DÜĞÜN SALONU öykü – recep seyhan

Düğün salonu, insanların birbirlerine ne giydiklerini gösterdikleri, giydiği giysiyi görmeyenlerin gözlerine sokmak için göz delici oklar icat ettikleri bir insan fuarı gibiydi. Salonun orta yerine kurdelelerden boşalan konfeti değil; insanların bağırsakları, ciğerleri, mideleri; bedenlerinin bakışları üzerine çeken bölgeleri; kaşları, boyaya batırılmış derin bir dehlizden bakan gözleriydi; sonra insanların üzerine abanan, bir düğünün keyfi de değil yüzleri ve kulakları tahriş eden yüksek yoğunluklu müziğin salonu istilâ eden ses karmaşasıydı. Müziğin gürültüsü her şeye hâkimdi; masalara, masalardaki bardaklara, meşrubat ya da içki şişelerine, tabaklara, masa örtülerine, sandalye kılıflarına, gelinin gelinliğine, damadın kravatına, düğün yakınlarının üzerlerindeki konuk elbiselere, her şeye…

Bütün bunlar içinde insanlar yok olmuşlardı da orada olduklarına kendilerini inandırmak için var güçleriyle bağırıyorlardı sanki. İnsanlar seslerini çoğaltarak kendilerini yok etmişlerdi. Kimse kimseyi duymuyor belki de görmüyordu da. Görülen sadece insanların başkalaşmış varlıklarıydı; orada başkalaşan sadece insanların varlıkları değil, gözleri, elleri, bakışları, duyguları ve düşünceleri de başkalaşmıştı. İnsanlar, sanki kendilerini oradan çekip aldıktan sonra yerlerine gölgelerini ya da hayallerini koymuşlardı; pistte dans eden, uzakta birine göz işaretiyle varlığını duyurmaya çalışan kendileri değildi de kendileri sandıkları bir başkasıydı. İşin ilginç yanı; herkes, kendisini başkalaştırma yarışında birkaç adım öne geçmek için olağanüstü çaba gösteriyordu. O arada kelimeler de bir savruluş içindeydi, salonun içinde nereye tutunacaklarını bilmiyordu kelimeler. Tutunması için ağızlardan yüksek sesle çıkarılan kelimeler muhatabın kulaklarına yapışmaya çalışsalar da bunda başarılı olamıyorlardı. Kendisine bir kelime gönderildiğini gören karşı taraf söyleneni net duymadığı ve hiçbir şey anlamadığı hâlde sözün anlam çerçevesini anlamış gibi cevap sadedinde tavan boşluğuna doğru içi boşaltılmış bir kahkaha gönderiyor ve o kahkaha duvarlarda parçalanıyordu. Biri değerine gülerken neden güldüğünü bilmiyor, karşısındaki de bu gülüşe karşılık vermiş olmak için, sırf gülmüş olmak için gülüyor ve o gülüşler oracıkta ufalanıyor, ayakaltlarına saçılıyordu.

Sonra insanlar, takı merasiminde birbirlerinin gözüne soka soka, göstere göstere; kenarda, kıyıda ve aşağıda kalanları eze eze, bağıra bağıra takmışlardı takılarını. Bir süre sonra renkli elbiseli kızların; göbeğini saklamaya çalışarak dans eden ev kadınlarının, gözüne kestirdiği kıza oynamakta olduğu oyunun içinden bir kur çıkarmaya çalışan delikanlıların; orada bir nasiple karşılaşacağını uman yaşlı ev kızlarının; oynadığı oyunun ritmini de figürlerini de yakalayamadığının farkında olan ancak yine de ısrarla pistte gençlerin arasında yaşını, enerjisini ve coşkusunu tutundurmak için olağanüstü çaba sarf eden yüzü pelteleşmiş ak saçlı adamların bölük parça yüzleri, -hani o yamultan aynalardaki gibi- yamulmuş, yamyassı olmuş olarak bir diğerinin üzerine dökülmeye başladı. Sonra bu yüzlerin hepsi parçalara bölündü, salonun sağına soluna saçıldı; bir süre sonra da sis perdesinin gerisinde yüzler silik ve soluk hâle geldi. Sonra oradaki her şey gölgeye dönüştü; yüzlerce gölgeydi artık insanlar, masalar, sandalyeler, tavan avizeleri, çalgıcılar…

Başım döndü.

Başımda binlerce ses vardı eve dönerken, binlerce kahkaha dans ediyordu beynimde; sonra parçalanmış görüntüler vardı; üzerime abanan tavan avizeleri, yamulmuş ya da silikleşmiş yüzler, pörtlemiş gözler, boya kazanına batırılmış çehreler, ağızdan fırlayıp kulaklara yapışmış dudaklar; rengi, kokusu ve tınısı sökülüp alınmış tanımsız sesler; kaybettiği kalabalıkta kendisini arayan şaşkın adamlar; kaslarının takati kesildiği için hedeflediği kıyıya ulaşamamış olarak öylece debelenip duran delikanlılar; muhayyel bir tutamağa tutunmaya çalışan genç kızlar…
Fazla kaçırdığımı fark ettim.

(…)

NOT: Azazil’in Kapısında adlı kitapta yer alan, ÇAKI adlı uzun öyküden alıntıdır, sadece ilgili bölümdür