YALÇIN DORUK

RECEP SEYHAN’ın ‘İSKELEDE’ HİKÂYESİNDE TEKTONİK ANLAM KATMANLARI

Recep Seyhan hikâyeleri söz konusu olduğunda bir okur olarak tuhaf bir çekim gücüyle karşılaşırız. İlginçtir hangi hikâyesini okumaya kalksak bazen mıknatıs demiri bazen de demir mıknatısı çekiyormuş gibi bir hissiyat belirir bizde. Bazen metin tuhaf bir şekilde kendini bize sevdirirken bazen de biz tuhaf bir şekilde metni severiz. Metal Çubukların Dansı’nda da kendimizi bu çekim gücünden alamadık. Mantığın, birtakım sosyo-psikolojik yasaların hatta fiziğin, termofiziğin ve ontolojik felsefenin zıtlığından gebe kalan sayısız metafor vardır Seyhan’ın hikâyelerinde. Bize göre ortalama bir okur Seyhan’ın hikayelerini bu metafor yoğunluğundan dolayı sıkıcı bulabilir veya genç bir okur bir dahaki sefere okurum tembelliğinin de maniplesiyle Seyhan’ı okumayı ileri bir tarihe erteleyebilir; yahut da hafifsıklet entelektüel bir okur kendi eksiğinin farkına varıp ortasıklet bir entelektüalizme ulaştığında “Gel bakalım Seyhan, seninle bir kez daha cebelleşelim.” diyebilir. Biz de bu çalışmamızda Seyhan’ın İskelede adlı hikâyesini laboratuvarımıza alıp hikâyenin arka planına inerek çok iddialı olmamakla birlikte  okura yön göstericilik açısından bir kavrayış geliştirmeye çalışacağız.

Öncelikle şunu belirtelim ki: Büyük anlatılar devrinin geçmişte kalması, birçok toplumsal formasyonun işlevini yitirmesi ve onun alt sistemlerinin “by kapitalism” (tarafından) çökertilmesiyle birlikte kurmaca türlerinde de ciddi tıkanıklıkların oluştuğu kanısındayız. Bu tıkanıklığı aşma anlamında çeşitli kuramcılar tarafından “Yazarın ölümünden metinlerarasılık kuramına, post yapısalcılıktan Lacancı teorilere, Freudyen şablonlardan metni imgesel okuma teknikleri[1]“ne kadar birçok yaklaşımla eserler yazılmaya, yorumlanmaya ve değerlendirilmeye başlandı. Diyalektik bir ilişkiler ağında yaşadığımız göz önüne alındığında Türk edebiyatı da bu tıkanıklıktan ciddi biçimde etkilenmiş görünüyor. Bu süreçte alanı daralan yazar iki şıkkın dışındaki tercih haklarını kaybetmişe benziyor. Yazar,  gelenekçi yapının dar habitatı içerisinde durağan bir özne olarak (belki özne bile olamayarak) kendi kendini sorgulamaktan bile mahrum; yenilikten korkan, geçici pohpohlama ve övgü diktasının hegemonyasına boyun eğecektir veya tekrara düşerek yavaş yavaş kendi hazin çöküşünü izleyecektir. Çizgisini bulan yazar ise çağın meta tandanslı çekim gücüne, ileri tekniğin ve makinenin kalabalıkları sersemleten hipnozuna karşı kendi geleneğinin orijinalliğini koruyarak sanatını büyük bir metafora dönüştürecektir. Böylelikle su başlarını tutan devlere, çağın insani olmayan yaklaşımlarına ve argümanlarına karşı kafa tutarak sadece geleneksel okur kitlesini değil; sersemletilmiş derin kalabalıkları da kaleminden dökülen pioner, avangart, sarsıcı ve özgün sanatıyla uyaracaktır.

Recep Seyhan’ın ikinciyi tercih edenlerden olduğunu düşünüyoruz ve kendi geleneğinin ağır baskısı altında işinin zor olacağı kanaatindeyiz. Sanırım o da bu durumun farkında. Zaten “İskelede” adlı öyküsü başta olmak üzere birçok hikâyesine[2] az veya çok sinen başkaldırı (Anarşizm olarak da okunabilir) bu durumun ispatı niteliğindedir. Yeri gelmişken M.  Faucaoult’un “Ulu Bir Redd’in tek bir mekânı, başkaldırmanın tek bir ruhu, tüm ayaklanmaların yuvası ve sorgulayıcının katıksız yasası yoktur[3]” ifadesinden hareketle şunu söyleyebiliriz: Başkaldırıyı sadece sokağa, alana, herhangi bir ideolojiye veya “izm”e indirgemek bu noktada bizi Seyhan’ın hikâyelerindeki dik başlılığı bir agresiflik olarak değerlendirme hatasına düşürebilir.

Seyhan, “İskelede” adlı öyküsünde insanın değişmeyen gerçeğini sıradanlaştırmadan bir dönüşüme uğratarak çıkarıyor karşımıza. Bu öyküde de çağın yozlaşmış değerleri tarafından çökertilerek veya ağır bir yenilgiye uğratılarak görünüşte “yok edilen” kahramandan, şuurlu bir özne olarak varoluşa sıçrayan somut ve gerçek kahramana geçişin izleri var. Öyle ki dilin en temel unsuru olan ve kültür taşıyıcılığı misyonunu kaybetmeye başlayan geleneksel “özne”nin çağın yozlaşmış değerlerine çarpıp kendi kendine yabancılaştığı kritik noktada kendi iç dinamizminden ve toplumsal şuuraltında yer alan İslami hassasiyetin ve milli pragmatizmin itelemesiyle deformasyondan sıyrılıp özüne dönmesi ve tarihsel misyonunu tekrar üstlenmesi ve oradan evrensele açılması gibi bir durum söz konusu İskelede’de.

Seyhan’ın bu hikâyesinde imlemek istediğimiz diğer bir husus ise hikâyede yer alan anlam katmanlarındaki fay hareketliliğidir. Burada Seyhan, Nietzscheci bir tavırla “Parçalayın ey gören gözler, kişiler parçalayın eski levhaları parçalayın[4]” nevinden bir cesaretle geleneksel tek anlamlılığa kararlıca saldırıyor ve metinde anlamın sürekli ve kesintisiz olarak çoğalmasına zemin hazırlıyor.

Bu öyküyü seçmemizin temel sebeplerinden biri de; öyküde tınısal bir gizemin ve şizoid bir şüphenin tüm cümlelere sinmesidir. Öyküde anlatıcı-yazar, gelenekteki şuursuzlaştırılmış ve birey olamamış bilinci, mekânsal ve zamansal faşizmden aşırıp bir anlamda onu “yersizyurtsuzlaştırarak[5]” bilinçli ve özgür bir yerli bireye dönüştürmeyi başarmış görünüyor. Seyhan’ın öyküde ustaca başardığını düşündüğümüz bir başka husus ise kahramanı, örtük başkaldırı yoluyla var olan asimetrik sistemden koparmasıdır. Bu tektonik sallantı, hikâye metninin tekrar tekrar okumasıyla açığa çıkabiliyor. F. Guattari ve G. Deleuze’ün kapitalizmi alt edecek yegâne tepkinin şizofreni olduğu ve onun yüceltilmesi gerektiği görüşü[6] baz alındığında anlatıcı-yazar, şizoid bir şüpheyle, sistemin çarklarına karşı iyi mevzilenmiş görünüyor.

Öykü, şu cümlelerle başlıyor:

“Kimse yıllarca görmemiş, kimse farkına varmamış,orada, iskelenin girişinin hemen sağ köşesinde unutulmuştu sanki. Sadece bu da değil; unutanlar onu orada unuttuklarını da unutmuşlardı.”

Çağa spesifik ve ironik bir eleştiri getiren bu öykü, yorumun yorumu olabilecek bir çıkışla devam ediyor: “Unutanlar unuttuklarını da unutmuşlardı.” Yazar, tam da burada, Katmerli bir yozlaşmışlık ve semirmiş bir duyarsızlık diyebileceğimiz bir tespite yer veriyor ve anlamsal grafiği yükseltiyor: “Ayaklar akıyordu hemen önünden; birbirine iltifat eden, telefonla konuşan, konuşurken karşısından gelene son anda çarpmamak için ani bir gerdan kıvırışla savuşup giden, içinden öyküler akan, yüzlerine sirke dökülmüş hareketli ölüler geçiyordu.” Metinde kullanılan dalgınlık, duyarsızlık, boş verme ve savuşup gitme edimleri göz önüne alındığında öyküyle ilgili anlam hareketliliği ve imgesel rölativizm üzerine onlarca kuramsal çözümlemelere gidilebilir. Örneğin mekândaki “hareketli ölülerin” kim olduğu hususu okura bırakılmış durumda. Peki, kimlerdir bu “hareketsiz ölüler”? Birbiri ardına sessizce yıkılan değerler mi; ayartılmış insan toplulukları mı; histerik bir megalomaniyle dikkat çekmeye çalışan ve var olmayan kuru kalabalıklar mı; yoksa Freudyen bir yaklaşımla tüm dürtülerini iltifata ve telefona yansıtarak bastıran cinsel nesneler mi? Onlarca katmana açık bir cümle… Buradan şu sonucu çıkarabiliriz sanırım: Seyhan şabloncu okuru pek hazzetmiyor sanki. O, serazat okurları seviyor gibi…

Çok anlamlılığın, anlam tabakalarının iç içe geçtiği İskelede öyküsüne mikro metin analizi yöntemiyle yaklaştığımızda metindeki cümleler daha da muğlaklaşıyor ve birbiri ardına sıralanan dalgalar gibi okuru bir sonraki anlam dalgasının gizemine yönlendiriyor. Bu anlam denizinin dalgalanması ve anlamın açığa çıkması ise ancak okur tarafından emek isteyen bir kod çözümüyle mümkün görünüyor. Şöyle ki:

Çömelmiş olduğu o köşeden gelip geçenleri seyrediyordu sırtını iskeleye dayamış olarak. Köşeye ilişmemişti de sanki oraya biri gelip yapıştırmıştı onu, orada öyle kımıltısız ve sessiz sadece duruyordu. Gözleri, derin bir kuyunun içinde gizlenmişti sanki; oradan bir türlü seçilemeyen, mahiyeti de bilinmeyen uzak köşelere bakıyordu.”

Sırtını iskeleye dayananın kimliği belli değil. Yazar bize modern bir Bay X sunuyor. İskele burada hangi gerçekliğin imgesidir? İskeleye yaslanan kişi ile iskele arasında nasıl bir kontak vardır? İskele çağın acımasızlığına direnen son doğal kale midir veya yeni değerler üretme anlamında sonsuzluğa açılan bir kapı mıdır? İskele yüksek bina oligarşisinin sindirdiği bir yabanıl mıdır? Yazar bunu belirginleştirmiyor. İskele tam anlamıyla bir son mudur? Deniz/anne imgesi düşünüldüğünde iskelede bekleyen Bay X anne karnına özlem duymakta ve anneye dönüşü yani intiharı mı arzulamaktadır? Bay X; tekniğin cinnetinden kaçmış ve şehri terk etmiş, manevi değerlerin etkisizleştirilmesi ile özne oluşu bile kaybetmiş Cioran gibi bir “Ezeli Mağlup” mudur?[7] Bay X çok mu ümitsizdir; başka çare kalmamış mıdır veya iskele onun için bir mola yeri midir?

Her metnin yazara yönelik bir yüzü de vardır: Seyhan’ın öznelliğini taşıdığını düşündüğümüz Bay X, orada bir nefes alıp kendi kendini yokluyor veya yenilenip güç depoluyor. Bu durumda İskele, -Descartesçı bir sorgulama ile- “öyleyse bir kez daha varım” diyen bir şuurun tekrar çağın acımasız değerleriyle savaşacağı talim yeri midir? Bay X, Seyhan’ın libidosunun psikanalitik uzantısı mıdır diye düşünebiliriz. İskeledeki çıkıntı ve denizin geometrik şekli göz önüne alındığında denizi bir baba figürü olarak değerlendirmek de mümkündür. Bu durumda iskele objesi, kahramanımız için, “ilksel babanın ağır kuşatmasına karşı bir isyan mekânı” mıdır? Yoksa iskele, Lacancı evrensel arzunun en somut nesnesi midir veya öznenin bilinçli denetiminin alt bir katmanı da yazar-anlatıcı, kahramanın agresifliğini orada bir başkaldırıya mı dönüştürmüştür? Yoksa şairin dediği gibi “artık demir almak günü çoktan gelmiş” de Bay X meçhule açılmanın amir hükmünü mü imzalamaktadır orada? Geçelim…

“Dikkatle bakarsanız bir yere bakıp bakmadığından da emin olamıyordunuz, hatta eğilip yerinde inceleme yapmazsanız bir gözleri olup olmadığını kestirmek de zordu” diyor anlatıcı. Bay X belki de koca bir medeniyetin herhangiliğe dönüşümünü ve kendi tarihsel mirasına karşı gözlerinin kör olmasını ve mekân-zaman düzleminde var olan reddimirası imgeliyor bize.

Metin ilerledikçe anlam katmanları, sarmal ve diyalektik bir zeminde daha da derinleşiyor: “Asker postalına benzeyen ayakkabılarına bakıyordu uzun uzun; sonra ayakkabının gevşemiş bağcıkları ile oynuyordu” cümlesinde; yazarın, anti-Osmanlıcı, jakoben söylemlere bir reddiye gönderdiğini ya da; kendisiyle yapılan söyleşilerden 28 Şubat sürecinde yaşadığını bildiğimiz[8] travmatik mağduriyetin izlerini seziyoruz. Buradan bakıldığında, kahramanın asker postalı giymesini, bir güç istemi ya da “cellâdına âşıklık” psikolojisinin dışavurumu olarak da düşünmek mümkün ise de; postalın bağcıklarının gevşek olması, anlatıcının tarihsel bakışının kendisine kazandırdığı vicdani duruşun bir simgesi olarak çıkıyor karşımıza. Buradan bakınca, Seyhan’ın kendisini mağdur edenlere karşı, onlarla el sıkışmayı düşünecek bir merhametin izdüşümleri olarak okumak da mümkün; hatta Yunusvari bir “Dövene elsiz gerek/sövene dilsiz gerek” dervişlik imlerinin bulgusuna da rastlamak mümkün.

Baktığı yerde mor salılar, benzi atmış cumartesiler geçiyordu,” ifadelerinde; kahramanın ayakkabılarının bağcıklarına düğümlenen evrensel merhamet bir kez daha karşımıza çıkıyor. Fakat burada, anlatıcının, toplumun arkeolojisinde çok önemli bir yer tutan “cuma”yı atlayarak ‘cumartesi’ne gitmesi Seyhan’ın ontolojik ürpertileri olarak çıkıyor karşımıza. Şöyle ki; Seyhan’ın “Ayna’nın hükümranlığından sıyrılıp Başka’sını anlama ve ötekiyle empati kurma[9] insicamının tetiklemesiyle yazarın kendi mazlumiyetiyle özdeşleştirdiğini düşündüğümüz dönemin Cumartesi Annelerine bir sahip çıkma duyarlılığı olarak da okunabilir. Bu yorumumuz yazarın Müslüman duyarlılığına da uygundur. Yine Augsburg Notları’ndan anladığımıza göre kendisine zulüm bir Salı günü tebliğ edilmiş ve dönüşü de bir cumartesi günü gerçekleşmiştir. Burada da bastırılmış korkunun etkisiyle anlatımın derin bir ürpertiye dönüştüğünü görüyoruz.

O dönemde tavrın korkulu ve bedel isteyen bir hamle olduğu düşünüldüğünde öykünün kahramanının eylemi bir başkaldırıya dönüşüyor:“Bir anda kanatlarını çırpıp hareketlenen çevik bir kartal gibi yekindi ve ayağa kalktı.” Başkaldırı, kontrol edilebilir bir düzeyde ilerliyor:“Kendisine iyice yaklaştığı anlaşılan tehlikeye doğru saldırıya geçecek gibi ileri atıldı fakat saldırmadı. Sadece kendisinin gördüğü boşluktaki “yok” yakasını toplar gibi ellerini yukarıdan kavuşturdu ve dişlerinin arasından ‘Sen benim kim olduğumu biliyor musun lan !’ diye bağırdı.”

Öyküde şizoid şüphenin bir arketipe dönüştüğü bu aşamada “Lan!” diye bağırıyor Bay X ve bu bağırışla da açık-argo yapıları örtük ideal söylemlere ve anlamlara dönüştürmeye başlıyor. Metnin bu noktasında Bay X, modernizmin yakasına yapışan kadim bir geleneğin buharlaşmaya başlayan geleneksel tepkisini ortaya koyuyor. Bu tavır, kapitalizmi protestonun ta kendisi oluyor sanki:

Sen benim kim olduğumu biliyor musun lan?
Lan: Geleneğe saldıran her şey.
Sen benim kim olduğumu biliyor musun lan?
Lan: Babaya isyanın amaçsız sesi.
Sen benim kim olduğumu biliyor musun lan?
Lan: Bastırılmış cinsellik.
Sen benim kim olduğumu biliyor musun lan?
Lan: Yazarın özne olmaya yeltenen bir bireyi.
Sen benim kim olduğumu biliyor musun lan?
Lan: Seyhan’ ı Almanya’da da rahat bırakmayan “büyük abi ya da muktedir”.
Sen benim kim olduğumu biliyor musun lan?
Lan: Yazardaki “narsizmin” açığa çıkması
Lan: Modern öncesinin bozulan büyüsü
Lan: Hegel’in ifadesiyle “Efendinin ölümüyle kölelerin başka bir köle tarafından kumanda edilmesi”ne gösterilen asil tepki.
Nihayet yazarın kimliğinden şu sonuca da ulaşabiliriz:“Lan”: “Ey insanlar! Bütün yeryüzündeki nimetlerimden helal olmak, temiz olmak şartıyla yiyin. Fakat şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o size belli bir düşmandır. 82/168”[10] ayetini hatırına getiren bir şuurun Allah’a sığınışı ve Şeytana reddiyesi.
Kavga devam ediyor. Burada yazar, anlam tabakalarını ustalıkla iç içe geçiriyor ve okuru bu yönde çoklu düşünmeye davet ediyor: “Dolayısıyla oradan geçen bir iki kişi dışında kimse onun bu bağırışını duymadı ve ‘Yok’ ile kavgasını ayırma girişimi de olmadı. “Yok” olan kahraman neyin nesi, ne adına, kim adına bizi meşgul ediyor? Bu da okura  bırakılmış; okur Yok’a veya Bay X’e istediği anlamı yükleyebilir: “Sayın Yok = sonsuz anlam” diyebilir. Bu noktada, Bay Yok, okurun emir eri biçiminde bir öznel var’a dönüşüyor. Bu durumda hikâyenin ”öznel var”ı ile “öznel yok”unun kavgasında Bay Yok başkaldırı tarafında duruyor.
Metnin kahramanı bu sefer: “Ben adamı lime lime doğrar, sonra parçalarını martılara yem ederim lan !” diye yükleniyor diğer kahramana doğru. Bu noktada ise tektonik sallantı zirveyi tamamlayarak hafifliyor ve artçı şoklar başlıyor. Bunu şöyle ifade ediyor anlatıcı: “Bu sırada, ses tonunu düşürerek, beni istediği zaman kullanabileceği bir eşya sanıyor, diye sokurdandı”.
Kahramanımız zayıf düşmeseydi keşke; insanlık adına tercihte bulunduğu, evrensel iyi adına çıkışta bulunduğu bu arzuyu daha da yükseklere çıkarabilseydi diye düşünemeden edemiyorsunuz. Fakat olmuyor ve Bay X’in “yok” olan başkaldırısı, evrensel iyi olan ve ahlakı da yüceltecek olan başkaldırı, sıradan bir bakışa dönüşüyor. Öykünün, yazara yönelik bu son aşamasında yazarın kahramanlarını yok etmesinden “eve dönmesinden” hareketle şunu düşünüyoruz: Yorumumuz doğruysa Seyhan, yenilgiyi kabul etmiş fakat sözünü de söyleyip geri çekilmiştir.  “Tekme savurduğu boşluktaki o ‘yok’ da yoktu; ikisi de kaybolmuşlardı.” cümleleri ise bize zamanı ve dünyayı özetliyor. Ancak buna rağmen bu öyküde Seyhan’da var olan yazarlık sezgisi ve öngörüsü metindeki çokanlamlılıkla birleşince okura ciddi bakış açıları kazandıracak bir şölene dönüşüyor.

Anlaşılan Seyhan yukarıda bahsettiğimiz o geri çekildiği noktadan tek başına ve kaygılı bir şekilde derin ufukları izlemeye yeri ve zamanı geldiğinde ufuklarda olan bitenleri okurlarıyla paylaşmaya devam edecek… (İLGİLİ ÖYKÜ BU SAYFANIN SONUNDADIR)


[1] R. Barthes, F. Saussure, F. Guattari, G. Deleuze, J. Derrida, M. Faucault, U. Eco, I. Calvino…
2] Gece İzleri, Hunfesin Topakları, Cümle, Dağ Öyküleri, Güneşin Doğduğu Yerde, Azazil’in Kapısında vb…[3] Michel Foucault, Cinselliğin Tarihi, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 2015
[4] F. Nietzsche, Böyle Söyledi Zerdüşt, s. 226 İthaki Yayınları 11, İstanbul 2012
[5] Gilles Deluze, İki Delilik Rejimi, Bağlam Yayıncılık, İstanbul 2009
6] G. Deleuze, F. Guattari, Anti Ödipus Kapitalizm ve Şizofreni 1,Bilim ve Sosyalizm Yayınları, İstanbul 2012
[7] 7. E. M. Cioran, Ezeli Mağlup, Metis Yayıncılık, İstanbul 2007
8] Çöp Kovasındaki Resimler (Augsburg Notları), İncir Yayıncılık, Kayseri, 2017, s. 225, 236,
[9] Emmanuel Levinas, Fikir Mimarları Dizisi, s.7, Say Yayınları, İstanbul,2012
10] Bakara Suresi, 168.Ayet.
►Bu yazı Türk Edebiyatı dergisinde yayımlanmıştır. Kaynak► Türk Edebiyatı,  Kasım 2018, sayı 541, sayfa 76-80

İSKELEDE
Kimse yıllarca görmemiş, kimse farkına varmamış, orada, iskelenin girişinin hemen sağ köşesinde unutulmuştu sanki. Sadece bu da değil; unutanlar onu orada unuttuklarını da unutmuşlardı.
Ayaklar akıyordu hemen önünden; birbirine iltifat eden, telefonla konuşan, konuşurken karşısından gelene son anda çarpmamak için ani bir gerdan kıvırışla savuşup giden, içinden öyküler akan, yüzlerine sirke dökülmüş hareketli ölüler geçiyordu…
Çömelmiş olduğu o köşeden gelip geçenleri izliyordu sırtını iskeleye dayamış olarak.
Köşeye ilişmemişti de sanki oraya biri gelip yapıştırmıştı onu, orada öyle kımıltısız ve sessiz sadece duruyordu.
Gözleri, derin bir kuyunun içinde gizlenmişti sanki oradan; bir türlü seçilemeyen, mahiyeti de bilinmeyen uzak köşelere bakıyordu.
Dikkatle bakarsanız bir yere bakıp bakmadığından da emin olamıyordunuz, hatta eğilip yerinde inceleme yapmazsanız bir gözleri olup olmadığını kestirmek de zordu.
Bakışlarını uzaklardan çektiğinde asker postalına benzeyen ayakkabılarına bakıyordu uzun uzun; sonra ayakkabının gevşemiş bağcıkları ile oynuyordu.
Düşündüm ki baktığı yerden mor salılar, benzi atmış cumartesiler geçiyordu, ayakkabının bağcıklarına dolaşıp kalan saatler, gözlerinin feri çekilmiş zamanlar, bulutları yerinde donmuş bir gökyüzü; sonra sararmış ikindiler, lambaları yanmayan akşamlar geçiyordu; görülüp unutulmuş rüyalar, düşlenmiş gelecek zamanlar, sonra bir türlü gelmeyen o zamanlarda kullanılamayan tasavvurlar geçiyordu.
Paltodan bozma kaban görünümlü uzun ceketi is pas içindeydi ve uzun, dağınık, siyah saçları yağır bağlamıştı.
Bir anda kanatlarını çırpıp hareketlenen çevik bir kartal gibi yekindi ve hışımla ayağa kalktı. Kendisine iyice yaklaştığı anlaşılan tehlikeye doğru saldırıya geçecek gibi ileri atıldı fakat saldırmadı. Sadece kendisinin gördüğü boşluktaki yok’un yakasını toplar gibi ellerini yukarıdan kavuşturdu ve dişlerinin arasından  “sen benim kim olduğumu biliyor musun lan?” diye bağırdı.
Onun oradaki varlığını ilk kez görenler, kavga tonunda çıkan bu sesten tarafa, kaygı verici bir bakışla, mahalline yönelir gibi değil de rüzgârın çatıdan düşürdüğü bir çangala ya da her nasılsa oraya savrulup tıngırdayan bir atık eşyaya bakar gibi anlık bir göz kaymasıyla baktılar. Esasen, bakanların bakışı da sesin geldiği yere odaklanacak düzeyde bir bakış değildi.
Dolayısıyla oradan geçen -bir iki kişi dışında- kimse onun bu bağırışını duymadı ve ‘yok’ ile kavgasını ayırma girişimi de olmadı.
“Ben adamı lime lime doğrar, sonra parçalarını martılara yem ederim lan” diye kükredi bu kez yok’a doğru.
Yerinde efelenerek şöyle bir esnedi; sonra birkaç adım ileri çıktı ve sunturlu bir küfür eşliğinde yok’a doğru bir tekme daha savurdu.
O sırada sıradaki hamleler için gerilmiş bir yay gibi her an tetik durumdaydı.
Öyle bir süre bağırıp çağırdı, sonra geri yerine döndü ve çömeldi tekrar.
Bu sırada, ses tonunu düşürerek, beni istediği zaman kullanabileceği bir eşya sanıyor, diye sokurdandı.
Yok’a olan öfkesini bir süre bakışlarıyla sürdürdü oradan; sonra az önceki derin suskunluğuna gömüldü.
Kısa bir meşguliyetim oldu o arada, sonra baktım ki yerinde yok.