R. SEYHAN İLE BANA HİKÂYE ANLAT-ma, ÖYKÜ ve ÖYKÜCÜLÜĞÜMÜZ – İsmail TURAN

Söyleşen:  Turan İSMAİL
1- Öncelikle, Bana Hikâye Anlat-ma adlı çalışmanızla edebiyatımızın önemli bir eser kazandığını düşünüyorum. Böyle “özgün” çalışmalara çok ihtiyacımız var. Söyleşimize şu soruyla başlamak isterim, 2013’ün ilk aylarında Beşir Ayvazoğlu’nun Türk Edebiyatı’nın özel sayısı için Necip Fazıl hakkında bir çalışma (öykü)  istediğinde zorlanmadınız mı? Siz de takdir edersiniz ki öykü ısmarlama yazılamıyor. Bir sancı geçirmek lazım, kalemi eline alıp yazmaya başlayabilmek için.

Bir vesileyle değinmiştim: “Bugün bir hikâye yazayım” diye oturulmaz. Hikâye malzemeleriyle gelir ve beni yaz der. Siz de oturur yazarsınız. Bu, en azından bende böyle. Öykünün taleple yazılmadığını bilen bir yazar nasıl yazdı bu öyküyü diye sorulabilir ve sorulmalıdır. Orada çok farklı bir şey oldu. Beşir Bey benden öykü talebinde bulunmadı; bir yazı, bir çalışma beklediklerini söyledi. Orada genel bir çerçeve vardı. Biz ise konuyu özelleştirdik ve bir alan belirledik.  O alana girince de kendimizi bir öykünün kuramı içinde bulduk. Bu her zaman böyle olmaz elbette. Bu şuna benziyor: Ceviz dökmeye gidiyorsunuz fakat bakıyorsunuz ki bahçenizde döngellerin zamanı gelmiş. İlki bekleyebilir ama ikincisi fazla bekleyemez. Onu öne alıyorsunuz. Bunun gibi bir şey. Konuya dönersek; orada gördüm ki kahramanın hayatı -yaşanmışları dâhil- nerdeyse kurmaca bir dünyadan ibaretti. Azazil’in Kapısında öyküsünü yazmadan önce iki süreç yaşandı: İlki, öykünün bir hafta sancısını çektim. İkincisi, o alandaki kitapları -bazılarını yeniden- okudum. Öykünün hikâyesini ve kuramını içselleştirdikten sonra yazmam kolay oldu.

2- Her öykünün bir sancı dönemi vardır. Yukarıda da bundan dem vurduk. Sizin yazdığınız kitaplar içerisinde sizi çok yoran bir çalışmanız var mı?

Çalıştığım kitaplar içinde beni en çok yoran iki kitap var tabii: Biri Osmanlı Türkçesinden yazı çeviri olan Hatem Tayî Hikâyeleri. Bu kitaptan piyasada bir çeviri daha vardı; fakat o çeviride müellifin üslubu da metnin ruhu da uçmuştu. Oysa bu iki nokta yazı çeviride bizce çok önemliydi. Bunları korumalıyım dedim. Benzeri gibi olacaksa aynı alanda iki çalışmaya gerek yoktu. Bu düşünce ile esere hem matbu baskısından hem de taş baskısından karşılaştırmalı çalıştım. Erbabı bilir; bu çetin bir iştir. Aldığı zamanı görünce bu işe girdiğime bir ara pişman bile oldum; fakat cehdettim ve tamamladım. Eski Türkçeye vâkıf olanların ilk yorumları hedefe ulaştığımızı işaret etti ve mutlu oldum. İkincisi de analitik-psikanalitik tahlilleri muhtevi Bana Hikâye Anlat-ma çalışmasıdır. Giriştiğim iş, araştırmayı ve akademik bir disiplini gerektiren bir işti. İkincisi; yapacağım çalışma piyasada bol örneği bulunan ‘değini’lerden ve ‘tespit’ çalışmalarından farklı olmalıydı; fakat sırf bu gerekçe ile de yola çıkılamazdı. Üçüncüsü, mevcut okumalarımın yeterli olmadığını gördüm ve eve kapanıp felsefe ve psikoloji alanında kitaplar okudum, notlar aldım. Eseri bitirdikten sonra en az altı ay da üzerinde kazı çalışmaları yaptım. En son da bulgularımı güncelledim. Diyelim R. Barthes bir konuda bir şey dediyse -ve ben kitapta ona genelde iltifat ettiysem- bu üçüncü süreçte bunları gözden geçirdim; yani ona balıklama atlamadım. Otto Rank şunu, şunu dedi. İyi de, dediği ne derece doğruydu? Piyasada benim “salama çay” dediğim türden; denetleyici bakıştan uzak, yerini bulup bulmadığına bakmadan, gelişigüzel, (amiyene tabirle) “entel-dantel” havalarında, sırf kendi bakışını tezkiye için V. Woolf’tan, J. P. Sartre’den, şuradan buradan alıntılar yapıldığını gördüm. Bunu yapmayacaktım. Alıntılar elbette olacaktı ama bunu denetleyecektim. Bunun için de dersimize iyi çalışmamız gerekiyordu. Bu sırada kelli felli “bilimsel” etiketli kuramcıların, hermenötik uzmanlarının hatta dilbilimcilerin, çalışma alanlarında gelişigüzel söylenmiş yargılarını tespit ettim.  Bunların bazılarına kitapta yer verdim ve eleştirdim.

3- Öykü için “Başı ve sonu açık metin” derken neyi kastettiniz?

Benim bir belirlemem değil de öykünün doğasında bulunan bir şeydir ucu açıklık. Bununla kastedilen; öykünün (bittikten sonra değil)  “bitirildikten” sonra okuyucunun zihninde devam ediyor olmasıdır. Bu, son dönem öykülerinin bazılarında -öykünün ucu bakımından- okuyucu sayısı kadar farklılık arz eden bir devamdan söz edebiliriz. “Başı ve sonu açık” ifadesinde baş’ın açıklığı hususu bir şart değil de bir gerekirlik olabilir. Bununla, öykünün başında bir hikâyenin varlığının hissedilmesi ama onun metinde atlanmış olmasıdır. Bunun hissedilmesi kâfidir.

4- Son yıllarda, “öykünün gerçeğin karşısında dans ettiği”nden bahsediyorsunuz çalışmanızda. Bunu biraz açıklar mısınız.

Öyle evet. Öykü üç aşama geçirdi: İlki gerçeğe sadakat aşaması. Burada hikâye -masal unsurları katılarak kurmaca hâle gelse de- gerçeğe bağımlıydı. İkincisi, gerçeğin yontulması. Burada öykü, gerçeğin kendisi değilse de onunla sıkı fıkıydı; bir yanıyla gerçeğe muhtaçlığı sürüyordu. Üçüncüsü, gerçeği aşma aşaması. Burada öykü gerçeğe muhtaç değildir artık. Gerçeğin karşısında dans etmekten kastım budur. Kitapta değinmiştim yanılmıyorsam;  öykü çok uzun olmayan bir zamanda hikâyeye karşı özerkliğini ilan edebilir. Böyle bir şansı da, elinde verileri de var öykünün.

5- Siz öykülerinizde kahramanlarınızla gezintiye çıkar mısınız?

Kahramanların kafamda, günlerce, benimle gittiğim her yere gittikleri vakidir. Onlardan çok azının konumlarına veya eylemlerine itiraz ettikleri de olmuştur. Bu itirazlar, öykünün bütünlüğü içinde makul-geçerli bir gerekçeye dayanıyorsa kabul edilmiş değilse edilmemiştir. Kabul edilişlerinde atmosfer yaratmanın ve öyküdeki kurmaca gerçekliğin bazen talep ettiği inandırıcılık unsurunun önemli payları vardır.

6- Öyküde inandırıcılık olmazsa olmaz mıdır?

Bize göre öyküde inandırıcılık çekinceler karşılandığında “olmazsa olmaz” değildir. Fakat şu var: Siz bir masal mı yazıyorsunuz öykü mü? Bu soru bize kazın ayağının hiç de benim temennim veya eğilimim gibi olmadığını da gösteriyor. Bu şu demektir: Öyküde inandırıcılık olacaksa bu, öykünün kendi iç disiplininde ve kurulan atmosferin, gerçekliğin kendi koşulları içinde gerçekleşmelidir. Yani zorlama bir inandırıcılık da değil bu. Kurgunun doğal akışı içinde, metin sizi orada anlatılanların -gerçeğine değil- gerçekliğine götürmüş olmalıdır. Ben yine de odunumun parası diyorum: Bir şartla öyküde inandırıcılık şart değildir. O şart, öykünün çok iyi anlatılmış olmasıdır. Öykü iyi anlatıldığında; içeriden inandırıcılığa ilişkin bir çekince, ne bileyim bir itiraz varsa, bizce bundan vazgeçmiş olur.

7- Öykü anlayışımızda kelime kullanım ve anlam alanı, istediğimiz düzeyde midir?

Bana göre değildir. Shekespeare’nin 60.000 kelimelik bir söz varlığı bulunduğu ve bunlardan en az 5000 kelime ile yazdığı; Fuzûlî’de bu rakamın 6000 civarında olduğu söylenir. 500 hatta 1000 kelimelik bir söz varlığı ile roman veya öykü yazılamaz. Yazılanların akıbeti bellidir. Konunun başka bir boyutu var: Bu dünyadan 50 yıl önce ayrılmış bir yazarımız (Tanpınar) bile anlaşılamıyor ve sadeleştirilmesi akıldan geçiyorsa dile ilişkin derin bir problemimiz var demektir. Devletimizin insanlarına sunduğu kelime hazinesi sefil bir manzara çıkardı karşımıza. Osmanlı Türkçesini milli olmadığı için aşağılayanlar önümüze kuş dili bile koyamadı. 50-100 kelime ile konuşuyor insanlar. Tamam, söz varlığımızla gündelik hayatta kullandığımız kelime sayısı arasında elbette fark olur ama mevcut fark izahı kabil olmayan bir uçurumdur. Milli marşının şairini okuyup anlayamayan bir nesil dünyada sadece bizde vardır. Kelimelere ilişkin müktesebatı zengin yazarlarımız elbette var; ama onlar kendilerine sunulanlarla yetinmeyenlerdir.

Yazarak “Var” Oluyorum
8- Neden yazma gereği duydunuz? Sizin de Sait Faik gibi “Yazmasaydım çıldıracaktım” şeklinde bir süreci yaşadığınız oldu mu?

Yazmak benim var oluşumu ve varlığıma bağışlananları ifade biçimimdir. Var isem ve yaşıyorsam bunu duyurmam gerekir. Duyurmak, paylaşmaktır. Paylaşmak bana bağışlananların şükür edasıdır. Bunu şöyle açıklayabilirim: Bir beşer olarak Tanrı’nın nefesinden kendisine bulaşan tözler gereğince tanrısal özelliklere de sahibiz. Elbette yansıma düzleminde bu. Allah, varlık hazinesinin bilinmesini istiyor ise -ki öyledir- bu bir tür paylaşmaktır. O’nun nefesinden bulaşanlar, bana, yansıma düzleminde kendimi ifadeyi ve onu yani varlığımı duyurmayı fısıldıyor. Yazıyorsam ben varım ve yaşıyorum. Fizyolojik anlamda “yok” olduğumda da başka bir düzlemde var olmaya devam edeceğim. Bu bir inanç meselesidir.

9- İyi bir öykücü aynı zamanda iyi bir felsefeci, iyi bir sosyolog ve iyi bir mühendis olmalı mıdır?

Hayır, böyle bir şart yok. Bu bir temennidir. Polisiye bir olayı anlatmak için polis olmak, bir doktorun hikâyesini anlatmak için doktor olmak gerekmediği gibi. Aksi hâlde Macbeth’e bakarak Shakespeare’in sapkın eğilimlere sahip zalim bir insan olduğunu düşünmemiz gerekecekti. İnsan hayatını didikliyorsanız onun varlığının hamuru olan alanlara hiç olmazsa asgari düzeyde vâkıf olmanız beklenir. Bu da, psikoloji, sosyoloji ve illa felsefedir. Edebiyata vukûfiyet ise “olmazsa olmaz”dır.

10- Bana Hikâye Anlat-ma adlı kitabınızı elinize alınca eksikliğini hissettiğiniz yerler oldu mu?

Var, olmaz olur mu? Çalışma notlarımdan aktarırken yanlış yere yapıştırılan bir notumuz oldu. Mesela: 68. sayfadaki 53 no’lu dipnota Ahmet Mithat Efendi’nin üstkurmacadaki payından söz ederken yanlışlıkla “metinlerarasılık” notumuz girildi. Bunu kitap baskıdan gelince fark ettim. Efendinin ‘metinlerarasılık’la değil üstkurmaca ile ilgisi var. Kimse fark etmedi veya bana iletilmiş değil. Bir diğer husus, varlık konusunu işlerken konunun bizdeki geçmişine değinilmemiş olmasını bir eksiklik olarak gördüm. Mesela İbni Arabî’nin, marifet nazariyesi var. Meşşaîlerin, İhvan-ı Safa’nın bu konuda çalışmaları var. Ondan da önce 8.yy’da  Beytü’l-Hikme’deki çalışmalar var. İkinci baskıda bu giderilecek.

11- İnsanın varoluşsal meselelere fazlaca kafa yorması neticesinde genel olarak arayışa yenik düşüyor ve sonunda intihara kadar gidebiliyor. Bu, yazarlarda da görülüyor. Bunu neye bağlıyorsunuz?

Bunu arayışla ilgili yöntemsel yanlışlıklara bağlıyorum. Başka sebepler de var: Kişilik zafiyetleri, çevre faktörleri, bireyin beslendiği kaynaklar vb. Birey hayatı boyunca hep arayış içindedir. Birçok insan bu arayışı, karşı karşıya olduğu nesnel gerçekliklerin içinde veya onların gösterdiği istikamette sürdürür. Bu, sıradan insanların arayışıdır. Bir de sanatçının arayışı vardır. Sanatçı aradığı hakikat her ne ise onu bulma yolunda bir ömür tüketir. Bulamadan veya bulduğunu sanarak bu dünyadan gider. Arayış sırasında iç zaruretleri ile ilgili derin hafakanlar yaşabilir. Bazı bünyeler bunu kaldıramaz. “Yenik düşmek”ten herhalde bunu kastediyorsunuz. Bunun sebepleri çoktur ve kişiye göre farklılık arz eder.

Gerçeklik Düzlemi
12- Yaşamımızdaki her şey bir imge midir? Kitaptaki sorunuzu size sorayım: “Hayal, hakikatin nesi oluyor”?
Ben bazen hayatımızın tümüyle kurmaca olduğunu ve orada önemli yeri olan nesnelerin/eşyanın da hatta kendimizin de imge olduğunu düşünüyorum. Gerçeğin düzleminde olanlara bir ad vermişiz, imge olmaktan “kurtarıp” onlara tutunmak için. Tutunduğumuz dalın ne kadar “gerçek” olduğunu gidenlere sorma imkânımız var aslında. Onların verecekleri cevap geride bıraktıklarıyla “sahiplik” ilişkisi bakımından ‘gerçek’in karşısında konumlandıkları yerdir. O yere bendeniz naçizane gerçeklik düzlemi diyorum. Demek ki gerçeğin düzlemi yanında bir de gerçekliğin düzlemi var. Mesela Aristoteles de; Batılıların “Hacı Halife” dedikleri ve çok önem verdikleri Kâtip Çelebi de bir imge olarak yüzyılladır aramızda yaşıyorlar. Bu, ruhun ölümsüzlüğünün de kanıtıdır ve  bu gerçeklik düzleminin de yeterli açıklamasıdır sanıyorum.
Gerçeklik düzlemi itibariyle bu konuda bol miktarda başka kanıtsal malzemelere de sahibim(z). Onlar aynı zamanda o düzlemin somut göstergeleridir de. Birkaçını soru yöntemiyle arz edeyim: Bir günün çetelesini tutalım ve onu aya; ayı yıla; yılı bin yıllara vb. uyarlayalım. Bir günlük hayatımızda gerçeğin düzleminde yaşadıklarımız mı çok yer tutuyor kurguladıklarımız (tasavvurlarımız, uykumuz, rüyalarımız vb.) mı?  Dünyada şu an yaşayanların (haydi siz buna gerçeğin deyin) nüfusu mu daha fazla; buraya düşüp gidenlerin nüfusu mu? “Gerçek hayat” dediğimiz hayattakiler hakkında mı çok söz ediliyor; burada bir süre konuk olup gidenler hakkında mı? Burada şu an ‘yaşayanlar’ın izleri mi öne çıkıyor; eskilerin kalıcılık payesi bakımından “muhalled” dedikleri kitaplarda, belgelerde, arşivlerde ‘yaşayanlar’ınki mi? Bu sorulara vereceğiniz cevap benim gerçeklik düzleminden neyi kastettiğimin açıklamasıdır; dolayısıyla her iki sorunuzun da cevabıdır.

13- “ Sanatçı, eşyaya ruhunu giydirebilen kişidir” diyorsunuz. Bu sözünüzü biraz açıklar mısınız?

Ruhun aslı kemal sıfatı ile muttasıftır. Kemal’i, kendisine bağışlanan vergiler (varidat) bakımından sanatçı için bir donanım olarak düşünebiliriz. Bu vergiyi geliştirmek ve onu değerlendirmek onun o istikametteki çabasına bağlıdır. Bu varidat sebebiyle sanatçı sıradanlıkların içinde de yüzse (Sartre, Bukowski vb.) o orada bir “hayat” bulur. Hayat dediğim yaratıcı nitelikli bulgulardır. Bunu görür; çünkü o, herkesten farklı bir göze, farklı bir algıya, farklı duyarlılıklara sahiptir. Üretim burada kaçınılmaz olur ve ruhun kemal sıfatı esere yansır. Her eser müessirini gösterir ve onu işaret eder. Eserde biz sanatçının ruhunu besleyen mazbutatın/müktesebatın (bugünkü söylemle, birikimin) yansımalarını görürüz. Bu da sanatçının ruhunu eşyaya giydirmesi demektir.

14- Bazı yazarlar anlaşılmadığından yakınıyor. Sizce, kurmaca metinlerin anlaşılması şart mı?

Önemli bir soru. Ontolojik-analitik tahlil kitabımızı yazarken bu durumla ben de karşılaştım. Yazar yazdığı öyküde yerlerine yerleştirdiği bazı imgelerle bir çatı kuruyor. Yazar, -söz gelişi- o çatının ahşap bir sayvan olduğunu söylüyor olsun. Fakat siz eleştirmen veya tahlil yazarı olarak orada bir sayvan değil kulübe görüyorsunuz. “Siz” dediğim muhallil veya münekkit, bir yanınızla okursunuz da. Sizin yazarken sayvan olarak kurguladığınızı bir okur kulübe, diğeri baraka, bir başkası teras, daha başkası balkon olarak da görebilir. Yazar çıkıp da “Teras ne alaka? Anlaşılmamış, ben onu kastetmedim” diyemez, dememelidir. Derse bu, muhallilin sadece okur sıfatına değil her şeyden önce kendi eserine saygısızlıktır. Eserin ilettiği çoklu anlam zenginliğini tutuklayıcı zorba bir yaklaşımdır bu. İtiraf edeyim, bir zaman ben de bu düşüncede idim. Bunun yanlış olduğunu söylüyorum şimdi. Yanlışlar, düzeltme eğilimi gösterdiğinizde doğru olana terfi etmeye hazır durumdadır. Bundan yükünülmemelidir.
Sorunun ikinci kısmı ilgili kitabımızda cevaplanmış olduğundan burada tekrar etmiş olmayalım.

15- Freud’un Sophokles ‘in tragedyasından yola çıkarak ortaya koymuş olduğu, Oedipus Kompleksi’nin edebiyatımızda pek fazla yansımalarının olmadığını görüyorum. Bunun sebebi sizce sadece toplum yargılarımız mıdır?
Bizce çok normal bir gelişme (veya gelişmeme)dir. Oedipus kompleksi dediğimiz şey kuramdan ibarettir. Kuramlar bir doğrunun anlaşılması için postulatlar sunar. Elbette bazı şeyleri anlamamızda ve çözümlememizde bize yol göstermek gibi son derece olumlu tarafları vardır kuramların. Fakat kuramlar evrensel nitelikli görünseler de evrensel değildirler. Her kuram, her durumda ve her yerde karşılık bulmayabilir. Toplumlara, algılara, anlayışlara, kültürlere göre değişir bu. Kaldı ki Kral Oedipus’ta bir “doğru” kurala bağlanmış değildir; ona sadece işaret edilmiştir. Freud de ona bütüncül bir kılıf giydirerek “olayı” bir kurama dönüştürmüştür. Kaldı ki Freud’ün o görüşüne Kohut, Klein, Jung gibi bazı öğrencileri bile katılmamıştır. Suç ve Cezayı okuyan bir araştırmacı çıkıp da “Tefeciler öldürülmeyi hak ederler”; bir diğeri “Kuvvetli sosyal gerekçeleri bulunan cinayetlerde katiller masumiyet karinesine sahiptirler” gibi iki farklı sonuç devşirebilir ve bunların her biri bir kuram geliştirebilir; ama bu kuramlar doğru mu olurlar?
16- Çoğu yazar sosyal hayattaki duruşlarını eserlerine yansıtır. Bu durum eseri ve yazarı nasıl etkiler?

Bu, yazarın eserdeki duruşuna bağlıdır. Yazarın eserindeki duruşunu; seçtiği dili, üslubu, bakış açısı ve samimiyeti belirler. Sonuncusu; yani hesap ve kitap işlerinden (bir yer belirleyip oraya yürümek, ödül hedefi, meşhur olmak, ön almak vb küçük hesaplardan) uzak bir samimi duruş eserin asal varlığında önemli bir yere sahiptir. Şu da var: Yazarın hayattaki duruşu ile eserdeki duruşu her zaman veya her yerde çakışmayabilir. Bunun sebebi eserin kurmaca oluşudur. Fakat her ikisi de birbirinden tümüyle bağımsız da değildir. Yazar bizce eserinin her yerindedir. Fakat eseri ile kişisel hayatı birbiriyle çakışan çok az yazar vardır. Bu bir çelişki mi? Değil. Bunun ‘samimi duruş’ dediğimiz yerden uzaklaşmak ile ilgisi yoktur. Bu, farklı bir noktadır. Eseri ile hayatı birbiriyle çakışanların başında Mehmet Âkif gelir. Fakat unutmayalım Âkif’in eserlerinde de kurmaca unsur çok azdır. Bunu sağlamak zordur. Şair bunu, dili ve üslubundan de önce  ‘samimi duruş’u ile sağlamıştır diyebiliriz. Sorunun ikinci yönünde eserin etkilenmesi var. Burada da yazar/sanatçı; eserinde, yukarıda andığımız dört ayracın içindedir ve bunlardan doğrudan etkilenir eser. Bunun ayrıntısına, -eserin üstü örtülü olma vasfı nedeniyle- tetkiklerle ulaşılabilir.

17- Modern hikâyenin geldiği nokta neresidir? Ne gibi değişiklikler olmuştur?

Herhangi bir birikim kazanmadan, bir elekten geçmeden, yaşın gerektirdiği hayat deneyimini almadan “el bebek gül bebek” ‘yetişen’ler için “Dolma kabak gibi büyüdü” derdi babam. Dolma kabak bir gecede büyür. Günümüz hikâyesi bulunduğu yere elbette akşamdan sabaha “kabak gibi” büyüyüp gelmiş değil. Hikâyemiz buraya geleneksel anlatılardan süzülerek geldi. Bir sergüzeşti (macerası değil) var hikâyemizin. Medeniyetimizin sergüzeşti ile hikâyemizin sergüzeşti eş zamanlıdır. Biri diğerinden ayrı değil çünkü. Böyle olunca Batı etkisindeki edebiyat sürecinden, hikâyemizin “Modern hikâye” etiketiyle anılmasından bu yana bir buçuk asır geçti. Bu yürüyüş sırasında anlatımın akışına bir sürü akım, yöntem, kuram, teknik katıldı. Bunlar hikâyeyi besledi, geliştirdi. Artık kimse Ömer Seyfettin gibi yazmıyor; hatta Sait Faik gibi bile yazılmıyor diyebiliriz. Sait Faik’in hikâyeleri, içine bir miktar kurmaca unsur katılmış anıdır aslında. Bununla ne Ömer Seyfettin’i ne de Sait Faik’in çalışmalarını küçümsüyorum. Bu anlatılar, dönemlerinde avangart nitelikte önemli çalışmalardı. Başka bir şey söylüyorum ve Sait Faik neslinden bu yana hikâyenin içine öykünün girdiğini, kurgunun hayal olanın tarafına daha fazla yöneldiğini, imgenin daha fazla söz sahibi olduğunu söylüyorum. Yanılmıyorsam yılda 100’den fazla hikâye kitabı basılıyor. Bir de bu tarafı var konunun. Bir yerde çokluk varsa orada kalite biraz hasar görür. Nitelik ayrı bir konu. Fakat her şeye rağmen hikâyenin geldiği nokta bizce çok iyi bir noktadır. 2 Ocak 2018
_________________________________________________
► Edebiyat Ortamı, sayı 61, Mart-Nisan  2018, s. 62-69
İsmail Kıllıoğlu’nun 21.3.2018 günü 
Milli Gazetedeki köşesinde bu söyleşiyle ilgili yorumu:
“…Söyleşiyi İsmail Turan, Recep Seyhan ile gerçekleştirmiş. Seyhan’ın Bana Hikâye Anlat-ma çalışması üzerine yapılan bu söyleşi ufuk açıcılığı yanında yeni soruların sorulmasına yol açıcı gibi gözüküyor.”