Kadir ÜNAL

Recep Seyhan’dan yıllar sonra gelen coşkulu öyküler
“GÜNEŞİN DOĞDUĞU YERDE”
Recep Seyhan yıllar sonra ikinci kitabıyla bir geldi pîr geldi. Eskader’in 2013 öykü ödülüne layık görülen Recep Seyhan’ın Güneşin Doğduğu Yerde adlı öykü kitabında 10 hikâye var.Kitaptaki öykülerin genel özelliği; zihninizde yaşamaya devam eden açık uçlu öyküler olması. Detayların, duyarlıkların ince ince ve titizlikle işlendiği, sıkı bir dil işçiliğinin gözlendiği, hayatın içinden kişilerin yer aldığı, zaman zaman hüzünlendiren, sorgulayan, bilinçlendiren, vicdanınızı uyandıran, düşündüren ve kendinizi sorgulatan, iç acıtan, kimi zaman şaşırtan; sıcak, samimi, yalın, aynı zamanda sizi alıp uzaklara, doğduğunuz topraklara götüren, orada tanıdık birilerine rast geleceğiniz bizim öykülerimiz, zayıfların yanında yer alan öyküler bunlar. Recep Seyhan’ın Güneşin Doğduğu Yerde adını taşıyan bu ikinci öykü kitabı folklorik özellikler de taşıyor ve zamana tanıklık ediyor zaman durmadan değişirken.
Gülbeyaz Düşler, nasıl biteceği üst perdeden merak konusu olan hüzünlü, içinde yürek burkan yan öykülerin bulunduğu (Habir adlı köpeğin ölümü), Habir üzerinden sadakatin sorgulandığı, çocukluk aşkınızı hatırlatan bir öykü. Hissedip de söyleyemediklerinizi söylemiş oluyorsunuz öykü bittiğinde, gözünüzdeki buğuyu duvara dönerek geçiştirirken. Kim bilir, belki de içikerek ağlarsınız o sırada.
Folklorik özelliklerin yer aldığı bir öykü Yağmur Duası. Kuraklığın sebebi meczupların bakışlarıyla sorgulanırken size de “acaba “ dedirtiyor. Öyküde anlatılanlar neredeyse bire bir benim çocukluğumda da yaşanmıştı.

Birkaç katmanı bulunan Canlı Kalkan adlı öyküyü okuduktan sonra bir daha düşündüm: Rachel’in, beline kırmızı kuşak bağlayıp, telli duvaklı yuva kurmaya göndermek istediğimiz bizim kızımız, kardeşimiz olduğunu; bunu gerçekleştirememenin acısını hissettiğimde ise duyarsızlığın tokadının vicdanımda nasıl patladığını. Kime ait olduğunu hatırlayamadığım şu sözü çağrıştırdı bu öykü bana: “Tarih bilmezseniz dün doğmuşsunuzdur; dün doğmuşsanız başkalarının anlattığı öyküleri dinlersiniz.” Kendi öykümüzü başkalarından dinlemeyelim diye anlatıyor gibi geldi bana Recep Seyhan, Rachel Corrie’nin bilinç yüklü öyküsünü.
Açılım sürecinden çok önce yazılmış, bugünü anlatan birden fazla anlatıcının bulunduğu bir öykü Karartı. Karartı, bir zamanlar moda olan ve istismar edebiyatı olmaktan çok da öteye geçemeyen öykülerden değil. Öyküde, oğlunu ve torununu teröre kurban vermiş bir annenin feryadını duyacak ve onunla ilenecek, hesaplaşmak isteyeceksiniz. Söz konusu meş’um olay karşısında “vatan sağ olsun” deme vakarını ve büyüklüğünü gösteren insanımızın hislerinin tercümanı bu öykü. Acaba duymaları gerekenler duymuş mudur Kalbiye kadının ağzından Anadolu kadınının ilencini?
Birden fazla anlatıcının yer aldığı diğer bir öykü olan Kadınge’de ise canlı cansız neredeyse bütün varlıklar sahne alıyorlar. Kadınge, adeta örsle çekiç arasında şekil almış bir eski zaman kadını. Kadınge, yaşadığı zamanın –hani erkek olsa – Dede Korkut’u diyebileceğimiz bilge bir kişilik. Detayların sarraf titizliğiyle işlendiği, yakın tarihe göndermelerin yapıldığı, modernliğe geçişte yaşanan sıkıntılara da yer verilen öyküde, subay olan oğul Süleyman üzerinden yabacılaşma olgusu güçlü bir şekilde işleniyor. Bitmeyen bir bekleyişin de öyküsü Kadınge. Gelmeyen bir oğul, yıllarca silinen bir burun… “Bu işlerin her yıl tekrarlanışında, tarhana tarhana Süleyman’ı bulardı kadın; çeçlerde Süleyman’ı savururdu; yaylada, dağın yamaçlarında, gözleri değil Süleyman dolaşırdı; sıktaçlarda fırkılları değil Süleyman’ı sıkardı; kışlık tevek bidonlarına katmer katmer Süleyman’ı basardı, pekmez leğenlerinde Süleyman kaynardı…” (s.88)

Bu öykünün çok ama çok azının kurgu olduğunu düşünüyorum. Kadınge, folklor araştırmacıları için de kaynak olabilecek nitelikte; dahası, bu özelliği sebebiyle belgesel tadı da alıyorsunuz öyküden.
Kadınge öyküsünde şunlar da yer alsa iyi olurdu diye düşünüyorum: Pelver (salça) yapma işi,  sülük toplama, kasabadan alınan meyvelerin özellikle portakal ve mandalinanın evdeki horanta sayısınca alındığı, hoş kokusundan dolayı portakal kabuklarının kadınların koynunda sakladığı, gençlerin ferfana (yemekli toplantı) yapmaları, aşlık ve bulgur için hazırlan buğdayın sokularda imece ile dövülerek kepeğinin çıkarılma işi, mısır unundan güdül pişirme, Cuma gününe özel yemek hazırlama, köy fırınında kadınların ekmek pişirmeleri; çok daha önceleri vergisini ödeyemeyenlerin yol yapımında çalıştırıldığı sonra kooperatifleşmenin gündeme gelişi, ilk Alamancıların fiyakalı dönüşleri… “yüksek bir huzura takdimimdir” diye başlayan asker mektupları, çocukların bazen babalarından gizlice kasabaya gitmeleri; çerçiciler ve çocuklar…)
Kitapta, yer yer mahalli kelimelere de rastlanıyor: Zeklenmek (ağız eğerek taklit etmek), kiskilemek (iti boğuşturmaya kızıştırmak) yoğuşumak (yıpranmak) yülemek (bileyileyip inceltmek); tömek (ahırda gübre atma yeri) abaun (ahmak) acık (yabanî elma) tayrak (otu hayvanlarca kazınmış mera), fırkıl (haşlanarak şıra kıvamına getirilmiş meyve) kapısalık, gödek vb. Bir de eşyaya ilişkin adlar var: faravga, sıyırgı, eğrek, gödek, fırkıl, sıktaç, kes, zipçi, çangal, hatap, köp, kırp…” gibi kelimeleri bence bir kenara yazın.

Kimileri, hikâye ve romanlarda mahallî kelimelerin yer almasını doğru bulmuyor olabilir. Ben böyle düşünmüyorum: Bu kelimeler anamızın dili, Türkçe. Dile sağlayacağı katkılar yanında kültürel geçmişimizi kayıt altına alması bakımından ve hafıza tazeleme açısından da bu kelimeler unutulmaya terk edilmemeli. Köy kökenli yeni nesil de bilmez bunların çoğunu şimdi. Kaldı ki şehirlerde kullanılmadıkları için mahallî kalmaları kelimelerin suçu değil.

“İnsan ne tuhaf; muhteşem tavanlar yapıyor ama yerde yürüyor.” demişti biri. İğne’yi okuyunca büyük şehir insanının açmazıyla karşı karşıya kalıyorsunuz. Hafiften gülümsüyor, “vay anasını, gerçekten böyle be!” demekten kendinizi alamıyorsunuz.
Sizin de bir Muzmer’iniz var mı bilmiyorum; yoksa tez zamanda edinmelisiniz ve söylediklerine de kulak vermelisiniz. Ya da sesinizi ansızın kaybettiniz mi hiç?  Sağ Kolum hikâyesi şimdiye kadar farkına varmadığınız bazı şeyleri fark ettirecektir size. Bu öykü bize göre kitabın en derinlikli öyküsü; bir mesajı olan ama bunu sanatsal bir dille ileten bir öykü. Bu nedenle de öyküyü anlamak için çaba sarf etmeniz gerekiyor.

Yeni bir şehrin, -doğrusu yeni bir dünyanın- mümkün olabileceğini öğreniyorsunuz kitaba adını veren öyküden; tabii bir daha anlıyorsunuz hayalin sınırsızlığını. “O, şimdi kalkıp şehrimize ya da evimize gelse nasıl karşılardık?” Bu can alıcı soruya cevap vermek üzere hazır mı eviniz, şehriniz; dahası kalbiniz, gönlünüz? Bir nisan sağanağına hazır mısınız? Peki, Benan Kuşu’nun “özgürlük bildirisi” sizin için ne ifade ediyor? Bu sorulara cevap için sürprizlerle dolu Güneşin Doğduğu Yerde öyküsünün okunması gerek.
Benan Kuşu’nun bildirisi manifesto niteliğindedir:
Ben özgür bir kuşum. Güne bu özgürlük bildirisiyle başlarım. Özgürlüğümü baykuşlarla ve kargalarla paylaşmam. Benim köşküm gök benizli ağaçlardadır. Güneşi üzerime doğdurmadım ben. Sabahın bereketi dağıtılırken ben orada olurum. Kim benimle başlarsa güne ekmeğine bereket karışır. Sesimde özgürlük tınısı vardır. Bu tını bir de yüce dağların pınarlarında vardır. Beni ve özgürlüğü tanımayanlar sesimi de duymaz. Her yeni gün taze bir yağmurdur. Sözlerim sözün müsrif olanından ayrılmıştır; parmakla gösterilmem bundandır…
Çocukların farkındalığının yüksek olmadığını düşündüğümüz olmuştur belki. Ama Bıldırcın Avcıları’ındaki “o çocuk” onlardan biri değil. Üstelik birbiriyle ilgisi yokmuş gibi görünen olayların birbirine bağlanışı da oldukça şaşırtıcı. Yuvada yaşayan “suç”a bulaştırılmış yetim bir çocuğun “anne kokusu”nun peşine düşmesi hazin olduğu kadar da iç kanatıcı… Bıldırcın Avcıları öyküsü, annesini gereği gibi kokla(ya)mayanlara bir ithaf niteliğinde. Çocuğun kendi içinde kendini savunmasına yer verilen bölümde noktalama işaretleri kullanılmamış. İşaretler, sahipsizliği anlatmak için mi kullanılmadı acaba?  Bıldırcın, kuş mu çocuk mu?  Gerçek av kim? Düşünmeden geçerseniz öyküyü bir daha okumanız gerekebilir.
Ne kadar sadıksınız? Gülburun adlı öyküdeki atın sadakati üzerinden insanın sadakatinin sorgulandığı, “bundan böyle, daha …” diye başlayan cümleler kuruyorsunuz, o asil atın öyküsünü okuyunca. Gülburun ile Ferhat arasında siz fark görebiliyor musunuz? Bu soruya öyküyü okuyunca siz karar verin.
Kitabın ikinci baskısında dikkate alınmasını umduğumuz eksikliklere de değinelim: Birkaç küçük dizgi hatasının giderilmesi ile kapak resminin yeni baskıda değiştirilmesi umulur. Söz gelimi kitaba adını veren öyküden esinlenildiği anlaşılan kapak resmi öykünün çizdiği tabloyla uyuşmuyor. Öyküde çizilen şehirde binalar üç dört katı geçmezken kapak resminde yirmi-otuz katlı. Gülburun adlı öykünün kitabın ilk öyküsü olması daha uygun olurdu bizce. Öte yanda yukarıda andığımız yöreye özgü kelimelerin  (hiç olmazsa kitabın sonunda ya da uygun görülen bir yerde)  anlamlarının verilmesinin yerine olacağını düşünüyorum. Hatta bulunabilirse objelerin resimleri bile konulabilir; ilginç de olur bu. Bu yöntem, genç nesile geçirdiğimiz aşamaları göstererek anlatma ve sahip olduklarının değerini bilme konusunda faydalı olabilir. Benimkisi bir görüş tabii.

Anlatımın farklılaşarak derinlikli bir yapıya büründüğü, bu sırada noktalama işaretlerine de izin verildiği yerden, Karartı hikâyesinden bir bölümle bitirelim yazımızı. (Noktalar tarafımızdan kondu KÜ) “kocaları kabile savaşlarından dönmeyen dölsüz kalmış siyah kadınların büzüşüp döşüne yapışmış memelerinde hayat arayan kara çocukların büyüyen gözleri gibiydi gözler… bir yapağı yüne iki sahan alabilen kadınların koynunda sabahlayan adamların gözleri meymenetsiz bir çakıldağın ağzına bakıp duruyor nicedir. Âgâh ve müsterih olmadan önce müteyakkız olmayı öğrenen adamların oğulları düğün alaylarıyla gittikleri yollardan tabutlarla döndüler” (s.63, 64)

_______________________________________________________________

►Bu yazı Dil ve Edebiyat, 2015, sayı 74’te yayımlanmıştır,
Recep Seyhan, Güneşin Doğduğu Yerde, Öykü, 1. Baskı, 165 sayfa Okur Kitaplığı, İstanbul, 2013