Şadi KOCABAŞ -2

AZAZİL’ İN KAPISINDA ve METAL ÇUBUKLARIN DANSI
Sanatın sokağa tutulmuş ayna olduğu argümanına yaslanan, okurun kafasında herhangi bir soru işareti bırakmamaya özen gösteren, fiziksel ve ruhsal tanımlamalarla ana unsurların etrafını kalın çizgilerle belirginleştiren klasik anlatım biçiminin dayalı olduğu gerçeği yansıtma ve temsil etme anlayışının tersine, yirminci yüzyılın başından itibaren James Joyce, Franz Kafka, Virginia Woolf, Marcel Proust gibi modern yazarlar, gerçeğin kesin ve net olarak bilinemeyeceğini, edebî eserin sokağa tutulan bir ayna olarak tanımlanamayacağını ortaya koyan örnekler verdiler.
Günümüzün öne çıkan üretken yazarlarından Recep Seyhan, bir yıl arayla yayınladığı Azazil’ in Kapısında ve Metal Çubukların Dansı (*) adlı kitaplarında yer alan uzun hikâyeleriyle, puslu bir camın arkasından bakan hayatların yüz hatlarını okumayı denerken, kahramanlar üzerinden, insanı, özellikle bizim insanımızı resmetmeye; doğru ve yanlış arasında yer bulmaya çabalayan savrulmalarını çağımızın karışmış zihninde anlamaya çalışıyor.
Seyhan’ ın bütün hikâyeleri birer çekirdek olay etrafında genişliyorsa da, hikâyelerin ana damarı olarak, bir sinema şeridi akışı değil, olayların insanlar üzerinde yarattığı algısal etkiler belirginleşiyor.
Kullanılan sade dile rağmen, insanlar ve olaylar arasındaki bağıntının izlenimler boyutundaki derinliği ve karmaşıklığı nedeniyle, cümleleri bir solukta okuyup geçemiyoruz. Bunun bir sebebi de, aslında her şeyin, gördüklerimizin fazlası olması. Ayrıca, hikâyelerin ortasından, bizi de içine alıp götüren dalgın bir ırmak geçiyor. Üstelik, neredeyse bütün cümleler, uykudayken görmeye devam eden kelimelerle kurulmuş.

En tirajik tabloların beklenmedik yerlerine yerleştirdiği parodilerle, bütünü olmadık  yerlerinden bölümlendirerek, şaşırtıcı bir dinamizm katıyor yazar. Parçalara ayrılmış sahnelere, akışa uyumlu ayrı birer isim de koyuyor. Aynı hikâye içinde, her bir perdede dekorun da değiştiğine tanık oluyoruz. Sahne bazen bir hâtıra, bazen bir iç konuşmayla açılıyor. İç monolog, montaj-kolaj, çok yönlü optik tekniği, grotesk, üst kurmaca, metinler arasılık, leitmotiv ve bilinç akışı gibi modern anlatım tekniklerini yerli yerinde ve birbirinin üstüne bindirmeden ustalıkla kullanan yazarın, okurun senaryo içerisinde  kaybolmasını ve kahramanlarla özdeşleşmesini önlemek için Brecht’ in yabancılaşma efektini devreye soktuğunu ve böylelikle ”katarsis” etkisinin dozunu ayarladığını da belirtelim.

Modern hayatın yüklediği hesap edilemeyen sorunlar, kazanma telâşının getirdiği acıklı sonlar, insanların birbirine sadece güçlüyken yakın durmaları; nesil çatışmaları, aile içi sürtüşmeler, baş döndürücü bir hızla gelişen teknolojinin getirdiği başkalaşma; bir yandan hayatımızı kolaylaştıran, diğer yandan da bizi içine hapseden internet, mobil telefonlar ve tabletlerle ilişkimiz: ”işitiyor fakat duymuyorlardı; çünkü gözleri gibi kulaklarını da rehin almıştı bakmakta oldukları aygıt”  (Hunfes’ in Toprakları– Azazil’ in Kapısında)
Yazar, adı geçen iki kitabında da, aşina olduğumuz anlatım diliyle birbirinden çarpıcı hikâyeler ortaya koyarken, Metal Çubukların Dansı’ nda, bir sürpriz yaparak, Dağ Öyküleri başlığı altında  dokuz adet de kıssa sürmüş okurların önüne.
İstenmeyen sonuçlardan kimi sorumlu tutmamız gerektiğini sorgulayan; eninde sonunda, yaşananlarda hepimizin pay sahibi olduğunu ortaya koyarak ders çıkaran bu kısa metinler, her bir obje ve olaya çok yönlü boyutlarıyla bakılması gerektiğini, yaşanan her şeyin altında bir hikmet bulunduğunu hatırlatan; tekdüze çıkarımların insanı ve hayatı anlamada yetersiz kaldığını örnekleyen ibret verici hikâyeler. Böylelikle, Recep Seyhan’ ın, aynı zamanda, özgün anlatım dilini korumayı başaran bir modern kıssahan olduğunu da keşfediyoruz.

Dağ Öykülerinde ana kahramanın doğa olması, onun yeryüzündeki bütün tarafları kuşatması yanında, kavramsal ve çağrışımsal zenginliğinden yararlanmak bakımından da isabetli bir seçim. Seyhan’ ın şaşırtıcı hayâl gücü, yer yer başvurduğu ironi ve telmihlerle zenginleşen; kuşların, toprağın, dağların dile geldiği; ama insanı merkezinden uzaklaştırmayan bu metinleri, kaynağını gerçeklikten alan ve fakat fantastik ögelerle dokunmuş yeni birer fabl örneği gibi düşünebiliriz.
Kayıp Güneş, bu fasılda okuyucunun bir hayli ilgisini çekecek dokuz kısa hikâyeden biri. 15 Temmuz 2016′ ya nasıl gelindiğini masala yaklaşan bir dille ortaya koysa da yazar, aslında, iç sesiyle, bütün paydaşların ders çıkarması gerektiğini not ediyor: ”…adam, ilgili yerlere, halkın taleplerine ve değişen yöneticilere uyumlu; fakat kendisine tam sadık al benizli adamlar hazırladı. Genç insanların gizlilik içinde işlenip dokunduğu evlere ‘kanepeli evler’ denirdi”

Her iki eser de, ironi, çarpıcı imge ve alegorilerle evrenselden yerele, içeriden dışarıya bakabilen, önce sorular içinde bırakan, parantezler açarak cevaplar geliştiren hikâyelerden oluşuyor. Öğrendikleriyle yola çıkmış, istikbalin şehirlerinde mutluluğu kovalayan insanın, uzun zamandır modası geçtiği için giymediği ceketinin iç cebinde unuttuğu yol haritasını hatırlatan hikâyeler.
Recep Seyhan’ ın metinlerinde, metropolde yaşayan; ama geçmişte köye, tabiata, suların akışına, koyuna-kuzuya, çifte-çubuğa, buğday başaklarına yoldaşlık etmiş bir insanın deneyimi var:  Hayvan eğrekleri, tavuk pineklikleri, samanlık dipleri, ağaç kurtları, Mayıs ekini…
Kimi zaman metne yerleştirdiği öğreti niteliğinde, aydınlatıcı, açıklık getirici, durumu özetleyici cümleler ritmi sekteye uğratsa da,  bütün olarak bakıldığında, yazarın estetik bir anlatım dili kurmayı başardığını söylemeliyiz. Seyhan bütün hikâyelerinde ısrarla, günümüzde Anadolu köyleri ağızlarında bile unutulmaya yüz tutmuş birçok sözcüğe de yer buluyor: benirlemek, septirmek, suğmak, evselemek, fiğ, samranmak, yağır, şifat, çağa, dodi, zipçi, mitil…Bazen yabancı kökenli kelimelere rastlıyoruz: prozodik, tirajikomik, replay…Argo deyimler de çıkıyor karşımıza:  haydi burdan yak, işte bu, makaraya sarmak, fırıldak işler, çakma mafya, gibi. Bütün bu tercihleriyle yazarın, dili harmanlama çabasında olduğunu söylemeliyiz.
Azazil’ in Kapısında ve Metal Çubukların Dansı, Türk hikâyeciliğinde anlatı dilinin nerelere kadar inceldiğini, zenginleştiğini yansıtan ilgi çekici örnekler olarak, edebiyat kütüphanemizde özgün bir yer edinmiş  bulunuyor.


(*) Recep Seyhan, Azazil’ in Kapısında, 2015, Metal Çubukların Dansı, 2016, Bilge Kültür Sanat Yayınları, İstanbul
►Yayımlandığı dergi: Dergâh, sayı 323, Ocak 2017
►Yazarın diğer çalışması: Recep Seyhan’dan İyi Bir Öykü: Metal Çubukların Dansı: 25.6.2016 dunyabizim.com  Bu yazıyı 20.3.2018 itibariyle 6272 kişi görmüştür