FUNDA ÖZSOY ERDOĞAN

AZAZİL’İN KAPISINDA

“Azazil’in Kapısında” Recep Seyhan’ın Bilge Kültür Sanat’dan çıkan üçüncü öykü kitabı. 2013 yılında yayımlanan ve ESKADER’in öykü ödülünü de alan “Güneşin Doğduğu Yerde” kitabından hemen sonra gelen “Azazil’in Kapısında” kitabıyla, bir yazarın kendini tekrar etmediğini görmenin mutluluğunu ve takdirini yaşıyorsunuz. Çok derin psikolojik tahlillerin yapıldığı, insanın çıkmazlarına, gizli dehlizlerine yazarın dikkatli bakışlarını gezdirdiği bir kitap “Azazil’in Kapısında”. Özellikle kitaba ismini de veren öykü, belgesel özellikler de taşıması açısından üzerinde durulmayı bilhassa hak ediyor.

“Azazil’in Kapısında” öyküsü, her ne kadar belgesel özellik taşısa da bu öykünün kesinlikle modern bir öykü olduğunun altını çizmeli. Öyküde yürek kızının genç bir şairi Paris’in karanlık dehlizlerinde tuzağa düşürüşü, sefil bir hayatın pençesinde kendi ben’i ile yaptığı savaş, bütün o içe kapanmalar ve aşkınlık halleri bize, büyük şair Necip Fazıl’ı işaret ediyor. Onun eğitim için gittiği Paris’te kumar batağına saplanarak geçirdiği sancılı yılları bilenler bilir. Recep Seyhan bu belgelerden de faydalanarak genç şaire dair öyle bir iç hesaplaşmaya girmiş, bezginlik ve ben duygusunun insan zihninde ve nefsinde yaptığı tahribatı öyle kuvvetli işlemiştir ki, her bir okur, aynı zamanda kendi ben’i ile de karşılaşır, kendi nefsi ile yaptığı savaşı da görür bu öyküde. Böylece bir kişiden yola çıkılarak yazılmış bir öykü olmasına rağmen, bu öykü ile evrensel insanın kişisel macerasını da aktarmış olur bize yazar. Zira dünyanın neresinde olursanız olun, isterseniz “nirvana”nın doruklarında yol alın, yine de Recep Seyhan’ın bu öyküde sözünü ettiği benlik savaşını vermeniz gerekecektir. Bu savaşı kazanan kişi, ölmeden önce ölmeyi de başarmış demektir.

Bu kitabın beni etkileyen bir diğer öyküsü “ Hunfes’in Topakları” nda, maddeye hapsedilen ruhun isyanını işler yazar. İnsanın “Das Capital” tarafını, hunfes – nam-ı diğer, gübre böceği- üzerinden, başarı ve refah merkezli dünya algısının kalplerde bıraktığı boşluğu çok iyi anlatılır bu öykü.

“….Uyandığımız gün, yaşadıklarımızın hepsinin birer oyun ve yaptığımız işlerin hepsinin birer oyuncak olduğu anlaşılacaktır.Adem de oyuncak yapmış kendisine; varsın oynasın biraz…”(s.37)

Yine insanın dünya işleri ile oyalanışının verildiği “Benim Oyuncaklarım” öyküsü de “Hunfes’in Topakları” ile bu açıdan bağlantılı gibidir sanki. Dünyaya dair her şeyin bir oyalanış olduğunu diğer öykü, bir böceğin üzerinden verirken; “Benim Oyuncaklarım”da, ömrün tekerrürü sırasında –çocukluk, gençlik, olgunluk- var oluşumuza anlam kazandırmak üzere, yazarın oyuncak metaforuyla anlattığı dünyaya ait olan ile verilir:
“Koca bir ömür oyuncakların peşinden koşmuştum… Didişiyor, didikliyor, mücadele ediyor, enerji tüketiyor, emek veriyor, terliyordum… Ben ölsem bile oyuncaklarım yaşar diye mi düşünüyordum bilmiyorum…” (s.21)

“Defter” ,“Kapı Sesi” ve “Çakı” öykülerinde bir nesnenin –defterin, kapının, çakının- baba ile oğul arasında oluşturduğu duygusal bağı verişi; “Sesleri Delen Bir Ses” te yazarın diğer öykü kitabında yer alan “kadınge” nin yeniden karşımıza çıkarak kitaplar arasındaki ilişkinliği verişi; “Sarmal” da ise folklorik öğelerin de modern öyküye dâhil edilebileceğini göstererek, Anadolu insanından evrensel insan oluşturmayı başarması ile Recep Seyhan, geleneksel ile moderni başarıyla harmanlayan bir yazar olduğunu ispatlamıştır. Üstelik bunu yaparken şehir insanının hafızasından silinmiş bulunan “uğunmak, benirlemek, suğmak, evselemek, sokurdanmak” gibi kelimeleri kullanması, geleneksel anlatı ile üst kurmacayı iç içe geçirerek, bazen yazara bazen de anlatıcıya vererek sözü, monotonluğu kırması, “Azazil’in Kapısında” kitabında yer alan on öyküyü de hem dili hem de kurgusu açısından özel öyküler haline getiriyor. Sanırım Cengiz Aytmatov’un Anadolu’daki sesi desek yanlış olmayacaktır Recep Seyhan için. “Tuzsuz Adam”ın ağaçları ve hayvanları da düşünen Kamran Yekta Bey’i, “Sesleri Delen Bir Ses”in bilge Kadınge’si, “Defter” öyküsünün oğlunun üzerine titreyen babası, kızını aramak için Anadolu’dan gelerek İstanbul’u altüst eden “Sarmal”ın fedakar anası ile, Aytmatov’un kocaman yüreğinin ve insana sevgiyle bakan gözlerinin Recep Seyhan’ da yeniden dirilişini görmek mutlu etti beni.

Çoğumuzun ıskaladığı, görmezden geldiği veya kendimize inşa ettiğimiz kalın duvarların ardından göremediğimiz incelikleri, hiç de gözümüzün içine sokmadan, didaktiğe kaçmadan, zaman zaman ironinin hassas terazisini de kullanarak bize nazikçe işaret eden bu kitaptaki öyküler; geri dönüp de bir saniyesini bile bir daha asla yaşayamayacağımız bütün bir geçmişin ayrıntılarını zihnimize nakşetmesi açısından okunmayı, üzerinde düşünmeyi hak eden öyküler. Bu öyküler, özgünlüğün gelenekseli modernize ederek de gerçekleşebileceğini göstererek Türk öykücülüğüne önemli bir mesafe kaydettirdiği için de dikkate alınması, önemsenmesi ve üzerinde durulması gereken öykülerdir.


►Hece-Öykü, Haziran 2015, sayı 69
Yazarın diğer ilgili çalışmaları
 Metal Çubukların Dansı, Türk Edebiyatı Şubat 2017, sayı 520
► R.Seyhan ile söyleşi: 14.04.2014: http://haber.stargazete.com/kitap/hikayede-gercek-anlatinin-daha-fazla-icindedir/haber-869702
Not: Söyleşi, gazetenin Kitap Eki’nde kısaltılmış olarak yayımlandı