GÜL TANRIVERDİ

 

Recep Seyhan’ın Çakı Hikâyesinde

ÇAKI’NIN SAKLADIĞI VAROLUŞSAL YÜZLEŞMELER

Recep Seyhan, son dönem Türk hikâyeciliğinde başaralı hikâyeleriyle dikkat çeken yazılarıyla göz dolduran yazarlardan biridir.Çeşitli dergilerde hikâyelerini okuduğumuz yazarın son kitabı Azazil’in Kapısında  2015’te Bilge Kültür Sanat’tan çıktı. Kitabın içinde bulunan her hikâye, usta bir kalemin birikiminin göstergesidir.

Seyhan’ın hikâyelerinde zengin bir kültürel birikim, pürüzsüz bir anlatım, dikkatli bir gözlem gücü ile yapılan tasvirler kuvvetle kendini gösteriyor. Dil ve üslup özellikleri açısından Recep Seyhan öykü dünyasını en güzel yansıtan önemli örneklerden biridir Çakı. Biz bu çalışmamızda kitaptaki bu hikâyeyi kurgusundaki varoluşsal yüzleşmeler yönüyle incelemeye çalışacağız.

Çakı; öncelikle ismiyle dikkat çeken bir hikâyedir. Çakı, Anadolu’da, çoğu insanının yanından hiç ayırmadığı bir eşyadır, fakat kahramanımızda bu eşyanın ayrı bir yeri vardır. Hikâyenin içeriğinde insan hayatındaki psiko-sosyolojik, varlıksal sorunlar ele alınmaktadır. Yazar, Çakı hikâyesinde gerek aile gerekse toplum içinde kendisine yer bulamayan bireyin, “kendi” olma isteği hep reddedilen bir çocuğun zıvanadan çıkışını çok etkili bir dille anlatıyor.

Seyhan, hikâye boyunca ismini öğrenemediğimiz karakterin ağzından anlattırıyor. İki ben anlatıcıyla yola çıkan yazar, ilkini şimdiki zaman, ikincisini geçmiş zaman kipleriyle konuşturuyor.  Babasından kalan çakının mahiyetini vurgulayan karakterin, çakı üzerinden babasıyla ve kendisiyle çatışmasının ardından gelen gecikmiş yüzleşmeyi anlatıyor. Dilin zenginliği tasvirlerin etkileyici olması göze çarpıyor. Özgürlüğü yok edilmiş ve kapana kısılmış gibi hisseden kahramanın içinden geçen ve dışa yansıyan hezeyanlarını, eylemlerini kırıp dökmelerini kahramana kendi dilinden itiraf ettiren Seyhan,  sorgulamayı, çaresizliği, çevre ve aile iletişimsizliğini kelime hazinesinin genişliğiyle okuyucuya aktarıyor.

“Babasının istediği gibi” bir evlat olamayan kahraman, aşırı davranışlarının sonucunda tamiri mümkün olmayan sonuçlar yaşamış/yaşatmıştır. Kasabayı terk edip büyük şehre gittiğinde “tutunamayan” bir insan olarak karşımıza çıkar. Babasından kendisine kalan tek eşya olan “kemik saplı, sivri uçlu, kapandığında kolay açılması için bir kenarında parmak kertiği bulunan o,uzun atlayan çita figürlü, Sürmene işi (s.76)” çakıyı resmi bir kurumun güvenliğinde unutması (kaybetmesi) kendisiyle süreğen bir hesaplaşmanın da başlangıcı olur.
Güvenlik görevlisinin kahramanımızdan şüphelenerek yanına gelmesiyle babasından kalan çakıyı aradığını söylemesi aslında bir sanrıdır. “Belki de ben, burada çakı kılığına girmiş bir umudun peşindeyim.”(s.47)cümlesi anlatıcının haletiruhiyesi hakkında bize fikir veriyor. Kaybettiği babasının ardından kalan çakı, babasıyla yaşanan tüm çatışmaları göz önüne seriyor ve vicdani hesaplaşmaya giriyor.
Recep Seyhan, hikâyenin içeriğinde anlatıcıyı geçmiş zamana götürüp babasıyla yüzleştiriyor. Yazar bu kısımlarda anlatıcının hissettiği duyguları ince ince işleyerek yaşananları bizim de hissetmemizi sağlıyor. Yazar, bu hikâye ile eşyanın ruhuna, eşya ve insan arasındaki ilişkinin özel dünyasına bizi sokmayı başarıyor.
Baba evini anlatan karakter bize geçmişiyle ilgili ipuçları verir. Birçok vukuata karışan ve olaylar zincirine çevirdiği yaşamı psikolojik tahlil gerektirecek kadar çoktur. Hikâyenin vukuatlar bölümünde geçen şu cümle dikkat çekicidir. “Okumayacak bu çocuk, bizi üzecek, çok…”(s.49)  ilkokulda başlayan eylemlerin katlanarak artması zamanla babasını haklı çıkarsa da baba evinde yaşananlar bize, diplerde derin bir sorunun varlığını hissettiriyor.

Anlatıcı kahramanın gıda toptancısında çalıştığı ilk gençlik döneminde yaşadıkları bizi ürpertiyor. Seyhan,  bu hikâye ile Müslüman kimliği belirgin insanların sorunlarından biri olan ticarette güvensizlik ve aldatmaya da işaret ediyor. Seccadesi dükkânında hep serili vaziyette olan Müslüman bir tüccar… Adam, kalitesiz ve satılmayan pirinçleri birinci sınıf diyerek müşteriye sunuyor. Kahramanının dikkatinden kaçmamıştır bu. Kahraman şöyle anlatıyor bu kısmı: “hasır seccadenin daima serili durduğu o ardiye gibi yerden, tüketilmeyen pirinç çuvalından getirtiyordu bana (s.50). Seyhan, bu bölümle bize Müslüman kimlikli insanların da günah işleyip aldatabileceklerinin, yalan söyleyebileceklerinin, bunu gizli veya aşikâr yapabileceklerinin altını çiziyor. Bu vurgu önemlidir ve bizde pek işlenmeyen bir problemdir bu.
Kahraman, uysal ve itaatkâr olsa bile çevresinde hiçbir şeyin değişmeyeceğini henüz yedi yaşında fark ediyor. Başkalarının onayından geçen her düşüncenin ve eylemlerin kendisine ait olmayışı onu buhrana sokuyor ve asi bir insan olmaya itiyor. Babasının aldığı ayakkabıyı beğenmesine rağmen kendi seçimi olmayışı yüzünden kabullenememiş, eğer kabul ederse varlığının yok olacağını düşünmüştür.  Çözüm olarak ayakkabıyı kesmeye ve ondan kurtulmaya karar verir. Babasına ne söyleyeceğini hazırlayan kahraman: Gerekçem hazırdı: Top oynarken ayakkabının birini taş kesmişti(!)” (s.60) Gerçeği saklamaya çalışırken ilk yalanını da söyleyen kahraman kendisiyle çatışmaya girmiş çevre ve aile baskısıyla ötelenmiş kişiliği zarar görmüştür. “Yalan söylediğimde de kendimle çatışmaya giriyordum, varlığımın tahrip olduğunu, kişiliğimin örselendiğini duyumsuyordum.(s.60)
Seyhan, bu hikâyede insanın varoluşunun ancak kendi iradesiyle gerçekleşeceğine, hür iradenin baskılanmasıyla yalanın ve çatışmanın da beraberinde geleceğine işaret ediyor. İçinde büyüttüğü öfkesini baskılama çabasına mukabil, amiri konumunda olanların onu basit işlerde bile kullanmalarının kahramanı problemli eylemlere sürüklediğini görüyoruz. Daha çocukken öğretmeninin bakraca su doldurmak için gönderdiği gün, dönüş yolunda, arkadaşlarıyla bakraca işemeleri, sırf kendi seçimi olmadığı için babasının aldığı ayakkabıyı gizlice kesmesi; kendince, kullanılmaya ve insanın özgür varlığına müdahaleye bir tepki ve intikam alma yoludur.

Kahramanın daha küçükken gözlemlediği olaylar hayatında travma açmış ve insanlara değer yargısını değiştirmiştir. Oyun arkadaşlarının görmemesi için saklanacak bir yer aradığı sırada rastladığı bir adamın yaptıklarını şu cümle ile ifade ediyor kahraman: “Orada hayvan ahırlarının bulunduğu mıntıkada, iki duvar arasında, bir adamı hayvana ekleşirken görmüştüm de gözlerimi nereye koyacağımı şaşırmıştım o anda; gözlerim göz olduğuna utanmıştı.”(s.50). Kahramanımız yaşanan travmanın yanı sıra yenilmenin de hayatın bir seçeneği olduğunu ağır şekilde yaşamıştır. O davranışların perde gerisinde, aslında şadırvanda su içen bir kuşu bile rahatsız etmemek için orada kımıldamadan duracak kadar merhametli ve naif bir tarafı olmasına rağmen yaşadıklarıyla o tarafını ortaya çıkaramadığını görüyoruz.
Yazar, ebeveynlerin çocuklarının başarısı üstünden gurur sağlandığına da dikkat çekiyor. Kahramanın geçmişiyle hesaplaşırken başarılı olmayı reddetmesinin bilinçli bir tercih olduğunu şu cümle güzel ifade ediyor. “Oku da seninle gururlanalım, başımız göğe ersin!’ diyorlardı insanlar oğullarına ve kızlarına. İşte ben, tam da bu nedenle başarılı olmak istemiyordum. Gördüğüm bu pisliğin üstüme bulaşmasını istemiyordum.” Burada kahramanın şahsında insan ruhunun deşifre edilmesine tanık oluyoruz. Seyhan, kelime hazinesinin genişliği de devreye girince hikâyeyi bir mücevher gibi işliyor.

Yazar, kahramanın hayatında bir dönüm noktası olan düğün olayıyla farklı bir sosyal ikiyüzlülüğü deşifre ediyor. Bu bölümde, insanların gösterişi doruklarda yaşadığı düğün salonlarında herkesin birbirine üstün gelme çabası ve insanların varlıklarını başkalarına duyurmak için girdikleri dramatik, trajıkomik hâlleri zengin dille anlatılıyor. Kahraman, düğünde içkiyi fazla kaçırınca babasıyla aralarındaki tüm bağların kopmasına sebep olmuştur. “Eve yıkılacak kadar sarhoş geldiğimi gören babam bu duruma tahammül edemedi ve bana bağırıp çağırdı. Olan da o sırada oldu. Ağzımda babama karşı galiz sözler çıktığına hâlâ inanamıyorum; ama bu olmuştu.”(s.68)
Babasından kalan çakıyı yanına alarak terk ettiği ailesine babasının vefatından sonraki o ilk dönüşü evde hiç de iyi karşılanmamıştır. “Hep senin yüzünden; babamızı senin yüzünden yitirdik… Günyüzü göstermedin garip babama. Ne yüzle geldin hı? Allah aşkına düş yakamızdan (s.48)” diye çıkışır ablası.  Babasının soğuk yüzünü bile göremeyen ve hiçbir şeyin telafisinin mümkün olamayacağını anlayan kahraman bir daha yıkılır.
Hikâyenin sonuna gelindiğinde kahramanın aradığı çakıyı aslında emniyet müdürlüğü binasında değil işyerinde unuttuğu anlaşılır. Amiri bir vesileyle istemiş ama vermeyi unutmuştur. Oysa amiri vermeyi unuttuğu çakıyı ona vermek için çağırmıştır. “Elini masanın gözlerine götürdü ve bana oradan günlerdir aradığımı uzattı.” (s.83)
Kaybolan çakıyı binanın bahçesinde araması kahramanı geçmişe götürür, bu da babasıyla yaşadıklarını ince bir süzgeçten geçirmesine sebep olur. Çakının, (amirinin yine şahsi bir işi için gönderdiği) emniyet binasında bulunduğunda ısrar etmesi görevliyi kızdırır ve onu kovar. Bu onu öfke krizine soksa da bu noktadan sonra yaşadıkları ona sabrı öğretecektir.  Tam da ertelenmiş eylemini gerçekleştirmeye karar verdiği anda işyerindeki amirinin onu yanına çağırması sırasında beyninden geçen bin bir düşüncenin kurgulandığı, insanın cinayet işleme noktasındaki yakıcı öfkesinin anlatıldığı bu bölüm oldukça etkileyicidir. İnsan olmaktan çıkmıştık da birer sırtlana dönüşmüştük sanki. Artık konuşmuyor, sadece havlıyorduk. Havlarken ikimiz de saniyeler içinde nefes nefese kalmıştık; ikimiz de gırtlağımızdaki nefesi aynı anda bir öfke lokması hâlinde aşağıya indiriyorduk.”

Bitirirken; bu çalışmayı, kadrini bilmediği babasından kalan tek eşyayı kaybetmenin onu yeniden kaybetmek olduğunu idrak eden bir insanın derin çatışmalarının anlatıldığı Çakı hikâyesinin tahlilini değil kurgusunun sadece bir boyutunu ele almakla sınırladığımızın farkında olarak bu hikâyenin derin bir tahlile ihtiyaç olduğunu belirtelim.
__________________________________________
►Türk Edebiyatı Dergisi, Ağustos 2017, sayı 526 sayfa 60