R.SEYHAN ile “AZAZİL’İN KAPISINDA” HAKKINDA-Duygu AKSOY

Söyleşen: Duygu AKSOY

Son hikâye kitabınız Azazil’in Kapısında’yı konuşmadan önce 2013 yılında yayımlanan İkinci öykü kitabınız “Güneşin Doğduğu Yerde” ile Eskader’in “en iyi hikâye” ödülünü almanızdan bahsedelim. Bu ödülün yazma motivasyonunuza bir katkısı oldu mu?
Her iki kitabın da malzemesi, (tabiri caiz ise altyapısı) hazırdı zaten. Sadece bu malzemeleri oturup işlemem gerekiyordu. Belki bu ödül, izleyen kitaba daha şevkle sarılmama vesile olmuş olabilir, onun dışında ödülle bu kitabın doğrudan bir alakası olmadı diyebilirim.
Geçtiğimiz yıl üçüncü hikâye kitabınız Azazil’in Kapısında yayımlandı. Bir önceki öykü kitabınızla bu kitabın arasında kısa bir süre var.  Aradan az bir zaman geçmesine rağmen her biri bir kitap olabilecek bunca öyküyü nasıl biriktirdiniz. Bu öyküler ne kadarlık bir sürenin birikimi?

Öyküde bir fetret dönemi yaşadım maalesef. Başka vesilelerle de söyledim: Birinci kitaptan sonra epeyce uzun bir dönem ara vermek zorunda kaldım.  Bürokrasiyle,  maişetle ilgili yakama yapışan ve beni bırakmayan sebepler oldu. Sözgelimi ailece 28 Şubat zulmüne uğradık. Bunlar benim hikâye sanatına olan tutkumu yok etmese de eylemsel olarak işlerimi sekteye uğrattı. Bu fetret dönemi sürecinde hikâye yazamasam da sürekli notlar, anekdotlar aldım. Bu notları ilerde işlemek suretiyle aldım elbette. Tabiri caiz ise ‘tipi dindikten sonra’ bu malzemeleri işlemek benim için zor olmadı. Çünkü zihnimde bu hikâyeleri hep gezdirmiştim.

Hikâyelerinizdeki “hakikati arayış” meseleleri sizi doğu hikâyeciliğine yaklaştırırken kurmacanızdaki titizlik ve postmodern unsurlar modern bir öykücü olduğunuz izlenimi veriyor. Ben şahsen geleneksel hikâyeyle modern öyküyü sentezleyen bir yazar olduğunuzu düşünüyorum. Peki, sizin için öykü ve hikâye ayrımı çok keskin midir?

Hece dergisinin 70. Sayısında bu soruya cevap sadedinde hacimli bir yazı yazmıştım. O yazıya atfen söylersek, öykü ve hikâyenin aynı şey olduğunu düşünmüyorum. Hikâye ile öykü arasındaki en önemli fark, tarafların “gerçek”le ilişkilerinde ortaya çıkar. Mesela hikâye, “kişiler”in gerçekle ilişkisine daha fazla sadıktır, gerçek, anlatının daha fazla içindedir. Başka deyişle hikâyenin “gerçek” olandan kotarıldığını, öykünün ise kendine mahsus bir gerçeği bulunduğunu ve olaydan nerededeyse tümüyle uzak bulunduğunu söyleyebiliriz. Bir öyküde hikâye bulunamaz mı? Elbette bulunabilir. Mesela bir öyküde bir kişinin altı çizildiyse, o öyküde o kişinin hikâyesi okuyucuya yansımalıdır. Hikâye, hayata biraz daha bütüncül bakar ve bizdeki nakil geleneğinin modern hikâyedeki karşılığına tekabül eder. Denilebilir ki hikâye olay(lar)a daha yatkın durur. Ayrıca hikâyede insan varlığının da bütüncül boyutları söz konusudur. Öyküde ise daha çok anlar, durumlar; bir insanın iç yaşantısı, hayatın ve duyguların sıcak kaynaşması ile elde edilen veriler vardır. Öte yanda hikâyede “olay örgüsü” dediğimiz olayın veya durumun hiyerarşik diziminde (siz buna yapısal dizin de diyebilirsiniz) kusursuzluk aranır. Öykü, bütün bu konularda daha serazattır, daha özgürdür. Öykü kendi gerçeğini ve kendi disiplinini kendisi kurar. En önemli fark da buradadır. Son yıllarda öykü, daha da sıçrayarak gerçeğin karşısında (onunla alay edercesine) dans etmektedir. Hikâyede de öyküde de kurmaca ve inşa unsuru ortaktır, temel fark işleyiştedir, metinlerin dokunuşundadır.

Belli bir tür içerisinde kalmaya özen gösteriyor musunuz? Yazmadan önce her şeyi belirleyip mi yazarsınız?

Yazacağım metnin hacmini, boyutlarını, fragmanlarını, nereye varacağını ve nerede duracağını önceden belirlemem. Ancak kitaba adını veren “Azazil’in Kapısında” hikâyesini hariç tutmam gerekiyor. O hikâyeyi yazmadan önce öykünün boyutları kafamda oturmuş durumdaydı.

Azazil’in Kapısında on öyküden oluşuyor. İlk olarak kitaba ismini veren öyküden bahsedelim. Bir önceki kitabınızda “Kadınge” adlı hikâyeyle belgesel öykü denebilecek bir tür denediniz.  Necip Fazıl’ın gençlik dönemini anlattığınız “Azazil’in Kapısında” için de belgesel öykü diyebilir miyiz?

Kesinlikle. Zaten yazarken de öyle düşündüm ve o çerçevede yazdım. Ancak o öykünün tahminen yüzde otuz civarı kurmacadır, yüzde yetmişlik bir bölümü ise gerçek olaylara dayanıyor.

Peki, neydi size Necip Fazıl’ın öyküsünü yazdıran sebepler?

Necip Fazıl’ın Paris akşamları öteden beri ilgimi çekmiştir. Fakat bunu bir hikâyeye dönüştürmeyi de hiç düşünmemiştim doğrusu. Bu hikâye, Beşir Ayvazoğlu’nun Türk Edebiyatı dergisinin 475. sayısını (2013 Mayıs) Necip Fazıl özel sayısı olarak düşündüklerini ve benden bir yazı beklediğini söylediğinde oluştu. Kendisine “Beşir Bey bu ara hikâyeye yoğunlaştım, bu demi her zaman yakalayamam, bu demi yakalamışken ben hikâye yazayım, benden yazı bekleme” dedim. Beşir Bey de “o zaman hikâye yaz” dedi. “Nasıl yani, Necip Fazıl hakkında mı?” dedim; “Neden olmasın?” dedi. Oradan çıktım, yolda aklıma Paris akşamları geldi. Orada muhteşem bir hikâye olduğunu düşündüm. Bunu yazabilirim, dedim kendime. Böylece eve dönünceye kadar zihnimde hikâyenin atmosferi oluştu. Hazırlık aşamasına girdim ve Necip Fazıl’ın üç kitabını yeniden okudum. Bunlar, “Bâb-ı Ali”, “O ve Ben” ve Cinnet Mustatili.  Bu hikâyeyi yazarken öyle bir dil bulmalıydım ki bu dil kahramanın muhteşem dil hazinesi ve üslubuyla da uyumlu olmalıydı. Tanpınar’ın tabiriyle “kahramanın postuna girebilmeliyim” dedim kendime. Tabii bu, riskli de bir şeydi. Hata yapma durumunda ciddi bir sorumluluğu vardı, bu nedenle çok dikkatliydim yazarken. Düşüşleri de yükselişleri de çok asil olan bir adamı anlatmakta olduğumun bilincinde olarak yazdım bu hikâyeyi. Hikâyeyi bitirip de Beşir Bey’e getirdiğim zaman hikâye neredeyse on daktilo sayfasıydı ve Beşir Bey’e “Dergide bir hayli sayfayı işgal eder, yayınlanamazsa saygıyla karşılarım” dedim. Ertesi hafta gittiğimde Beşir Bey “Muhteşem olmuş hikâye, bunu yayınlayacağım” dedi.

Bu hikâyeyle ilgili iki şerh düşmek isterim. Hikâyede kahramanın kendi ifadeleri de geçer yer yer ve bunları ilk kullanımda mutlaka tek tırnağa aldım; ama ikinci kullanımlarda (anlaşılacağından) artık buna gerek görmedim. Mesela ‘beynimin trafoları’, ‘beni bekleyen bir karanlık’, ‘kaynayan kazanlar’  gibi… Yine mesela “yürek kızı”, kahramanın adlandırmasıdır. Hatta başlangıçta hikâyenin adını “Yürek Kızı” koymak istedim fakat ifade bana ait olmadığı için vazgeçtim.

Diğer husus: Bu hikâye önce anlaşılmadı. “Necip Fazıl sanki” diyenler oldu en çok. Necip Fazıl Ödülü veren kurumların, üç cümleden sonra N.Fazıl’dan alıntı olmadan konuşma yapamayan veya kitabında ondan epigrafları veya alıntıları pek seven  “üstatperestler”in bu hikâyeden haberleri bile olmadı; çünkü okumadılar. Vaziyet böyleyken böyle…

“Sesleri Delen Bir Ses” adlı öykü bir devam öyküsü bildiğim kadarıyla. “Kadınge” öykünüzü devam ettiriyorsunuz.  Bunu  “Azazil’in Kapısında” veya başka öykülerde de görecek miyiz? Bu kitapta bitmeyen bir hikâyeniz var mı?

Sesleri Delen Bir Ses, Kadınge’nin devamı olarak düşünülmedi. Evet, orada (tümüyle başka bir ‘yer’de) Kadınge tekrar sahneye çıkıyor. Bu kitapta ucu açık olsa da “yeni bir hikâyeye kapı açmak” anlamına bitmeyen bir öykü yok. Devamını yazmak gibi bir düşüncem de yok hiçbiri için.

Öykülerinize seçtiğiniz isimler oldukça dikkat çekici. Azazil’in Kapısında, Hunfes’in Topakları ilk aklıma gelenler…  Bu isimler hikâyenin başında mı oluşuyor genelde?

İsimler, hikâyeleri yazdıktan sonra çıktı. “Azazil’in Kapısında” hikâyesinin adı ilk önce Yürek Kızı, sonra Paris Akşamları oldu; ama hikâye bitince o da değişti. Keza Hunfes’in Topakları da başlangıçta sadece Hunfes idi. Baktım ki, Hunfes denen bir böcek imgesinin etrafında dönüyor hikâye. E, onun topakları da var… Uzatmayalım, hikâyelerime en başta geçici isimler koyarım mutlaka; ama bittikten sonra hikâye ismini kendisi bulur.

Hikâyelerin hemen hepsinde sembolik anlatımlar var. Okurun dikkatle okuması gerekir dediğiniz öyküler var mı? Okura bu anlamda okuma ipuçları verebilir misiniz?

“Sesleri Delen Bir Ses” hikâyesi ile “Çakı” ve Sarmal hikâyesinin çok dikkatli okunması gerekir sanıyorum; aksi hâlde bazı bağlantılar anlaşılmayabilir.

“Kapı Sesi”, merhum babanıza ithaf ettiğiniz “Çakı” ve “Defter” hikâyelerinde hep bir baba oğul ilişkisi üzerinde duruyorsunuz. Bu hikâyelerde “oğullar geç kalır hep” mottosu var.  Oğullar kıymet bilmemiş, babalarsa hep kırgın ve kızgın. Hikâyelerdeki bu benzerlikler ister istemez babanızla ilişkinizi düşündürüyor.

Düşündürmesi normal ama o hikâye, yazarın değil anlatıcının yaşadığı bir hikâye; yani tümüyle kurmaca. Hikâyenin neresindesiniz, diyorsanız: Yazdığım bir hikâyenin illa bir yerinde olmam gerekmiyor ama baba oğul ilişkileri her zaman ilgi alanımda olmuştur. Azazil’in Kapısında öyküsünde bile bir baba oğul ilişkisi var bakıldığında. Benim babamla ilişkilerim hiçbir zaman “Çakı” hikâyesindeki asi genç gibi olmadı. Son yirmi yılında babamla arkadaş gibiydik ve birbirimizi çok seviyorduk. Tam anlamıyla aşkla ifade edebilirim bunu hatta.  Yollarımı gözlerdi… Şu var: Babam ümmi fakat arif bir insandı ve bana sevgisini 45 yaşına kadar gösteremedi. Bana yürekten “oğlum” diye seslenemedi babam. Bu ataerkil aile yapımızla, geçmişten tevarüs eden “büyük-birlik aile” yapısıyla ilgili bir durumdu; yoksa bunun babamın bana sevgisizliğinden dolayı olmadığının ta o zaman farkındaydım. Kitaptaki bu hikâyeler, baba özlemimin sanatın diliyle ifadesi olarak algılanırsa bu hoşuma gider doğrusu. Şu var ki Çakı hikâyesinde uyuşan tek gerçek; babamın da oradaki baba gibi çakılarına düşkün oluşu, eşyasıyla özdeşleşmiş olması, çevresinde sevilen “baba adam” oluşu idi. Çakı’daki fragmanların yani kahramanın maceralarına gelince: O gencin benimle ortak hiçbir yanı yok; bunların çoğunu ya şahsen (başkasında) gözlemledim; ya tanık oldum veya duydum. Yani tümüyle de hayalimde geliştirdiğim şeyler değildir o ilişkiler.

Hikâyelerinizde nesnelerin ayrı bir ruhu var sanki. Nesneler öykülerinize isim olacak kadar öne çıkıyor sizin öykülerinizde. “Defter”, “Çakı” gibi…  Aynı şekilde “Benim Oyuncaklarım” adlı hikayede yine eşya üzerinden bir metafor kurmuşsunuz. Oyuncaklarla ünsiyet kurmaktan bahsediyorsunuz.  Kısacası eşyanın ruhuna, eşya ve insan arasındaki ilişkilere dair çok hassas gözlemleriniz var. Eşyanın insandan daha uzun süre yaşıyor olması mıdır sizi nesnelerin ruhuna yakınlaştıran? Bir yerde “Ben ölsem bile oyuncaklarım yaşar, diye mi düşünüyordum, bilmiyorum.” diyorsunuz çünkü.

Öncelikle o cümleyi ben demiyorum, kahraman diyor tabi… (gülüşme) Sonra, bu sorunun cevabını inanın tam bilmiyorum. Bildiğim şu: Eşyaların insanlardan daha kıymetli olduklarını düşünmedim hiç. Bunu böyle algılayanlar hiç şüphesiz vardır. İnsanların, eşyanın “eşya” olduğunu unutmaları ve onu tahkir etmeleri beni hep düşündürmüştür. Yalnız bu tahkir bizce iki boyutlu: Eşyaya eşyaüstü bir paye vermek de onu aşağılamaktır en azından yerinden etmektir. Tahkirin ikinci boyutunda ise eşyayı insanlardan yalıtarak yalnızlaştırmak ve onu tekdüze algılamak var. Bana göre her iki tutum da eşyaya zulümdür. Eşyanın insanlarla ilişkilerinin insanların onlarla ilişkilerinden çok farklı olduğunu tam da bu sebeple düşünmüyorum. Eşyalar bizimle anlam kazanıyor, bizim ruhumuz onlara giydiriliyor, bizimle sıcaklık kazanıyorlar; daha önemlisi bizimle varlık kazanıyorlar. Uzun süre evi terk ettiğiniz zaman döndüğünüzde evin sizi son derece resmi karşıladığını görürsünüz çünkü eşyalar onları terk ettiğiniz hissine kapılmışlar ve size küsmüşlerdir. O eşyaların sizinle barışması için o evde onlarla en az 48 saat belki bir hafta vakit geçirmeniz gerekir artık. İçinde kimse yaşamayan dayalı döşeli bir ev sizde bir duygu uyandırmaz mesela; eski evlerdeki sıcaklık bundan dolayı çok farklıdır. Eşyaların zaman içinde sahibiyle özdeş hale gelmesinin sebebi belki de budur.

Tuzsuz Adam adlı öyküdeki Kâmran Yekta Bey çok farklı bir tip. Bu karakter nasıl ortaya çıktı?

Gözlemelerimden bir harmandır Kâmran Yekta Bey. Bu hikâyeyi yazarken aykırı bir adamı anlatma fikriyle yola çıktım. Toplumun çok içinde fakat toplum tarafından (dışlanmış değil) gizlice dışarıda tutulan bir insanı yazmalıyım diye düşündüm. Toplumun ta içinde fakat toplumun kendisini içselleştirdiği de pek söylenemeyen bir insan Kâmran Yekta Bey. Tek taraflı âşık diyelim bu tiplere. Nesli azalmış insanlardan biri olarak düşündüm ben onu. Ulaştığı çağın insanlarıyla birebir örtüşmeyen değer yargılarına sahip biri. E, bu da bir çatışma konusudur. Biz, geçmiş yüzyılın insanlarını (dahası İstiklal Savaşına katılmış olan insanları) görmüş bir nesiliz. Yirminci yüzyılda doğsak da on dokuzuncu yüzyılın değer yargılarını, yaşam tarzını kesintiye uğramaksızın gördük. Benim çocukluk çağımdaki eşyalar 500 yıl önce de öyleydi, bundan eminim. Bin yıl önce de aynıydı hatta. Bin yıl önce de kağnı vardı, atlarla katırlarla çekiliyordu yükler, oraklar, tırpanlar kullanılıyordu. Bu anlamda eşya insan ilişkilerinde de çok çabuk bir değişim ve dönüşüm, yer yer kırılma yaşadık son dönemlere gelindiğinde. Bu hikâye ile ilgili önemli bir ayrıntı: Tuzsuz Adam’da zaman çok farklıdır ve benim bunu burada belirtmem çok uygun olmaz.

Hikâyelerinizin hemen hepsinde fark ettiğim anlatıcılarınızın nefs-ruh, madde-mana gibi ikilemlerde salınışları… İnsanın bu iyiliğe ve kötülüğe yetenekli çatışmalı ruh hâlinde hep iyiden yana duruşunuzu hissediyoruz. Vaaz etmeyen bir dilde yazıyor olsanız da hikâyelerinizin sonunda bir mesaj verme kaygısı taşır mısınız?

Hikâyeleri yazarken mesaj kaygısıyla yazmam hiçbir zaman ve bunun öne çıkmasını da istemem. Buna rağmen hikâyelerin dokusu kendi içerisinden böyle bir şeye zımnen işaret ediyorsa ona da sesimi çıkarmam. Bu bağlamda şunu söylemek isterim: Mesaj demeyelim de “hikmet”  kavramıyla ve onun çağımıza düşen gölgesiyle ilgiliyim.

“Hunfes’in Topakları” adlı hikâyede yeni nesile dair eleştirel bakışınız dikkatimi çekti. Telefonlarından başka bir yere bakmayan, selfie çekmek derdindeki içi boş gençliğin hallerini betimliyorsunuz. Bugünün gençlerinin en büyük hastalığı sizce ne?

Genelleme yapmak çok yanlış olur fakat gençliğin küçümsenemeyecek bir bölüğü, beynini elindeki aygıtlara aktarmış gibi bir izlenim veriyor. Yukarıda değindiğim eşyayı tahkir burada da söz konusu. Eşyayla ilişkilerinde yer değişikliği yaşayan bir gençlik var maalesef ve ciddiye alınması gereken bir problem bu bizce. Konunun sanata yansımaması düşünülemezdi. (Bu arada çok güzel bir gençlik de var tabi, bunu görmezden gelemeyiz.)

 Aynı hikâyede Âdem’in kalbiyle arasını açan başka biri olma ve zenginleşme hırsının onu nasıl bitirdiğine tanık oluyoruz. Âdem’in durumunu Hunfes adlı böceğe benzetiyorsunuz. İlginç bir benzetme değil mi?

Âdem’in eşyaya yatırımı insan varlığını örseleyecek ve öteleyecek düzeydedir. Görüntü bu olunca eşya çok enteresan bir “paye” kazanıyor. Hunfes denilen o hayvanın hikâyesi orada “hikâye içinde hikâye” olarak verildiği için ayrıntıya burada girmeyelim. Unutmayalım ki o bir hayvandır ve onda hacim ve boyut algısı yoktur. Bu durum insanların eşya ile ilişkilerine uyarlanırsa ortaya ilginç bir durum çıkar. Burada duralım ve o ilginç durum veya durumların ne olduğunu yani hikâyenin nasıl algılandığını okuyucuya bırakalım.

“Sarmal” adlı öyküde kızını aramaya çıkan annenin yaşadıklarında şehir umutları çalan “Birbirine kilometrelerce uzakta yan yana yürüyen insanları mekânı olarak” resmediliyor.  Nedir şehir’in insandan götürdükleri?

Şehir veriyor ama ağır bedeller de ödetiyor. Her şeyden önce insanın insani güzelliğini alıyor şehir. Yapaylıklar şehirde kurumsallaşmış durumda. “Ben” duygusunu heykelleştirip (tabiri caizse) enaniyetin burcuna ‘ene’yi bayrak olarak diken bir yapılanma var şehirde. Sokaklar, binalar, her şey ona göre düzenlenmiş. Bütün bunlar okuyan, yazan ve düşünen herkesi rahatsız eden şeylerdir.

Şehrin, kendisini asla kabul edemeyeceği bir kadın var o hikâyede. Şehire kızını aramaya gelmiş fakat (başka ve geçici sebeplerle de gelmiş olsa) şehrin onu içine alması mümkün görünmüyor. Ayrıca bu hikâyedeki sahtekâr insan tipi Şücaeddin’in “şehrin adamı” olduğu akla gelebilir. Bundan emin değilim. Değilim çünkü şehire köyden gelmiş biridir Şücaeddin.  Şehir, Şücadddin’leri (söz gelişi) kendi içinde bulmazsa bile ithal edecek konuma da güce de sahiptir. Gerçek şu ki Şücaeddin gibi adamlar yaygın ve saygın bir tiptir toplumda. Bu bir trajedidir evet. Trajik kavramını, “iki seçilemez arasından birini seçmek zorunda kalmak” olarak tanımlarsak orada yaşanan bir trajedidir. Bir tarafta Şücaeddinler var diğer tarafta yine onun bir benzeri. Seçilemez olanların bize alternatif olarak sunulduğu ikilemlerle, üçlemlerle karşı karşıyasınız şehirde… O kahraman da bir anda kendisini böyle bir ortamın içinde buluyor.

Benim de görüşüm olmakla birlikte, birçok kişiden duyduğum şey dilinizin Cengiz Aytmatov’a benzediği. Sizin anlatıcı olarak seçtiğiniz karakterlerde de Atymatov’un hikâyelerinde hissedilen insan sevgisi, yüce gönüllülük dikkat çekiyor. Bu benzerlik hakkında ne dersiniz?

Cengiz Aytmatov çok sevdiğim bir yazar. O kadar sevdiğim bir yazar ki kalktım buradan Kırgızistan’a gittim mezarını ziyaret edebilmek için. Kendi ülkesini, kendi coğrafyasını, insanının -başka coğrafyalarca- bilinmezlerini çok güzel ortaya koyan bir yazar. Yerellik içindeki evrenselliği yine yerel bir coğrafyadan seslenerek ileten ve onu dünyaya ulaştıran evrensel bir sestir Aytmatov. Kimse, Aytmatov’un hikâyelerini Kırgızistan’ın falan şehrinin hikâyesi olarak görmüyor artık. Örneğin Mankurt hikâyesini dünyaya mal etmiştir Aytmatov. Evrensel bir temadır artık o. Bunları başaran bir yazara benzetilmek herhâlde her yazarın hoşuna gider ama ben yine de kendim olmak isterim.

Folklorik kültürü ustaca işlediğinizi görüyoruz. Öykülerinizdeki sahicilik biraz da buradan geliyor gibi…

Ben folklorik kültür ile ifade etmeye çalıştığımız kültürel değerlerin, motiflerin içinde yaşadım. Bunları kulaktan duyarak değil, yaşayarak ve görerek içselleştirdim. Dolayısıyla bu folklorik unsurlar benim hikâye dünyamı biçimlendirdi, dokudu diyebilirim. Eğer hikâyede işaretlenmiş bir yerimiz varsa bu yerin onuru veya gururu bana değil içinden geldiğim bu değerlere gider.

Uğunmak, benirlemek, evselemek, kağşamak gibi birçoğumuzun duymadığı sözcükleri hikâyelerinizde hiç de garipsenmeyecek bir şekilde yediriyorsunuz. Bundan Osmanlıcayı iyi derecede biliyor olmanızın etkisi fazla tabiî ki. Şahsen lügatime eserlerinizden birçok sözcük katmış biri olarak teşekkür ediyorum size. Peki, bugünkü yazarların sözcük dağarcıkları hakkında ne düşünüyorsunuz? Size hiç duymadığınız kelimeler öğreten bir eser okudunuz mu son zamanlarda?

Bu kelimeler Osmanlı Türkçesinden kelimeler değil. Kullandığım (o ‘yabancı’ gibi duran) kelimeler, Anadolu’da yaşayan öz Türkçe kelimeler. Bu kavram (öz Türkçe) sabıkalı ve yıpranmış bulunuyorsa ben “özbeöz” Türkçe kelimeler diyeyim haydi. Yaşayan Türkçemize bu kelimelerin girmesini arzu ediyorum ve bu kelimeleri bilinçli kullanıyorum. Bu, bir dayatma olarak algılanmamalı; teklif olarak algılanmalı. Okuduğum yazarlardan bazen benim de hiç duymadığım kelimeler çıkabiliyor. Mesela İhsan Oktay Anar’ı okurken karşılaştığım yeni kelimeler oluyor. Rasim Özdöneren’i özenle okurum; bazen onun eserlerinde de duymadığım kelimelerle karşılaşabiliyorum. Sorunun diğer kısmı ile ilgili (günümüz yazarlarının söz dağarcığı konusu) bir şey demek istemem; bunu okuyucu belirlemelidir derim.

Öykülerinizde gülümseten yerler var. Ama bana göre birçoğunun esas mayası hüzün. (Buna katılır mısınız bilmem) Peki insana dair en temel duygu nedir desek?

İç hüzün evet. Bende hiç eksilmeyen ve sürekli yenilenen bir duygudur bu. Fakat bu mutsuzluk anlamında algılanmamalı. Bir şeyi, ne bileyim eşyayı yerinde görememekten kaynaklanan duygudur iç hüzün. Eskiler adaleti “eşyayı yerine koymaktır” diye tarif etmişler (Mecelle). Hüzün her hâlde adaleti aramakla da ilgili. Hüzün belki de kendini bulunduğun yere ait hissetmemektir.

Son olarak bir sonraki hikâye kitabınıza kavuşmaya ne kadar kaldı diye soralım?

İki hikâye daha yazarsam dördüncü kitap hazır. Bu yıl içerisinde, büyük ihtimalle Eylül-Ekim aylarında yayımlanabilir.
_________________________________
Nisan 2016 Duygu Aksoy, edebistan.com
Yazarın diğer çalışması► Azazil’in Kapısında; Türk Edebiyatı,  Temmuz 2015,  sayı:501, syf. 81