalım[1]: Servi akarsuya âşık oldu, ayaklarına kapandı; bana hayat verdin, dedi. Akarsu da ona müteşekkir oldu; sağ ol, beni serinlettin dedi. Dil kültür ilişkisi ile ve öykünün bu ikisiyle ilişkisi de böyle… Yunus’un Ol bizimdir biz onun gayrı tespih dilidir dediği nokta burasıdır…

Dil alanında 20. yy’ın en büyük filozofu sayılan Wittgenstein, II’nci döneminin ürünü saydığı Felsefi Araştırmalar’ında, dil-oyunu’ndan söz eder. Ünlü filozof, kuramında dilde eylemlerin belirleyiciliğine vurgu yapar. Ona göre dil, örüldüğü eylemlerden oluşan bir bütündür. Şöyle: Bir metinde sözcükler, bir takım kutusundaki aletler gibi işlev görür. Yani orada bütün araçlar yekdiğerinin konumunu değiştirme kabiliyetine sahiptir. Çekiç çivinin; keser veya testere tahtanın; harç, duvarın konumunu belirler veya kökten değiştirir. Bunu öykü diline uyarlarsak harfler kelimelerin; kelimeler cümlenin, cümle metnin konumunu belirler veya değiştirir. Bir de üslup var, imgeler var. Hepsi bir pazılın (puzzle) parçaları gibidirler.

Wilhelm von Humboldt’a göre dil ve düşünce de birbirini eşit düzeyde tamamlayan iki elemandır. Ona göre dil, kültürden bağımsız değildir ve dilin kullanımında ‘ulusal karakter’ etkilidir. J. Derrida’ya göre de “Dil, içinde barındırdığı gösterilenlerin sürekli olarak, karşılıklı ilişki ve dönüşüm içinde bulundukları sınırsız bir ağdır.

Konuyu öykü bağlamında değerlendirdiğimizde Derrida’nın imlediği lar kendisini görünür kılar. Mesela bir anlatma geleneği olan tek ulusuz ve orada kültürel genlerimize kazınmış bir özelliğimiz vardır: Başkalarının hikâyelerine ilgi duymak. Bu, başkalarının başına gelen bir felaketi hiç olmazsa anlatarak paylaşmak, ibret alınacak tarafı varsa ondan ibret almayı da içkindir. Bu geleneğin içinde paylaşma kadar aktarma da var. Manas Destanı’nın bu zeminde oluştuğunu düşünüyorum. Bu aktarma yoluyla, başka milletlerin bizimle pek ortak olmayan hikâyelerini okuyarak onları tanımış oluruz. Bizimle ortak tarafı olan hikâyeler ise daha fazla ilgimizi çeker. Bunların etiketi de evrensel oluyor. İlyada, Romeo Juliet, Faust, Suç ve Ceza gibi.

Eskiden destancılar vardı. Bu güzel adamlar, kasabalarda pazarların kurulduğu günlerde ilçenin zaten bir tane olan meydanında yanık sesle okuyarak destanlarını tanesi 25 kuruşa satarlardı. Taş baskılı matbaalarda çoğaltılan bu destanları daha sonra teybe okudular. Orada dokunaklı hikâyeler anlatılırdı. Başına gelen bir cinayet yüzünden dağa çıkan bir eşkıyanın hikâyesi de olabilirdi bu, doğal bir afetin ayırdığı genç sevgililere ağıt da, geçmiş zamanlarda yaşamış bir kahramanın hikâyesi de… O tarihlerde Kurtuluş Savaşı’nın üzerinden henüz 40-45 yıl geçmişti ve gaziler hayattaydı. Bunlara bir de onların anlattıkları cephe hikâyelerini ekleyelim. Camide namaz vaktini bekleyen bu yaşlı insanları gördüm ben, onlardan çok savaş hikâyesi dinledim. Bir de benim “gönüllü anlatı kahramanları” dediğim kimseler vardı.  Köyleri dolaşan gezgin çerçiler, kimsede para olmadığı için takas usulüyle sattıkları incik boncuk yanında yanlarında halk hikâyeleri bulundururlardı. Bu hikâyelerle çocukları başlarına toplarlardı. O yaşta hikâye ile karşılaşan çocukların muhayyilelerinde; destancının okuduğu, çerçinin ya da savaş gazisinin anlattığı hikâyelerin kahramanları nasıl bir yer edinirdi, çocuklar o gece düşlerinde neler görürlerdi bir düşünün… Ben bu insanlara kıl payı yetiştim.

Kültüre aktarılan veriler mahalline dil ile ulaştırıldığına göre bu; dilin içinde bir kültür, tarih ve hayat; kısaca o milletin dünyası var anlamına da geliyor. Bu sebeple dil, dilbilimcilerin üzerinde yıllardır çalıştıkları, her araştırmadan uzmanların dile ilişkin yeni mümbit alanlar keşfettiği zengin bir kaynaktır. Dilin içinde ses, harf, söz, cümle anlam, duygu, sezgi vb. var; dahası bir dünya var. Bunların her biri ayrı bir bilim dalı olarak (Semantik, morfoloji, fonetik,  sentaks vb.) incelenmiştir. Platon’un Diyaloglar’ını paranteze alırsak, son yüz yılda dil, dil felsefesi adıyla felsefede de önemli bir köşe edindi. Dahası, dilin topluma, insana ve onun kültürel varlığına yönelik incelenmesi bakımlarından antropolojinin de ilgi alanına girdi. Bu iki inceleme dalının içinde; metinlerdeki duygu, düşünce ve anlam dünyası derinlemesine didiklendi; semiyoloji (göstergebilim), fenomenoloji (görüngübilim, bilincin bilgisi), hermenötik (yorumbilim) gibi yeni bilim alanlarına ulaşıldı. Öyleyse anlatıma dayalı bir metin olan öykünün içinde bunların hepsinden parçalar var diyebiliriz. Hepsinin içinde insanın dil, kültür ve duygu ve anlam dünyası barınıyor.

Demek ki bir öykü metni, salt metinden ibaret değil. Refik Halit’in Eskici hikâyesi bize, kendi coğrafyamızın parçalanmasının dramatik olduğu kadar dile ilişkin trajik öykülerini aktarır. Orada anlatılan, bir insanın dramından çok daha ötesidir. Hikâyenin içindeki öyküde dil vardır, kültür, tarih ve coğrafya vardır. Hepsinden önemlisi oradan bize ulaşan bir bilinç vardır; bütün bunları yüklenmiş insan vardır. Biz bu hikâyede, o tarihlerde bir medeniyeti dağıtan müstevlilerin, insanlara yaşattığı gurbeti duyarız; kendi ülkesinin bir köşesinde kendisini gurbette hisseden bir insanla karşılaşırız.

Yazarın bilinci, kamunun göremediği veya gözünden kaçan “kör noktaları” görür. Bu uz görüş, kültür ve uygarlık değerlerinin aktarılmasında katalizör görevi üstlenir. Edebiyat eserleri ve özellikle öykü ile dil ve kültür arasında bu sebeple doğrudan bir bağ vardır.  Dilin taşıyıcılık vasfı bizi geçmiş yüzyıllardaki değerler manzumesiyle karşılaştırır ve eser, kuşaklar arasında köprü görevi görür. Mesneviler, masallar, halk hikâyeleri; Dede Korkut hikâyeleri, âşık hikâyeleri, dinî, destanî hikâyeler geçmiş yüzyılları günümüze bağlayan köprüler kurdular. Kerbela Hikâyeleri bizi trajik bir acının çok daha ötesine ulaştırdı: Bu hikâyeler bize -Hz. Hüseyin’in şahsında- özgür iradenin insanın en değerli varlığı olduğunu ve asla tutsak edilemeyeceğini, her şartta izzet-i nefsimizi korumayı imler. Bu bilgi değil bilinçtir. Hüsn ü Aşk’taki sürrealist öykü, insanın ezeli gurbetini;  Ahmet Mithat Efendi, dönemin insanını, sosyal yapıyı, değerler manzumesini; Sait Faik, insanın evrensel sızısını aktardı. Diyoruz ki yazar, yazdığı öykü veya roman metinleriyle bir taşıyıcı olarak neyi, nasıl bir gereçle (dil), nereye taşıdığının da bilincinde olmak zorundadır.

Öykü, dil ile üretilen bir metin olunca yazarın sorumlulukları da derinleşiyor. Bir öyküde yazarın; geldiği yer, beslendiği kaynaklar, dil hazinesi, kişiliği vb. yazar kimliğinin belirleyicisi olan unsurların temelinde kültür var. Biz bir öyküyü okuyunca orada bir kültürün söz varlığı ile yüz yüzeyizdir. Metin, bizi dili ve aktardığı kültürel dizge ile karşılaştırır. Fakat ben bunların hepsinden de önce öykünün insanın keşfiyle ilgili çok önemli veriler sunduğunu düşünüyorum.

Öyküler, insanın dilinin ve kültürünün olduğu kadar duygularının, muhayyilesinin ve sezgilerinin de tarihidir. Yazar, dilin ve kültürün kendisine sunduğu verilerden yararlanarak insanın iç tarihini yazıyor denilebilir. Bu tarihi yazanlar, hiç tükenmeyecek bir kaynağa sahiptirler: Muhayyile. İnsan hayalinin sınırları yoktur. Muhayyilenin hızına yetişebilecek teknik gereç; sezgilerin alanına nüfuz edebilecek teknoloji hiçbir zaman üretilemeyecektir. Dünyanın bütün orduları birleşse bir insanın kurguladığı alanları asla fethedemez; en çok bedenine ulaşır. Demek ki öykünün ana malzemesi olan kurmaca bütün teknik donanımların üstünde ve onlardan güçlüdür. Kurmaca metin yazarları, bu malzemelerle yaşadıkları çağın insanının iç tarihini aktarmış oluyorlar. Bu bir kültür faaliyetidir.

Dilleri etkileyen değişmeler olmuştur: Dilin araç-gereci olan alfabe değişimi, coğrafi değişiklikler, medeniyet değişimleri; buna bağlı olarak kullanılan maddi araç gereçlerin getirdiği değişlilikler, -başka ifadeyle- eşyanın değişimi gibi. Buna uluslararası ekonomik ilişkileri de ekleyebiliriz. Bunun öykü ile ne ilgisi var? Var, öykü bu değişimlerin önünde arkasında değil içinde neşvünema buluyor. Dil uzlaşım alanlarını aktarır. Sanat, toplumun uzlaşım alanlarını zorlayabilir. Tam da burada dil ile sanatçının iletişiminde bir problem yaşanabilir. Burada olan şudur: Sanatçının yaşadığı, dilin kendisiyle yaşanan bir sıkıntı değil anlatacağı öykünün dilini bulma sancısıdır. O dili bulduğunda eser ufukta görünür. Bu bir bakıma değişimlerin getirdiği bir sancıdır da.

Günümüz öyküsünde gerçek, artık gösteren değildir; hatta gösterge bile değildir. Öykü, yazarın içinde bulunduğu sadece toplumda değil; dil ve kültür alanındaki değişimlerden de (anlatma tarzları ve öykü anlayışı, kuramlar vb.) ister istemez etkileniyor. Öyküler ve romanlar, andığımız bu türden değişimlerin, dönüşümlerin, sancıların kaydını da tutar. Denilebilir ki her dönemde yazılan hikâye, o dönemin tarihine düşülen bir kayıttır.

Yazar dil ile düşünür. Söz varlığı 500 kelimeyi geçmeyen bir yazarın dokuduğu bir eser, bir dünya kuramaz. Dilde hayatın bütün ayrıntıları saklıdır. Yaratıcı yazar, eserini dokurken onu bulup çıkarır. Demek ki burada dil ile düşünen sanatçıyı üretken kılan veya üretme kapasitesini daraltan temel itkiler var. Dil hikmetin yoludur diyen Yunus bizi dil ile bir yolculuğa davet etti. “Dil söz (perole)’dür” diyen F. Saussure ile “Bilinçdışı, dil gibi yapılanmıştır” diyen C. G. Jung ya da “dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır” diyen ve dilin bir matematiğinden söz eden. L. Wittgenstein; “Dil yetisi, evrensel dilbilgisinin ilkelerini taşır. Dil, bilincimizin bir parçasıdır” diyen Chomsky gibi dilbilimciler bize dile ilişkin farklı pencereler açtılar. “Hiçbir metinde anlam tümüyle tüketilemez” diyen J. Derrida; “Öykü insanı temsil eder” diyen Paul Ricœur gibi hermenötik uzmanları ufkumuzu genişlettiler.

Bütün sanat eserleri, dünyanın da merkezi olan insanı anlatır. İnsanın anlatımına onu anlatanların ömrü yetmedi, yetmeyecektir; çünkü insanın keşfi bitmeyecektir. Bu açıdan bakıldığında anlatılan bütün öyküler hakikatin peşindedir. Herkesin hakikati başka başka olabilir fakat anlatılan hep odur.

Biliyoruz ki başarılı bir yazarın ana malzemesi öncelikle dildir. Yazar bir dil işçisidir; dahası bir kültürün de içinden gelmektedir. Yazarın taşıyıcı olarak kullandığı malzeme; içinde sakladığı sesiyle, tınısıyla, kokusuyla, anlam dünyasıyla sadece insanı değil; içinde yaşadığı toplumu ve çağı da aktarır. Başka bir şey daha var: Her öyküde dilin ve kültürün derin izleri vardır. Dil ile dokunan her başarılı öykü, ondan aldığından daha fazlasını verir dile. Bu bereketli alışverişten kültür de kazançlı çıkar.

2-    Öykü nasıl okunur? Okurdan ne türden katılımlar bekler?

Okur, derken “hangi okur?” diye sorup “iyi bir okur” cevabını aldığımı varsayarak düşüncelerimizi buraya temellendireceğiz.

Bugün, yazarın karşısında Ahmet Mithat Efendi’nin “Ey kari!” diye seslendiği balkonun altında toplanan okur yok. Efendi’nin kahramanlarının kullandığı eşyalarla ilişkileri ile günümüz insanının eşya ile kurduğu ilişkiler aynı değil. Dahası Efendi’nin kullandığı alfabenin ona kazandırdıkları ile şimdi kullandığımız alfabenin bize kazandırdıkları çok farklıdır. Keza Ali Şir Nevaî’nin Muhakemetü’l-Lugateyn’indeki söz varlığı ile Tanpınar’ın Beş Şehir’deki söz dağarcığı;  onunla Orhan Pamuk’un Kara Kitap’ta sunduğu kelime hazinesi arasında neredeyse uçurum var.

Günümüzün okuru, “Okuyacağım bir öykünün dilimi ve muhayyilemi zenginleştirdiğini ve bana yeni şeyler kattığını duyumsamayacaksam onu niye okuyayım?” der gibidir. Okuyucu profili kadar elbette yazar profili de değişmiştir. Bununla, yazarın kendini okuyucuya göre ayarlamak durumunda olması gerektiğini söylemiyoruz; bu doğru da olmaz. Fakat tarafların birbirlerindeki değişim ve dönüşümlerden hiç olmazsa haberdar olmaları bir gereklilik gibi görünüyor. En azından yazar, yukarıdaki iletinin muhatabının kendisi olduğundan haberdar olmalıdır.

İyi bir öykü metninde yazarın bir yerlere yerleştirdiği imgeler vardır ya da öykünün merkezinde etkili olan burgaçlar, ne bileyim öykünün içindeki hikâyeyi sırtlamış anahtar kelimeler vardır. Bu bir eldiven, düğme, saat gibi bir eşya da olabilir, köpük, tüy, saç gibi bir imge de… Öykü bunların merkezinde akar. Yazarın ayrıntı seçiminde gözettiği bir maslahat olabilir; dolayısıyla ilgisiz gibi görünen ayrıntılara boşa yer vermemiş olabilir; onları metnin desenleri olarak döşemiş olabilir. Metin içinde öyküyle bağlantısı yok gibi duran başka parçalar olabilir. Yazar bazı parçaları okuyucunun görmesini istiyor da olabilir. Bunların hepsi öykünün bütününü tamamlayan cüzlerdir oysa. İyi bir okuyucu bunları da hesaba katar. Öykünün ilk ve son cümlesi çok önemlidir. İyi bir okuyucu buraları “görür”. Yazardan beklenen; okuyucuya güvenmesi, onu küçümsememesi ve okuyucunun anlamayacağı izlenimi uyandırarak her şeyi açıklamaya kalkışmamasıdır.

Okuyucu zihnini uyanık tutmak ve öykünün içine dâhil olmak zorundadır. Yazarın da ona bu alanları açmış olması beklenir elbette. Denilebilir ki iyi bir öykü yazarın elinden çıkmış olsa da veya her ne kadar yazarın zihninde öyküye giren imgelerin, anahtar kelimelerin belirlenmiş bir yeri olsa da bir kez yazarın elinden çıktıktan sonra o öykü artık onu okuyan okuyucu sayısı kadar anlam katmanlarına sahiptir. Bu şu demektir; öykü yazarın veya anlatıcının muhayyilesinin ötesine kayabilir, yazarın düşündüğünden farklı boyutlar kazanabilir. Bu, günümüz öyküsündeki anlam çeşitlenmeleri kadar öykünün doğasında bulunan boşluklarla da ilgilidir. Bu sebeple iyi bir okuyucu yazara burada (bu, görkemli bir ağacın dibinden çıkan bir kaynak suyu olsun) neyi kastettiniz diye sormaz; çünkü yazar, okuyucunun düşündüğünden bambaşka bir şey düşünmüş olabilir; hatta sorunun cevabını yazar bilmiyor da olabilir. Daha önemlisi; böyle bir soruya vereceği cevapla okuyucunun muhayyilesini tıkamış olur yazar. Bunu hiçbir yazar göze alamaz. Konuya kafa yoran hermenötik uzmanlarının görüşleri birbirini tamamlayıcı niteliktedir. Bunlara bakalım:

“Okumalarımızın her biri filizlenen bir tohum bırakır ardında.” (Jules Renard)

“Metnin derin semantiği; amaçladığı değil, metnin ne olduğu; yani metnin görünmez olan gönderdiğidir. Bu ise önümüze açılan dünyadır” (Paul Ricœur)

“Okuduğum metin, benim için yazmak istediğim metindir… Okumak kodları çözmektir; harflerin, sözcüklerin, anlamların, yapıların kodlarını… As’lolan yazarın ‘kim’liği değil, metinde ’ne’ yaptığıdır… Okurun alımladığı şey, metnin anlamı değil ona gönderdikleridir… Metin okurdan uygulamaya dayanan bir işbirliği ister.”  (Roland Barthes)

Her okurun okuma yolları aynı olmayabilir. Tarayıcı bir bakışla, eleştirel bir tutumla,  metne katılarak yahut öyküde kurulan gerçekliği içselleştirerek… Bir de hızlı okuma tekniğini kullanarak cümlelerin anlam veya duygu derinliklerine inmeden yapılan okuma var. Ben buna atlayarak okuma diyorum ki bu en verimsizidir. İyi bir öykü okuyucusu öyküde kurulan atmosferin içinden çıkmadan, cümlelerin duygu, sezgi ve anlam çerçevesine ulaşabileceği bir düzlemde kalarak okur. Virginia Woolf okuma edimi için “Başka her yerde yasalar ve gelenekler elimizi kolumuzu bağlıyor olabilir ama burada asla.” diyor. Woolf, Kitap Nasıl Okunmalı’da kendi okuma deneyimlerini paylaşır okurla: “Çoğu zaman bulanmış, karmakarışık olmuş zihinlerle alırız kitapları elimize; romanın doğruyu anlatmasını, şiirin yalan söylemesini, biyografinin methiyeler düzmesini, tarih yazılarının da önyargılarımızı desteklemesini bekleriz… Bekleyip demlenin biraz, burayı tanıyın ve çok geçmeden yazarın size çok daha kesin bir şeyler verdiğini ya da vermeye çalıştığını göreceksiniz.”

Sanatçı eserinde yer yer gerçeğin üzerine bir şal çeker, örter onu. Niye böyle yapar sanatçı? Gerçeği yalın olarak iletmek makale deneme, anı gibi türlerin işidir de ondan. Sadece bu değil; bütün sanat eserleri hakikatin peşindedir. E, o da meydanlarda dolaşmaz, hep saklıdır. Yazarın, gerçeğin üzerini örtme işinde kullandığı enstrümanlar vardır: Bunu da metafora, imgelere başvurarak, belirsizliklerle, bazen de boşluklar bırakarak yapar. Bırakılan boşluklarda, çok kere, okurun buralardan metne sızması ve metne dâhil olmasına imkân tanınır. Çok kere diyorum çünkü bazı yazarlar (buraya da) müdahaleci olmamak için metni kendi doğal akışına bırakır ve bu doğal olarak gerçekleşebilir. İyi bir öykücü dilin perdelerine hâkimdir zaten. Demek ki iyi bir okur da bir metni okurken bu alanlara az çok vâkıf olmalıdır.

İyi bir okur; “Şifreli bir bulmaca mı çözüyorum, kitap mı okuyorum?  Şunu açık, net yaz be kardeşim?” demez. Bu yönde sorular da sormaz. Yine de bu neden böyledir;  bakalım: Sanatçı, Settar sıfatının kendisindeki yansımalarını gerçekleştiriyor gibidir. Bir ağacın tarihinin bir çekirdekte saklanması gibi kalbimizin içindeki dünya orada bir ‘çip’te saklanıyor ve yeri tam olarak tespit edilemiyor. Diyebiliriz ki sanatçılar, eserin ‘gizleme’ özelliğini buralardan; en başta da yaratılışta kendilerine ‘üflenen’ o tılsımlı nefesten [2] almışlardır. O Rabbanî nefes ruhun tözüdür. Bu durumda sanatçılar Sanî’ sıfatının yeryüzündeki temsilcileri, sanat eserleri de (mahlûkat gibi) tecellilerden ibarettir. Kimi filozoflar buralarda dolaşmışlardır. Mesela M. Heidegger (öl. 1976)’e göre “Dil, ‘varlık’ın evidir ve sanat eseri hakikatin barınağıdır… Sanat, sanat eserinde yaratılmış hakikatin saklanmasıdır.” Heidegger’in bu noktadaki yaklaşımını “hakikat varlıkla örtülüdür” şekline anlayabiliriz.[3] Demek ki hakikat daha da derinlerde; denize karışıp onda fani olan bir ırmak gibi… Hem çok ayan, hem değil:

Cûylar çün erdiler deryaya hamûş oldular    / Çünkü ırmaklar deryaya ulaşıp sustular (Nailî)

Başka bir şey daha var: Sanatçı eserinin “Ben” niteliğini de örter. Buna ihtiyaç duymasının birden çok sebebi olabilir. En önemlisi şudur: Okuyucunun ben’i ile yazarın yazar Ben’ i satırlar arasında karşılaşırsa çatışma kaçınılmaz olur. Yazarlar bundan vebadan kaçar gibi kaçarlar; çünkü böyle bir çatışmadan sanatçı çok kere yenik çıkar. Bu, eserin başarısızlığa uğraması demektir. Bu durumla karşılaşmamak için sanatçı kendini aradan çeker ve kahramanlarını devreye sokar. Bütün eylemler kahramanlarındır artık. Oysa eserde imgelere ya da metaforlara başvurma seçeneği yazarı okurla çatışmaya girmekten kurtarır. Bu keyfiyet, kurmaca metinlerin üstünün örtülü olmasının da önemli bir sebebidir. Bu sebepler, yazarın  (varsa) iletilerini perdeleme ihtiyacının da önemli bir gerekçesidir.

İyi bir okurdan bu durumlara muttali olması ve eseri bu veriler ışığında okuması beklenir. Eser de bunu bekler doğrusu.

________________
* Bu metin, öykücü Cemal Şakar’ın hazırladığı 40 Soruda Öykü dosyası için yöneltilen iki soruya cevap olarak oluştu.
[1] Ravza-i kûyuna her dem durmayup eyler güzâr
Âşık olmış galibâ ol serv-i hoş-reftâra su     Fuzulî
►Su, (Fırat-Dicle) -medfun bulunduğun- mahaldeki o cennet misali kutlu bahçeye doğru durmaksızın akar.

Galiba o hoş yürüyüşlü, hoş salınışlı serviyi andıran sevgiliye âşık olmuş. 
[2] 32/9: “Sonra onu şekillendirip ona ruhundan üfledi
[3]  Sevinç Ergiydiren, Eleştiride Fenomenolojik Yaklaşımlar, Hece Yayınları, Ankara, 2007, s.
25
Hakikatin gizlenmesiyle ve kurmaca metinlerde boşluklarla ilgili ayrıntılar için bkz. Recep Seyhan, Bana Hikâye Anlat-ma, Bilge Kültür Sanat, İst, 2017
Metinde geçen ilgili alıntılar için kaynaklar: Paul Ricœur, Zaman ve Anlatı I, YKY, İst. 2007; Roland Barthes, Dilin Çalışma Sesi, YKY, İst 2013.