FUNDA ÖZSOY ERDOĞAN – Metal Çubukların Dansı

METAL ÇUBUKLARIN DANSI

Recep Seyhan, okuruna hikmet burcundan seslenen bir hikâyeci. Dilinde halk hikâyecilerinin renkli söyleyişi, masalsı imgeleri var. Çocukluğunda çok masal dinlemiş ve zamanı geldiğinde bunları imgelere dönüştürmüş bir yazarın anlatım zenginliği göze çarpıyor onun hikâyelerinde.

Dördüncü kitabı Metal Çubukların Dansı kitabında yer alan hikâyelerde de yine her cümlesi ile hayatı kurcalayan, kucaklayıp sarmalayan bir yazarın bilge sesini işitiyorsunuz. Yapay söz oyunlarına hiç tenezzül etmeyen, yaşanmamış, hissedilmemiş hiçbir ayrıntıya yüz vermeyen bu hikmetli hikâyelerde beni en çok cezbeden, Recep Seyhan’ın kadınları oldu.

Dirayetli, güçlü, hayatı olduğu gibi kabullenen, tecrübesini sadece ailesine değil, çevresine de aktaran kadınlar bunlar. “Taş” hikâyesindeki yüzyıllık bir çınarı andıran “dört padişahın, yedi vezirin gününe eren” Dudu Kadın da onlardan biri. Hikâyesi olan her şey, kişilik kazanır esasında. Bu hikâyedeki 2000 yıldır varlığını sürdüren ak taş, kâh bir büstün kaidesi, kâh bir lahidin parçası, kralların halka hitap ettiği bir kürsü, şimdi ise bir Anadolu köyünde yaşı olmayan Dudu Kadın’ın 50 yıldır sırtını dayadığı bir duvar olmuş. Taş, taş olmaktan çıkmış, Dudu Kadın’ın şahsiyetine bürünmüştür bir şekilde. Dudu Kadın’ın hikâyesine dâhil olarak kişilik kazanmıştır. Dudu Kadın’a sorarsanız, “O taş bendim zaten oğul.” der anlatıcıya. Ama hikâyeyi okuduğumuzda anlarız ki sadece Dudu Kadın değildir o taş; daha çocuk yaşta kaybettiği, bir değirmen taşı ustası olan babasıdır biraz da. Babasının yerini almıştır da sırtını dayamıştır taşa Dudu Kadın. Zira babanın gücünü, güvenini hissettirir ona taş. Dudu Kadın ve taş, ikisi de çok şeyler görüp geçirmiş, koca bir geçmiş olup çıkmıştır dünya zamanında.

“… Sırtını güvenli bir dağa yaslar gibi ak taşa yaslardı… Tarifsiz bir ferahlık bulurdu orada, taşa yaslanan sırtı değildi de koca bir geçmişiydi sanki.”(s.62)Bu hikâyede yazar, Azazil’in Kapısında kitabında yer alan “Kadınge” hikâyesine de göndermede bulunur. Böylece Recep Seyhan, hikâyelerindeki kadınları bir araya getirerek o kadınların hayatında bir dönem var olduğunun da ipuçlarını verir okurlara. Ayrıca bu hikâye, Dudu Kadın’ın gözünden ve 3. tekil kişinin dilinden anlatılırken, hikâyenin anlatıcısının birden değişmesi, yazarın sesinin hikâyeye dâhil oluşu, anlatımın 1.tekil kişiye dönüşmesi de “Taş” hikâyesine çok seslilik getirmiş.
“Esrar Baba” hikâyesinde gelin-kaynana ilişkisindeki inişli çıkışlı sevginin bize satır aralarında tanımını yapan Binnaz Kadın ile Seher Hanım da geleneksel aile yapısında tanışlık kurduğumuz kadınlardır. Kitaba ismini veren ve de kitabın en uzun hikâyesi olan “Metal Çubukların Dansı”nda yer alan yaşlı anne ise okuru bir hayli düşündürüyor. İnsanların da bir son kullanım tarihi var mıdır acaba? Artık yaşlanmışsan, hayatla alışverişin bittiyse, bir köşede oturman beklenir senden. Akıl tutulmaları, hafızanın bulanıklaşması, geçmişe sık sık yapılan yolculuklar, geçmişin şimdileşmesi ile farklı bir boyutta yaşıyor olmak, ister istemez yaşlı insanları, kendilerine özgü bir zaman diliminde yaşayan o kişileri, bilgelik ile demans arasında gidip gelmelere iter. Metal çubuklar, bu hikâyedeki en önemli ayrıntıdır. Hayatımızı âdeta kontrol eden metalin varlığı, artık bir köşede oturması beklenen, kendi hayatının sahibi olma hakkı elinden alınan yaşlı kadının hayat karşısındaki duruşunu ortaya koymak adına okurun dikkatine sunulur gibi. Yaşlı kadın artık hayatının sahibi olamadığından nesneleşmiş, en fazla bir gizli özneye dönüşmüşken, metal çubuklar ise hayatımıza hükmederek nesne olmaktan özne oluşa doğru bir zafer kazanmıştır hayat karşısında.
Elbette Recep Seyhan’ın hikâyeleri bu kadınlardan ibaret değildir. Onun kalemi, insanın ruhunu “Aynalar ve Perdeler “ hikâyesinde olduğu gibi bazen bir ekrana yansıtırken, bazen de “Cümle” hikâyesinde olduğu gibi tahrip edebilir. Zira yazarın bilge sezgisi bizi uyarıcıdır:

“Bazı problemler vardır ki çözülmemelidir; o problem çözülürse insan da çözülür” (s.21)
Bu tespit dahi yazarın insan psikolojisinin haritasını çizmedeki ustalığını gösteriyor bize. Özellikle “Gece İzleri” hikâyesi bu açıdan hayli dikkat çekici. Baba-oğul çatışmasının anlatıldığı bu hikâyede, oğulun babayı zihninde öldürmesi, böylece dünya zamanında ancak birey olabilmesi üzerine yazarın farklı bir yaklaşımı var. Anlatıcı babadır hikâyede. Sanki Oedipus kompleksini ters çevirerek yazar, babanın özgürleşmesi, annesi ile bütünleşen oğulun üzerine yapışan baskısından kurtulmak adına zihninde oğlu öldürmek üzerine işlenir hikâye.
“Böyle Oldu İşte” hikâyesinde ise bu sefer yazar, kendine farklı zaman dilimlerinde, farklı açılardan bakar.  Aslında bu hikâyede yazarın çocukluğu da bir nevi yazarın kendi oğludur sanki. Zira yazar, şimdiki hâli ile çocuk hâli arasında gider gelir hikâye boyunca. Yazar, bu hikâyede aklının sessiz sinemasına taktığı filmde çocukluğunu seyreder. Geçmişe bir yolculuk yaptığı bu filmle okuruna da kendi çocukluğunu seyrettirir. Böylece yazar, hem izleyici hem yazıcı olarak bu hikâyede yer alırken; bir taraftan da hem kendi hem de okuyucu için hikâyenin anlatıcısıdır.
Kitabın ikinci bölümünü oluşturan Dağ Hikâyeleri ise diğer bölümden farklı olarak sözcük tasarrufu yapılarak yazılmış. Kısa kısa hikâyelerden oluşan bu bölümde dikkatimizi çeken, birkaç cümlenin dahi koca bir hayatı anlatmaya yetebileceği. Ama o birkaç cümlenin sessizliği ve vakurluğu ile bir dağın bize kimi acıların ancak susarak anlatıldığını hissettiren bilgeliğinin ilişkilendirilmesi Recep Seyhan hikâyelerine çok yakışmış.
Recep Seyhan, kurgu ustalığı ve anlatımındaki işçiliğin yanı sıra bir yazarın görevinin aynı zamanda diline sahip çıkmak olduğunun da altını çiziyor. Onun hikâyelerinde yerel pek çok kelimenin yeniden dirildiğini görür, hafızalarımızın tozunu alırız. Tevek, şapıldak, çağa, aprul, şitenmek ve daha pek çok kelimeyi yeniden yazı dilimize kazandırarak, Türkçenin lezzetini artırması ile sorumluluk sahibi bir yazar çıkar karşımıza.
Türkçeyi bunca güzel işleyen, dilin işçisi ve kurgunun ustası olan, bilge sesi ile hayatın gelip geçiciliği üzerine okuru uyaran Recep Seyhan gibi hikâyecilerin çoğalmasını dileyelim. FUNDA ÖZSOY ERDOĞAN

(*) Recep Seyhan, Metal Çubukların Dansı, Bilge Kültür Sanat Yayınları, 2016, 144 sayfa
__________________________________________________
►Bu yazının kaynağı: Metal Çubukların Dansı, Türk Edebiyatı Şubat 2017, sayı 520
Yazarın diğer ilgili çalışmaları
Azazil’in Kapısında, Hece-Öykü, Haziran 2015, sayı 69
R.Seyhan ile söyleşi: 14.04.2014: http://haber.stargazete.com/kitap/hikayede-gercek-anlatinin-daha-fazla-icindedir/haber-869702
NOT: Gazetenin Kitap Eki’nde söyleşi kısaltılmış olarak yayımlandı