G.Tuba ÇELİK-YAZMAK VE ZİHNİN EVRENSEL KATMANLARI

(Bana Hikâye Anlat-ma Hakkında Bir Değerlendirme)

29 Ekim 1998’de New York’taki Christie Müzayede Salonu’da bin yıllık, küçük, küf tutmuş ve rengi solmuş bir elyazması dudak uçuklatıcı ve beklentilerin iki katı bir fiyata, iki milyon dolara satılır.

Bu elyazması bugün bilinen adıyla Arşimed Palimpsesti’dir. Palimpsest, sonradan üzerine yazılan yazının bir öncekini sildiği elyazmasına verilen isimdir. Palimpsestler bir katmanlaştırma (silme ve üstüne yazma) süreciyle yaratılır ama palimpsestlerin sonraki kuşaklara bu kadar ilginç gelmesinin sebebi tirşedeki ilk yazı silinmiş görünse de çoğu zaman tam olarak silinmemiş olmasıdır. İlk yazının hayaletimsi izi, kalan mürekkepteki demirin havadaki oksijenle temas etmesi sonucu ortaya çıkan kırmızı/ kahverengi oksit yüzünden sonraki yüzyıllarda yeniden zuhur eder. Dolayısıyla ortaçağ palimpsestçiliği Arşimed palimpsestinde olduğu gibi kadim metinleri silmekten ziyade, aslında paradoksal olarak gelecek kuşaklar için muhafaza etmiştir.

İnsan zihni de palimpsestvari bir yapıda çalışır. Fikirlerin, imgelerin, hislerin sonu gelmez katmanları beyne ışık kadar yumuşak bir şekilde çökmüştür. Her dizi öncesindekileri yok ediyor gibi görünür. Ama aslında her biri sonsuz bir atmosferde muhafaza edilmektedir. Nasıl ki palimpsestlerin alttaki katmanları kimyasal veya dijital reaktörlerce diriltilmeye açıksa zihin palimpsesti de ölüm saati, humma, afyon arayışları veya herhangi bir güçlü ihtilaç münasebetiyle her an canlanmaya hazırdır.
Yazma sürecini de bir palimpsestleştirme olarak adlandırmak istiyorum. Çünkü palimpsest, zorunlu olarak kesin bitmemişlik içerir. Daima alacakaranlıktır ve yeni yorumlara müsaittir. Yazarken özelde kendi kişisel varlık dünyamızı yansıtıyor olsak da yazdığımız her şey psikolojik, sosyolojik, felsefi, evrensel ya da bilinç ötesi alanlarda farklı farklı okumalara mahal vermektedir.
Henüz kitabı olmayan biz genç öykücülere çok sık söylenen bir cümledir: “Sadece öykünüzü yazıp geri çekilmeyin. Kitap yazılarıyla, kuramsal yazılarla bu alana emek verin.” Öykü üzerine düşünmek, öykücüyü daima öne çıkarır. Ona bir ağırlık ve karizma verir. Recep Seyhan da öykü üzerine düşünen öykücülerden. Yazımızda Recep Seyhan’ın ontolojik/ psikanalitik tahlillerinden oluşan Bana Hikaye Anlat-ma adlı son kitabına değineceğiz.
Seyhan’ın bu yazılarının sadeleştirilmiş versiyonlarını Türk Edebiyatı, Hece, Mahalle Mektebi gibi dergilerden takip ediyorduk. Analizlerin hacimli olması dergi sayfalarını aşıyordu kuşkusuz. Kitaba dair yazarken özellikle ikinci bölümden başlamak istiyorum zira bu bölüm kitabın merkezini oluşturuyor. Yazar; Rasim Özdenören’in Kapalı Aşk Öyküleri, Bahtiyar Arslan’ın Lacivert öyküsü, Hasan Ali Toptaş’ın Bin Hüzünlü Haz’ı, Aslı Erdoğan’ın Mahpus öyküsü, Ahmet Sait Akşay’ın Cape Town Öyküleri, Hasibe Çerko’nun Leyla’sı, Emine Batar’ın Islıkla Çağrılan’ı, Güray Süngü’nün Düş Kesiği romanı ve son olarak Kamil Yeşil/ Yankısının Peşinde, Mihriban İnan Karatepe/ Aramızda, Yunus Emre Özsaray/ Kefendeki Misket kitapları üzerinden analizler yapıyor. Yer yer yirmi kitap sayfasını bulan analizlerin ciddi bir mesai gerektirdiği okurken bile kendini belli ediyor. Yazarın Freud’un Yapısal Kişilik Kuramı, Jung’un Arketip kavramı, Ricœur’un Zaman ve Anlatı felsefesi, Klein’in çocuk psikanalizi alanındaki çalışmaları, Thorndike’nin Etki Yasası, Langer ve Arlow’un metafor yorumları, Heisenberg’in Belirsizlik ilkesi, Derida’nın Yapısöküm’ü, Bauman’ın Akışkan Modern’i, Baudrillard’ın Simuslasyon Kuramı, Kohut’un Kendilik Psikolojisi, Levinas’ın felsefi yorumlamaları, Heiddegger’in hakikat ve sanat ilişkisine getirdiği yeni yaklaşımlar, Lacan’ın benlik algısı, Kierkegaard’ın Varoluşçu felsefesi, Ericson’un Psikososyal Gelişim Kuramı’na kadar geniş bir yelpazeye vakıf olduğunu görüyoruz. Seyhan analizleri esnasında arketiplere, imgelere, felsefi kavramlara, psikolojik ve sosyal kuramlara, yeri geldiğinde tasavvufa isabetli göndermeler yapıyor.
Bir yazı üzerinden örnek verecek olursak Emine Batar’ın Islıkla Çağrılan’ını incelerken Kierkegaard’dan yola çıkarak varoluş felsefesini ele alması, ayna metaforunun hem varoluşsal hem arketipsel anlamını açması, oradan Heidegger’in Dasein-başka Dasein’ler ilişkisini yorumlaması, hemen ardından Freud ve Ericson’un psikolojik kuramını ele alıp kahramanı çözümleme çalışmaları, en son Kohut’un Kendilik Teorisi’ni işleyerek analizini bitirmesi amiyane tabirle söyleyecek olursak her babayiğidin harcı değil. İkinci bölümdeki dokuz metnin hepsi bu şekilde bir yoğunlukla ilerliyor. Eleştirmen sayımızın azlığı zaten hepimizin malumu fakat böyle çalışmalar iyice nadirattan. Ben, bireysel okuma ve yazma serüvenimde de arketipleri, kolektif ya da kişisel bilinç dışını, sosyolojik durumların etkisini oldukça önemserim. Yazma sürecini bir palimpsestleştirme süreci olarak düşünebileceğimizi öne sürerken demek istediğim buydu. Ortaya konan bir metnin, belki yazarının bile farkında olmadığı noktaları hem felsefi hem psikolojik hem de sosyolojik alanlarda inceleyebilmeyi, palimpsestin silinen yüzüne yeni bir ışık tutmak ve keşfedilmeyi bekleyeni açığa çıkarmak açısından önemli buluyorum. Seyhan’ın bu analizlerinin bana palimpsesti çağrıştırmasının esas sebebi; aslında yeni bir metin yazarken yaşanan silme/ kazıma/ ışık tutma olgusuydu. Seyhan kitapları, uzun hikâyeleri ya da öyküleri incelerken görünen metni kazıyor ve altında yatan insani gerçekliği evrensel bir birikimden yararlanarak bizlere sunuyor.
Kitabın ilk bölümünde kurmaca metinlerin doğuşu, öykü ile hikâye farkı, hikâyede sahicilik meselesi, Anadolu’yu yazabilmeye dair tespitlerin olduğu yazılar yer alırken üçüncü ve son bölümde yazarın atölye çalışmaları esnasında genç öykücüler için yazdığı mektuplara yer veriliyor. Bu mektuplarda da zor bir şey var: Emek vermek ve insan yetiştirmek. Recep Seyhan, ilk eser olarak gelen anlatıların neden öykü sayılamayacağından tutun dil işçiliğine, öyküde atmosfer meselesinden seçici okumalar yapmanın önemine, metinler arasıcılığın imkânlarından teknik problemlere birçok noktada genç öykücülere yol gösteriyor. Kitabın ek bölümündeki iki yazı ise dizgiden sonra ortaya çıkmış da, madem kitap basılıyor bunlar da oraya giriversin, denmiş gibi emanet duruyor.
Yine de Bana Hikâye Anlat-ma sadece ikinci bölümü ile bile yazarın bugüne kadar yaptığı okumaların, yazdığı öykülerin hakkını vermiş diyebiliriz.
_______________________________________________________________________                                        ►Bu çalışmanın kaynağı: İtibar dergisi, Şubat 2018,  sayı 77
Yazarın diğer ilgili çalışmaları
Serazat Bir Kalemin Dünyası: Metal Çubukların Dansı