SORUŞTURMA / Öykünün Doğduğu An-Hece-Öykü

Bir öykü sizde nasıl doğar? Ne olur da siz bir öyküyü yazmaya karar verirsiniz? Bu bağlamda öykülerinizin oluşma serüvenini, belli başlı öykülerinizle örnekleyerek anlatabilir misiniz?(*)

Kurmaca metinlerin doğumları da hayata gözlerini açmaları da kelimelerin kuvözünde gerçekleşir. Öykü de böyledir.

Bu bizde, genelde şöyle olur: Öyle bir zaman gelir; bulunduğum mekânda, zihnimde derin bir kaynaşma, bir hareketlenme belirir. O sırada mekân çalışma odam da olabilir; bir kamu aracında seyahat ediyor da olabilirim; hatta bir mecliste de bulunabilirim, fark etmez; iç dünyamda kendimle baş başa kalmam yeterlidir: Orada kelimeler, tepemde kelebekler gibi uçuşmaya başlar. (Uçuşan kelimeleri siz polen tozlarına da benzetebilirsiniz.) Elbette, bu hareketliliği tetikleyen bir sebebin veya sebeplerin zuhurundan da söz edebiliriz. Bu sebep(ler) genelde bir sestir veya duyduğum bir kelime veya cümledir. Bu bir cümle ise o cümle, bir şekilde çevremden de ulaşmış olabilir; yolda istemim dışında kulağıma ulaşan meçhul kişilerin konuşmalarından da bir eşyadan da… Bunların dışında, içimdeki muzmerle konuşmalarımızda da geçebilir o kelime veya cümle.

İlk elde aklıma gelenleri şöylece sıralayabilirim:

İlk doğum; hâlden hâllere giren iç dünyamda, girdiğim bir hâlin içinde, duygularımın o sıradaki akışında oluşur. Çocukluğum, tabiatın muhteşem kucağında geçti. Buna mukabil o dönemde ruhumu besleyen müteheyyiç zamanlar yanında; şahane imkânsızlıklar, muhteşem mahrumiyetler, zengin yoksunluklar da yaşadım. (Çobanlık yaptım, o iş zaten başlı başına mahrumiyettir.) Zengin dedim; çünkü yoksunlukların ve mahrumiyetlerin içinde ihtişamlı zenginlikler saklıdır. Freud ve talebeleri, “latent” kelimesiyle ifade ettikleri bu oluşumların bilinçaltındaki ‘mahrem ve saklı oluşu’na yoğunlaşmışlardır. Gerçi yeri tespit etmişlerdir ama Hocanın da talebelerinin de “latent”leri ‘cinsel gelişim dönemi’ ile sınırladıklarını ve konunun değindiğim boyutu üzerinde yeterince durmadıklarını düşünüyorum. (Lacan’ı ayrı tutuyorum). Oysa bunların içinde barınan muhteşem zenginlikler vardır ve bu beni çok ilgilendirmiştir. Onların benim için bir şans olduğunu yıllar sonra anladım.

Bazı kelimeler, hem bir musikiye sahiptir hem de duygu yüklüdür. İhtimal, tebessüm, şiraze, tekâmül, şavk, hüzün gibi… Çocukluğumda, (Cumhuriyetimizin getirdiği “okuryazarlık” kriterlerine göre ‘okuryazar’ bile olmayan ama bana göre nomoloji bilgini olan) büyükannemden duyduğum ve Türkçenin has evlatları gördüğüm bazı eylemlerin de ayakları, yelkenleri, kanatları vardır: İçikmek (çocuk iç çekerek ağlamak), dolukmak (ağlama noktasına gelmek), başını bağlamak (sorumluluk altına sokmak, evlendirmek) suğup kalmak (suçluluk duygusuyla susmak)… Varlığına çeşitli duyguların depolandığı kelimelerden söz ediyorum: Onlardan birine veya birkaçına yapışırım; onlar kanatlanıp uçarlar, gittikleri yerlere beni de götürürler. O sırada mihmandarım bana bütün kapıları açar ve içimde mini bir seyahat gerçekleşir. Burada bir şey daha olur: O gezintide o kelime veya cümle çoğalır ve hâliyle beni de çoğaltır. Burada geçmişteki gözlemlerim, yaşadıklarım, çocukluğumun ruhumun derinliklerinde bıraktığı arketipler de depreşir. Bunların, yola çıkmış bir öykünün ayak seslerine kulak kabartıp teyakkuza geçtiğini âdeta duyarım. Yazacağımın bir anı olmadığının elbette farkında olarak, bunları ciddiye alıyorum. “Bir sanat eseri sanattan ibaret değildir” der Marcel Proust (öl. 1922) ve devam eder: “Sanat eseri, kokularla, seslerle, projelerle ve iklimlerle dolu bir kaptır. Gerçeklik dediğimiz şey, izlenimlerle hatıralar arasındaki bağlantılardır.

İşte, tam bu sırada olanları -yanımda genelde hazır bulunan- not defterime veya kâğıtlara notlar alırım. Alınan notlar beklemeye alınır. Bu demlenme zamanıdır ve çok da uzun sürmez. Bu arada notlara başka destek notlar da eklenebilir. Bu eklemeler sırasında öykü doğum haberini bana bir şekilde iletir: İşte o dem yazmak üzere oturma demidir. Yazdığım öykülerin çoğunda bu ilk durum etkili olmuştur.

            İkinci doğum; belki ikincinin farklı düzlemde bir devamıdır: Burada öykü imge postuna bürünerek, iç kaynaşmalar ya da iç seyahatler sırasında sünûhat yoluyla ya da insiyakî olarak kalbe doğan akıntılarla gelir. Bu, şairlerin yaşadığı ilhamla aynı şey olmalıdır. Bu durum genellikle, yattıktan sonra, yakaza hâli ile uyku arasındaki yerde olur. O yer neresi bilmiyorum ama oranın mümbit bir alan olduğunu biliyorum. Bu sırada içimdeki muzmerle yaptığım konuşmalarda binlerce görüntü akar zihnimde. O görüntüler zamanla da mekânla da mukayyet değildir. Görüntüler, bilinçaltımda saklanan arketiplerin oradaki dansları da olabilir; yaşanmamış, belki yaşanması da mümkün olmayan tasavvurlar da olabilir.

            Üçüncü doğum içeriden değil dışarıdan gelir Bazen bir ses olur tetikleyici; bir eşya sesi, bir musiki, bazen bir film, bazen de sokaktan, insanlardan duyduğum bir kelime veya cümle olabilir bu. O sırada nereden geldiğini tam tespit edemediğim cümleler çıkıp gelmeye başlayabilir. O cümleleri işte o anda not alırım. Sonra o notlar çoğalır orada ve yukarıda değindiğim gelişmeler olur. Bana dış etkilerle ulaşan kelimeler veya cümleler içinde öyleleri de vardır ki onlar bulundukları her yerde donanımları ve vaziyete hâkimiyetleri ile göz doldururlar: Bu bir kelime, deyim veya kısa bir cümle olabilir. Sonuncusuna misal: “Allah’ım! Ne yaptım ben!” gibi…

            Dördüncü doğum, “zihni dölleyici” nitelikteki çok beğendiğim bir kitabı okurken veya okuduktan sonra olabilir. (Fakat burada yeni yazanlar için mayınlı bir alan vardır: Okuduğunuz metinle bağlantılı veya ona yakın duran veriler özgünlüğü tehdit edebilir. Hayır, tam tersi istikamette bir gelişme olursa dikkate alınmalıdır bu.) Burada aldığımız yakıt şöyle gerçekleşir: Bir cümle düşünelim. O cümle, beni, metinle bir bağlamı dahi olmayan hatta metindeki anlam çerçevesinin tümüyle dışında bir yere götürmüş olur. O gittiğim yerde ben kendime başka bir dünya kurmuşumdur. Orada bir öykünün ilk cümleleri dokunabilir.

Beşinci doğum, sözlük veya deyim okumaları ile gerçekleşir. Bu, ilk sırada değindiğim doğumdan ‘taammüden oluşu’ ile farklıdır. İlkinde kendiliğinden oluşan bir durum var iken burada kastedilmiş bir davranış vardır. Öykü yazmak için yakıt almam gerektiğini düşünürsem sözlük okuduğum da olur. Deyimler sözlüğü bazen daha verimli gelebilir. Sözlük okunmaz “karıştırılır” değil mi? Hayır, ben okurum. Öykünün kelimelerle dokunan bir isçilik olduğu ön kabulüyle, hikâyenin hayatın imbiğinden geçirilmiş, işlenip dokunarak hayat kazandırılmış bir söz dizininden oluştuğunu düşünüyorum. Bu konuda kelimeler ve deyimler olağanüstü bir hazinedir. Bazen bir kelime veya deyim, yazılacak bir öykünün tek başına tetikleyicisi olabilmektedir. Bu konuda Anadolu’da dipdiri yaşayan fakat İstanbul Türkçesine ya da günlük konuşma diline yeterince sokulamamış hazine niteliğinde kelimelerimiz var. Bunlara yukarıda değindim. Ben bu kelimeleri öykülerimde (1970’lerdeki ‘toplumsal gerçekçiler’in düştüğü “köycülük” tuzağına düşmemeye özen göstererek) bilinçli olarak kullanıyorum ve bunların tedavülde olmasını, dilimize kazandırılmasını arzu ediyorum. (Örneklere Anadolu’yu Anlatmak, Köycülük Yapmak başlıklı yazımızda değinildi.)

Buradan şu sonuç çıkar: Öykü, kelimelerden müteşekkil bir atölyede üretilen bir sanat eseridir. Orada kelimelerden cümleler elde edilir; sonra cümleler dokunup işlenerek bir metne giydirilir. Metin biçtiğiniz formu kendisine yakıştırmayabilir. Bu durumda elinizdeki malzemeyi gerekli yerlerinden kesip biçer, gerektiği kadar prova edersiniz. Metin kendisine giydirilen formu beğendiğinde sonuca ulaştığınızı da anlarsınız: Orada ortaya çıkan form öyküdür. Bu sözcükler veya söz öbekleri beni bir olay veya durumun içine götürür, bana yepyeni ufuklar açar; bazen yazılacak bir öykünün ilk cümlesini yazdırır.

Bir serüveni olan öykülerimiz oldu tabii. Bir mecliste bir vesileyle paylaşmıştım: Birkaç sene önce, kadim dostlardan biriyle -üniversiteden Eski Türk Edebiyatı hocamız da olan- bir büyüğümüzü ziyarete gitmiştik. Sağlığı iyice bozulmuş durumdaydı. Orada gördüğüm manzara beni çok etkiledi. Hocamız yalnız yaşıyordu ve hiç evlenmemişti. Yaşadığı ortam, zaten bozulmuş olan sağlığını tahrip edecek nitelikteydi. Bu duruma üzülürken “Nasılsınız hocam” sorumuza şöyle cevap verdi: “Sesim bana yabancı geliyor. Bazen sesimi tanıyamıyorum” Dehşetle sarsıldım. Orada başka ne konuştuk hatırlamıyorum. Bu cümle bana orada Güneşin Doğduğu Yerde’deki “Sağ Kolum” öyküsünün önemli bir kısmını yazdırdı.

Bir diğer “yazılma hikâyesi” olan öykümüz, kitaba adını veren Azazil’in Kapısında öyküsüdür: 2013’ün Şubat ayı ortalarıydı. Türk Edebiyatı dergisine uğramıştım. Beşir Bey (Ayvazoğlu), “Mayıs ayı için Necip Fazıl özel sayısı düşündüklerini ve benden deneme, inceleme vb. çalışmalarla katkıda bulunmamı” istedi. Ben de kendisine “bu günlerde öyküye odaklandığımı, öykü demini yakalamışken öykü yazmamın daha iyi olacağını, bu çalışmadan mazur görülmemi söyledim. Olsun, öykü yaz, dedi. Nasıl yani dedim; NFK hakkında mı? Niye olmasın? dedi. Düşüneyim, deyip çıktım.

Siparişle öykü yazılabilir miydi? Bu, olmaz dedim içimden; fakat yolda ne olduysa birden aklıma NFK’nin Paris akşamları geldi. Orada muhteşem bir hikâye olduğunu düşündüm. Bunun bir riski de vardı: Gerçeklerden yola çıkılması bir öykü için handikap idi, bunu biliyordum. Yazılırsa da bu ‘belgesel bir öykü’ olacaktı (böyle bir tür var mı bilmiyorum). Yine de bir bakayım, dedim. Bu konuda NFK’nin üç eserini yeniden ve notlar alarak okudum. Bir de baktım ki aldığım notlar kurmaca bir dünyanın tam da ortası… O anda öyküyü yazmaya karar verdim. Yaklaşık üç-dört gün eve kapandım, durmadan yazdım. Öykü bittiğinde yayımlanacak gibi değildi; çünkü bir derginin hacmini zorlayacak düzeyde uzundu, 10 word sayfası olmuştu. Yine de Beşir Bey’e götürdüm. İlk konuşmamızdaki çekincemden dolayı beklemiyormuş; şaşırdı tabii. Yazdım ama uzun oldu, yayımlanması zor, dedim. Beşir Bey de teyit etti, dergiyi kapatır evet; ama yine de okuyayım, dedi. Ertesi hafta gittiğimde öyküyü çok beğendiğini uzun da olsa yayımlayacağını söyledi ve yayımladı.

Güneşin Doğduğu Yerde’deki Tuzsuz Adam öyküsünün “gelişinin” de kısa bir hikâyesi var: Belediye, sokaklara belirli aralıklarla ağaç dikiyordu. Bu ağaçların hoyratça örselendiğini ve bu fedakâr canlılara yapılmadık işkence bırakılmadığını başka sokaklarda görüyordum. Kapımın önündeki ağacı olsun korumalıyım, dedim. Bu düşünceyle ağacı sürekli gözetledim; suladım, dibini düzenledim. Bir akşam geldim ki gövdesini zorlamışlar, eğmişler, yetinmeyip bıçakla yaralamışlar, dalının birini de kırmışlar. Yaralarını pansuman ettim, olabildiğince doğrulttum, kenarlarına korkuluk yaptım: Dalına da bir yazı yazıp astım: “Bırakın, sizin için yaşayayım!” Yağmurda zayi olmasın diye yazıya poşet geçirirken oradan geçen -tanıdık da biri- bana alaylı alaylı baktı ve gülümsedi: “Ne lüzumsuz adam!” der gibiydi. Aklıma ilkin Sait Faik’in “Lüzumsuz Adam” hikâyesi geldi. Sonra aniden “tuzsuz” kelimesi gelip -’lüzumsuz’u öte iterek- ‘adam’ın yanına ilişti. Bu tamlama ve anlattığım fragman bana o öyküyü yazdırdı.

Yukarıdaki durumlar yazarlarda sanıyorum çoklukla böyledir; fakat -genelleme yapmaktan sarfınazar etmeyeceğim- birbirine bağlı iki durum daha var: Biri şu: Okumadan yazılmaz. Okumanın ise mütemadi olması gerekir. Daha orta üçüncü sınıfta iken dünya klasiklerinin önemli bir kısmını okumuş olarak -kendi payıma- diyorum ki bütün okumalar yetersizdir. Okumalar elbette devam etti, ediyor ve edecektir. Diğeri, birikim kazanmış olmaktır. Bu da okumadan olmaz zaten. Yeterli birikime sahip değilseniz yazamazsınız; yazsanız da şairseniz çok geçmeden müteşair, yazar iseniz müteellif olursunuz; üretiminiz “best seller” de olsa uzun vadede sanatsal karşılığı tükenir, ademe maruz kalır.

(*) Bu çalışma Hece Öykü’nün Aralık-Ocak 2014 ve 2017 (?) sayısında sorulan sorulara cevap olarak oluştu.