AYANE SÖYLEŞİLERİ I, II (1990-2016)

AYANE SÖYLEŞİLERİ* I,II (1990-2016) Sanatçılarımızla Konuşmalar:  RECEP SEYHAN
Aşağıdaki söyleşi, 26 yıl arayla aynı sorulara verilen cevaplardan oluşmuştur. Ayane Dergisi a. Ömer Erdoğan
Sayın Recep Seyhan, yaşamınızı ve öykü serüveninizi kısaca anlatır mısınız?-1954 Amasya doğumluyum. İstanbul Eğitim Enstitüsü Türkçe bölümü mezunuyum. Hayatımın ciddi bir serüveni olduğunu sanmıyorum. Hikâyeciliğimin serüveni 1970’lere dayanıyor. O yıllarda bir gazetenin düzenlediği bir hikâye yarışmasına katılmıştım. Hisar ve Türk Edebiyatı dergisini düzenli olarak takip ediyordum. Orta 2 veya 3’teydim. Bu ilk hikâyemi tek nüsha yazıp göndermiştim. Finale kalmıştı. Adı ”Beyaz Apartman”dı. Sonrasını izleyemedim. Hikâye de kayboldu. Hikâye ile ciddi olarak 1977’lerden sonra ilgilendim. Edebiyat dergilerinde 1978’lerden sonra göründüm. Bu oluşumda Ahmet Kabaklı ile Sevinç Çokum’un ilgilerini, rahmetli Zarifoğlu’nun fırçalı kamçılarını şükranla anmalıyım. Sırasıyla Meş’ale, Türk Edebiyatı, Mavera, Aylık Dergi ve Ayane’de bugüne kadar toplam 18 parça hikâyem yayımlandı. 1984 yılında Erdem Bayazit ile kitaplaşmak üzere baskıya hazırladık. O ara Mavera İstanbul’a taşındı, el değiştirdi. Sanata uzak ellere teslim edildi Mavera. Neyse karıştırmayalım, kendi imkânlarımla da bastırmam mümkün olmadı. Öylece kaldı.

  • Yaşamınızda öykünün yeri nedir?

-Hayatın akışı bir hikâyedir zaten. Yolda yürürken, şehir içinde, kaldırımda, sahilde, kırda, arazide yalnız başıma kalınca, şehirlerarası yolculukta, bir şiiri okuduktan sonra, bir mevsimin başlangıcında, pencereden dışarıyı, doğayı seyrederken, bir şarkıyı dinlerken veya bir filmin estetik sahnesinin ardından kafamda bir hikâyenin ayrıntıları geçit yapar. İzleyebildiğim dergilerde okuduğum ilk kısım hikâye ve şiirlerdir. Hikâyeyi o an yazmaya oturup fırsat bulamazsam kafamda gezdirdiğim olur. Tabir caizse kafamda kuluçkaya yatar hikâye. Çıkış zamanı gelince kapıyı tıktıklar ”yaz” der, oturup yazarım.
Son yıllarda hikâye ile arama belirgin bir mesafe girdi. Bunda hikâyelerimin kitaplaşmamasının da önemli payı var. Yine de hikâyeden ayrı ve uzak değilim. Olamam da. Hikâyenin dili ile tanışıklığım sürdüğü müddetçe bu böyle olur.

  • Kendinizi türk öykücülük geleneğinde nereye bağlıyorsunuz?

-Türk hikâyeciliğinin sistematik bir geleneği var mı? Kendi payıma herhangi bir gelenek çatısı altında hikâye yazmak gibi bir düşünceden yola çıkmadım. Eğer yazdığım hikâyeler konunun araştırıcıları tarafından, eleştirmenlerce bir çatı altında değerlendirmeye alınırsa bu benim dışımda bir yaklaşım olur. Öyle ya, falanın hikâyelerini filan geleneğe, filanınkini falan geleneğe bağlarken hangi ölçütten yola çıkacağız? Hikâyecinin üslubundan mı, beslendiği kaynaklardan mı, (bu kaynakların hangisinden) hikâyelerin içeriğinden mi, yazarın dünya bakış açısından mı? Bu tür sınıflamaların yapay olacağını düşünüyorum.

  • Sizce içinde yaşadığımız toplum öyküye yakın bir toplum mudur?

-Şiirin ve hikâyenin ciddi sıkıntıları var. Öykücü karaborsa, Eminönü veya Kızılay Meydanı’nda yüksekçe bir yere çıkıp (Hoca’nın gün gözü fanusla adam aradığı gibi) bir anonsta bulunsanız, hikâye öykücüsü isteseniz, akşama kadar bunu sürdürseniz kaç kişi bulursunuz. Aynı tonda ”kazı kazan” diye bağırsanız ve MP’nin 1 trilyon verdiğini duyursanız olanca insan başınıza yığılır. Böyle bir toplumda siz zamanın Çehov’u olsanız ne yazarsınız? Toplum olarak sanata ve kültüre gerekli ilgiyi gösterdiğimiz, ona hakkını verdiğimiz gün (ki o gün kalkınmış ve ilerlemiş oluruz zaten) verilen örnekler yerini bulacak, sanatçı yalnızlığa sürüklenmeyecektir.

  • Günümüzde yazılan öyküyü nasıl değerlendiriyorsunuz?

-Gününmüz öykücüleri arasında Rasim Özdenören unutulmaz örnekler vermiştir. Bence Mor Sinekler tek başına Rasim Bey’i hikâyeci yapardı. Mustafa Kutlu, Sevinç Çokum ve Tomris Uyar’ın bazı hikâyeleri, Nezihe Meriç’ten unutulmaz örnekler var. Bu saydıklarımın dışındakileri yok saymıyorum. (Bu ”yok sayma” ayrı bir yazı ve inceleme konusu). Hikâye diye yazılan bazı örnekler de var ki, güya kişinin iç çatışmalarını ironik betimlemelerle vermeye çalışan anlatıcı, sonuçta yazdığı hikâyenin ağır bir depresyon geçirdiğini, komalık olduğunu fark edemiyor. Aynı anlama gelen cümleyi 15-20 defa değişik kuruluşla tekrar ettiğini göremiyor. Hem de bunu aynı sayfada yapıyor. İsim vermek istemiyorum. Bir değil birkaç örnek verebilirim. Bir de hikâyenin akıbeti var tabi. Güncel olay ve kaygılardan doğan hikâyeler var ki, ölü doğuyor genelde bu tür hikâyeler. Bu bağlamda hikâyeciliğimizin ciddi bir eleştiriden mahrum bulunduğunu düşünüyorum. Mehmet Kaplan’ın kitabı da olmasaydı bu sahada yazılmış bir eser bile bulunmayacaktı. Dergilerde çıkan tek tük eleştiriler yetersiz. Bu yazar ve yazmakta olan hikâyeciler için iç açıcı bir durum değil. Ortada okuyan bir eleştirmen olmayınca herkes en iyi hikâyecinin kendisi olduğunu düşünüyor. Hikâye eleştirmeni diye gösterebileceğimiz bir adam var mı? Ara sıra dergilerde görülen yankısız seslenmelerin dönüşlü bir eylemin işlevinden öte gitmediğini düşünüyorum. Sıkıntı biraz da (yukarıda kısaca değindiğim gibi) başkalarını yok sayma sığlığından kaynaklanıyor. Buna eleştirmenin (mevcudun) iyi bir okuyucu olmayışını, yapılan işin danışıklı sipariş olduğunu da eklerseniz konu daha iyi anlaşılır. Hikâye her şey den önce kadirşinas bir dosttan mahrum. Hangi hikâyeci emeğinin karşılığını görmüş. Edebiyatımıza özgün örnekler verdiğini fark edemediğimiz Rasim Özdenören niçin yazmıyor artık? Budana budana çıplaklaşan tepelere (yüksek de olsa) yağmurun eskisi gibi yağması beklenmemelidir. Yayıncı hikâyenin satılmaması kaygısıyla hikâye basmıyor. ”Hikâye karın doyurmuyor” bir yazarımızın deyişiyle. Okuyucunun ilgi alanı hikâye aleyhine değişiyor, değişime adeta zorlanıyor. Okumamaya, seyretmeye zorlanıyor. Hikâyecinin bürokrasi ile de arası açık. Hangi hikâyeci (sırf hikâyeci olduğu için ama) senfoni orkestrası şefleri kadar, bale sanatçıları kadar itibar görüyor yukarı kademelerde? Konunun ”içi oyuk” derdi büyük, iyisi mi burada bitirelim.
_______________________________
(*) Ayane Dergisi sayı 26, Şubat, 1990)

 


AYANE SÖYLEŞİLERİ*II ( 2016)  (26 yıl sonra)

  • Sayın Recep Seyhan, yaşamınızı ve öykü serüveninizi kısaca anlatır mısınız?

Öncelikle belirteyim; yirmi küsur yıl sonra bu konuda aynı sorulara ne cevap verdiğimizin belirlenmesi açısından bu söyleşi heyecan verici oldu benim için.  Maksadın hâsıl olmasına matuf olarak bir kopyaya mahal olmaması için cevap metnini yazarken önceki cevaplara bakmadım.

Bizim kültürümüz şifahî, yani sözlü bir kültürdür; edebiyatımızın ilk örnekleri anlatılar üzerine bina edilmiştir. Bu anlatıların elbette bir anlatıcıları da vardı ki onların gezgin olanlarına meddah, diğerlerine nakkal (nakledici) kıssahan, masalcı gibi adlar verilirdi.  Benim de bir kıssahan’ım vardı. Üzerimde büyük emeği olan ve bunu her fırsatta dile getirdiğim büyük annem bana masallar hikâyeler anlatırdı. Hatta onu Kadınge öyküsüyle ebedileştirdim. Kendimde öykü anlatma damarını sinemada keşfettim. Sanat değeri olan filmlerden söz ediyorum. Çocukluğumuzun büyülü dünyası olan sinemadan çıkıp eve gelince izlediğim filmdeki dramlara benzeyen dramlar kurgulardım ve zihnimde olaylar anlatırdım. Bir gazetemize Apartman adında bir hikâye yazıp gönderdim. Finale kalmıştı o hikâye. Sonra gazeteyi takip edemedim, hikâye de kayboldu. İstanbul’da üniversiteye, okumak için gelince Türk edebiyatı dergisiyle temas kurdum. Başka bir vesileyle anlatmıştım; Ahmet Kabaklı ve Sevinç Çokum bendeki hikâye anlatma damarını ilk keşfeden insanlardır. Sevinç Çokum’un teşvikleriyle ilk hikâyemi yazdım. Söğütlü Dere adındaki o öykü dergide çıktı. Daha sonraları Yeni Devir gazetesi üzerinden Mavera’yı keşfettim. Cahit Zarifoğlu, Rasim, Erdem, Akif abilerle tanıştım. Zarifoğlu’nun beni yazmaya kışkırtan kamçıları ile dergiye hikâyeler yazıp gönderdim; hikâyeci olduğuma ben de inandım artık.

Derken öykülerimiz, Mehmet ve Ömer Erdoğan’ın özel çabalarıyla 1990’da Ayane’den çıktı. 1995’te “meb” kitabın ikinci baskısını yaptı; fakat baskısı çok kötü ve tashihsiz çıktı. Bana haber bile vermediler. Bu arada yurt dışı göreve gittim. Kısa süren o görev nedeniyle ailece mağdur edildim. 28 Şubat döneminde başlayan süreç yıllarca sürdü; mezun olduğum lise yıllar sonra önüme engel olarak kondu. Çocuklarımın öğrenim hayatları da aynı yıl sona erdirildi. Yıllarca mahkeme kapılarında süründüm; hukuki haklarımı hâla alamadım. Bu konunun hikâyeyle ilgisi şu: İdari görev sürecinden başlayarak bu fetret döneminde seri hikâye yazamadım. Böyle angarya işler önümü kesti; ama bu süreçte hep yazılacak hikâyelerin notlarını alıyordum. Sonra o notları birleştirerek kitaplaştırdım; 2013’te Okur Kitaplığı’ndan Güneşin Doğduğu Yerde çıktı. Bu kitabımız aynı yıl “Eskader, yılın hikâye kitabı” ödülünü aldı. Ardından 2015 başlarında ilk kitabımızın üçüncü baskısı ile üçüncü öykü kitabımız Azazil’in Kapısında Bilge Kültür Sanat’tan çıktı. Bu arada 5 yıl Osmanlı kültürü ve Türkçesiyle özel ilgilendim. Osmanlıcadan yazı çeviri olarak Hatem Tayî Hikâyesi’ni yayına hazırladım; bu çalışmamız da bu yıl (2015) Bilge Kültür’den çıkacak.

  • Yaşamınızda öykünün yeri nedir?

Bu sorunun cevabı yukarının devamı niteliğinde olacak: Çok sonraları anladım ki hayatın her karesi bir hikâyedir; yaşadığımız her fragmanda bir hikâye akıyor. Ben bir hikâye yazmadığım demlerde de kafamda hep hikâyeler akıyor, o karelerde geçen olay, durum, anlık hayaller, sözler oluyor. Bunlar o anda da yaşanmış olabiliyor çok önceleri yaşanıp da benim aklıma o anda düşmüş olabiliyor. Sonra ben bunları ya o anda ya da daha sonra (elbette işlemek üzere) kayda alıyorum. Meselâ zaman kavramından bir dem bile ilgisini koparmayan büyük amcam saati yanında değilse “vakit oldu mu” derdi; büyük annem evrensel çağrıyı duyamaz hâle gelince “ezan okundu mu” derdi sıklıkla. Bunlar bir hikâyede kullanılacak muazzam bir imgedir ve kullandım tabii. Dolayısıyla hayatımda öykü hep var olagelmektedir.

  • Kendinizi Türk öykücülük geleneğinde nereye bağlıyorsunuz?

Türk öykücülüğünün bir geleneği varsa (ki vardır herhâlde) onun veya onların bir adı da olmalı. Geleneksel Türk hikâyesi ile modern hikâye arasında bir yerde durduğumuzu söylemişti bir hikâye editörümüz. Bilemiyorum; bir başkası modern hikâye ile postmodern öykü arasında bir yere de yerleştirebilir. Bu eleştirmenlerin taktirinde olan bir değerlendirmedir. Bu konularda yayayım biraz, musannif tarafım zayıftır; bilmiyorum neredeyim? Öte yanda bu konuda benim bir şey söz söylemem ukalalığı aşıp ‘ükelalığa’ girebilir. Konuyu ikinci ve üçüncü tekil şahısların değerlendirmesi gerekir diye düşünüyorum.

  • Sizce içinde yaşadığımız toplum öyküye yakın bir toplum mudur?

İçinde yaşadığımız toplumun, yaşama biçimiyle, davranış kalıplarıyla, söz ve tutumlarıyla, hayata bakış açısıyla, duruşuyla, tercihleriyle bir öykücüye öyküler ilham etmediğini söylemek bu topluma haksızlık olur herhâlde; fakat toplumun kendisinin hikâye sanatıyla bire bir ilgisini soruyorsanız burada durum biraz farklılaşır: Bunu biraz açayım: Bu toplum türküyü sever ve söyler de; fakat onların çoğu İbrahim Tatlıses’in Ayağında Kundura’dan sonra bir daha türkü söylemediğini bilmez; türkünün bizim ölümsüz bir kültür hazinemiz olduğunun da farkında değildir. 1940-90 arasında kültürel varlıklarımız yağma edildi ve bu toplumun umurunda olmadı; tarihi mekânların, sebillerin, çeşmelerin mermer parçalarını inşaatında köşe taşı olarak kullanan adamların umurunda olmaz hikâye. Test edilmiştir; edebiyatın ve sanatın bütün şubeleri seçkincidir, dolayısıyla sanatçı da seçkinci adamdır. Buradan çıkan sonuç: ‘Sanat toplum için’ icra edilemeyecek kadar yukarıdadır ve iyi ki de öyledir.

  • Günümüzde yazılan öyküyü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Günümüzde öykü, iyi bir noktada bizce. Yanılmıyorsam yılda ortalama 100 civarında öykü kitabı yayımlanıyor; fakat hikâye hâlâ yeterli eleştirmene sahip değil. Bir kımıldama, gelişme varsa da bu konu Türk hikâyeciliğinin bir sorunu olarak yerini koruyor maalesef. Semih Gümüş, Ömer Lekesiz, Ömer Türkeş, Kemal Gündüzalp, Necip Tosun, Alim Kahraman, Funda Özsoy Erdoğan gibi eleştirmenler kazandıysa da öykücülüğümüzün bu alanda ihtiyacı karşılanmış değil. Bu arada çok iyi bir eleştirmen kazandı edebiyat: Mehmet Erdoğan. Ülke’den çıkan Eleştiri Denemeleri’ni keyifle okudum. Ne ki Erdoğan’ın hikâye eleştirilerine de yönelmesi hâlinde hikâyeciliğimiz çok şey kazanacaktır. Erdoğan’ın ikinci kitabında bunu görmek istediğimizi bir dilek olarak belirtelim. Bir de (Bejan Matur’ın yöreden derlediği tahlile dayalı anlatımları (Dağın Ardına Bakmak), Murat Uyurkulak (Tol ve Har) ve Mehmet Uzun’un romanlarını paranteze alırsak Kürt kökenli hikâyecilerin örselenen o coğrafyada yaşanan hikâyeleri ete kemiğe bürünür kılmalarını önemsiyorum ve umuyorum şahsen. Bunların edebiyatımıza girmesi gerek. Bu isimleri “günümüzün hikâyecileri” bağlamında anmış değilim. Ülkemizin doğu-güneydoğu yakası hikâye ambarıdır ve bunun edebiyata aktarılması bağlamında söylüyorum. Günümüzde öykü altın çağını yaşıyor. Eskilere bir gayret geldi,  genç öykücüler de harıl harıl yazıyorlar. Ayrıntıya girmeyeyim; bir ismi unuturuz ve alınganlıklar olur. Günümüz öyküsü 1990’larla kıyaslanamayacak ölçüde ileridedir. Bir kere anlatım imkânları çok çeşitlenmiş bulunuyor. Hikâye yerini öyküye bırakmaya hazırlanıyor. Öykü de neredeyse bağımsızlığını ilan ederek kendisine özerk bir alan açmaya çalışıyor. Öte yanda kısa öykü salgını var, her salgın gibi bu da yaz yağmuru gibi gelip geçecek; ilgi alanımda değil. Postmodern denilen merkezin parçalanması ya da kahramanların flûlaşması, belirsizliklerin belirgin duruma geçme eğilimleri ya da başka metinlerden veya alıntılardan öyküye girintilemeler, öykü içine öykü girmesi vb durumların karşılığı, günümüz hikâyesinde daha somut görülüyor. Hasan Ali Toptaş’la belirgin hâle gelen bu tarzın ilgi alanımda olduğunu söyleyeceğim.

_________________________________________________

(*) Hzl. Ömer Erdoğan, Ayane Söyleşileri, Cümle Yayınları, 2016, Ankara