BALTA / recep seyhan – deneme

Kurtlarla kuzuların dostluklarına, tavuklarla tilkilerin muhabbetine ancak fabllarda rastlarız; fakat şecereleri çok farklı olsa da yolları sıklıkla kesişen iki nesne vardır: Balta ve orman. Balta girmemiş ormanları baltanın şerrinden emin kılan ne olabilir? Bu sorunun cevabını google bile bilmiyor. Şunu biliyoruz ama: Bu iki nesnenin aralarındaki ilişki, soğuk savaş dönemleri gibi geçmiştir hep; tarih(leri) boyunca problemli olmuşlardır.

İlginç bir şekilde taraflardan biri diğerine âşık iken, diğeri ondan nefret eden iki insanın paradoksal ilişkilerine benzer balta ile ormanın (ağacın) ilişkisi. Koşulların da zorlamasıyla aralarında düzenli iletişim kaçınılmazdır üstelik. Kurgunun çatışma kısmı tam da burada ve hikâye de buradan başlıyor. Anlaşılacağı gibi balta, platonik de değil ilan edilmiş tek taraflı bir tutkunun peşindedir. Oysa maşuk (ağaç) aşığa hiç yüz vermediği gibi ondan nefret eder. Bilirsiniz; konunun bir de hikâyesi vardır. (Bu da hikâye içinde hikâye oluyor) Bizim baltanın aşkı, biraz, hani Kadir İnanır’ın sevdiği kadına “seni seviyorum lan!” diyerek çektiği Osmanlı tokadına benziyor ama ne yapalım ki böyle durum. Hikâyemize dönersek; balta, ormanı bu aşkla kırıp geçirmiş. Ağaçlardan biri yerde can çekişirken ormanın derdini dile getirmiş: “Ah” demiş… “Ah, Ah şu sapın yok mu; o benden olmasaydı sen beni bu hâllere koyamazdın ama kaderin gözü kör olsun” demiş. (Bu kısım benden oldu.)  Şair Nazım Hikmet’in “Geçtim putların ormanından, ne de güzel yıkılıyorlardı” dizesinin ilham kaynağını balta ile ormanın bu dramatik (trajik mi yoksa) ilişkilerine bağlamak da mümkün. Ne alaka demeyin; sanat adamıdır efendim; malumlarıdır, görünenden görüngüye ulaşır ve ilk gördüğüyle ilgisi kalmaz ulaştığının.

Balta bir makine mi, alet mi gereç mi? Yapımı olağanüstü ustalık ve incelik gerektirmediği için bir zanaat eseri dememiz zor. Savaş aleti donanımlı olanlarına parantez açarsak genelde gereçtir balta. İnsanın tarihiyle yaşıt bir gereç. Hakkında fazla bilgi sahibi değil isek de antik yontulardaki resimlere ve tarihçilerin bulgularında kullandıkları yontu resimlere bakılırsa insanın bilinen en eski eşyalarından biridir balta. İlk insanların (demirden önce) yassı, yaprak taşları; hem bir savunma aracı hem de; kesmek, ezmek parçalamak, yarmak hatta kazmak gibi çok amaçlı kullandıklarını biliyoruz. Balta aynı zamanda en eski av ve savaş malzemelerinden de biridir. İlk örnekleri ahşap bir sapa tutturulmuş bir taştı. Troya Savaşı’nda tunç baltaların kullanıldığını da Homeros’tan öğreniyoruz. İlerleyen çağlarda demir, bakır ve çelik zırhına büründü balta. Balta, en parlak ve en masum dönemini çelik çağında (19.yy); oduncuların, marangozların, çiftçilerin vazgeçilmez bir ev eşyası olarak yaşadı.

İlk çağlarda, sabıka kaydı pek parlak değil baltanın. Adının kıyıcılığa, cinayete, zorbalığa karıştığı, Roma döneminde de cellâtların yetki sembolü olduğu biliniyor. Ortaçağ boyunca konvansiyonel silahların en başında geliyor zaten. Yahya Kemal’in “ak tolgalı beylerbeyi” dediği akıncıların “baltalı savaşçılar” olduğu bilgisine de sahibiz. O dönemde Avrupa’da çift ağızlı baltalar yapıldı. Sap doğramak için değil tabii. Bu baltalar; teber, kargı, çengel karışımı bir silahtı. Balta sadece savaş aleti değil tabii; baltanın türevleri var bir de.[1]

Balta tarafında iyi gitmeyen bir şey var: İnsanların kafasındaki imajını düzeltmeye çalışırken bir de hızar çıkmaz mı karşısına! Duyumlarımıza göre, son yıllarda hızar ile araları iyice açılmış. Niye açık olmasın? Siz olsanız tahtınızı başkasına kaptırmaktan hoşlanır mısınız? Gerçek şu ki hızar yüzünden kullanım alanı iyice daralan baltanın tahtı elinden gitmek üzere. Görgü tanıklarının rivayetine göre baltanın hızar ile kavgasını ayırmaya çalışırken keserin türevinin gözü kör olmuş ve çapa adını almıştır. Şeker pancarı, soğan, bamya, fasulye gibi zirai ürünlere hayat kazandıran çapanın gücek oluşu ve kör bir kesere benzemesi de bu rivayeti doğruluyor.

Baltanın bir türlü düzeltemediği imajıyla mı ilgili bilmiyorum; editörün gönderdiği taranmış listede kalburun üstünde kalanlar arasında idi, seçen olmamış. Bize kaldı. Bunu derken baltayı küçümsüyor değiliz. Konu, bu gereç hakkında kaynaklarda yeterli bilgi bulunmayışı ile ilgili. Diyebiliriz ki köy kökenli olmayanların çoklukla filmlerde gördüğü bir gereçtir balta. Eski tarihî filmlerde baltasını kapan er meydanına koşar. Balta, anlaşılacağı gibi savaş aleti olarak öne çıkan bir eşya.

Baltanın yakın tarihimize ironiyle geçen bir hatırası da var: Soyadı kanunu çıkınca kendilerine soy ad seçimi için yapılan tebligata uymayan veya tembellik edip nüfus dairesine gelmeyen köylülere kızan memurlar, bu vatandaşlara gıyaplarında; dönek, kazma, balta, sütsüz, gamsızoğlu, uyurgezer, donukara, yanardöner gibi isimler verirlermiş. (Bunu yeri gelmiş bir öyküde de işlemiştik: Hunfesin Topakları).

“Eğer bir ağacı kesmek için bir saatim olsaydı, ilk kırk beş dakika baltamı bilerdim” demiş A Lincoln. Doğru demiş. Baltayı taş ile bileyeceksiniz. Her taşta ağaç bitmez (Yanlış değil; ağaç, bazı taşları mümbit bir alan olarak seçer). Bileme dediysek her taşla bilenmez tabii. Masat denir ona da. Giriştiğiniz işten verim almak istiyorsanız yoluyla gitmelisiniz. Baltanız iyi ve doğru saplanmadıysa onunla bir rezilliği paylaşabilirsiniz. Babam balta saplamada ve tırpan dişemede ustaydı. Komşu köylerden bile baltasını saplattırmaya gelenler olurdu. Elbette sapıyla gelirdi adam. Babam çoklukla beğenmezdi getirilen ağacı ve “Bundan balta sapı olmaz” derdi. Havalanırdı tabii bu sırada. “Balcının bal tası varsa oduncunun da baltası var” demek istiyordu zahir. Şu da var: Demek ki “baltayı taş ile bilemek” devredeydi burada. İşlemin dişeme olduğunu söylüyor değilim; bir işten verim almak için o işin kendi doğasına uygun gereçler kullanmak gerektiğini söylüyorum. Baltasını saplamasını bilmeyene kız vermezlerdi eskiden derdi babam. O zaman bu adamların hepsinin evde kalmaları gerekmiyor muydu? Bunu açtım babama. Zaman o zaman, insan o insan mı dedi.

Ne demiş atalar? Yoluyla giden yorulmaz.  Bir ağaç kesecekseniz baltanız keskin olmalı; yoksa haşatınız çıkar. (Kaldırılmış pankartta, bana, Mehmet E. Yurdakul’un “Sakın kesme, yaş ağaca balta vuran el onmaz” dizesinin gösterildiğini duyumsuyorum. Ağaçları kesen balta değildir; şimşeklerinizi onu tutan ele yöneltiniz lütfen.) F. Kafka başka bir şey demiş: (Kafka’nın buraya da mı sözü olmuş demeyin, google’ın yalancısıyım): “Bir kitap içimizdeki donmuş denize inen balta gibi olmalı.” Gördünüz mü? Ben desem baltayı taşa vurduğumu düşünürdünüz ve “Balta ile kitap… Ne alaka?” derdiniz ama Kafka demiş. Demek ki adınız dağın zirvesine tırmandıysa aşağılardaki çalıların feryadı sizi yolunuzdan çeviremez. Temel, ataların “Dostun alnındaki sineği baltayla kovalama!” uyarısına kulak assaydı Dursun’un alnının ortasındaki sineği baltayla savmaya kalmazdı herhalde. Temel bu. Bıyığını balta ile kesmiş adama kim ne söz geçirebilir ki atalar geçirsin.

Başka bir şey daha var: “Bir baltaya sap olmayı” düşünüyorsanız, önce baltanızı kütükten çıkarmasını bileceksiniz. Baltanızın sapı yapılırken matematik hesapların dışına çıkıldıysa kütüğe saplanan baltayı oradan çıkarmanız kolay olmaz. Balta sapını yonamaz. Bunun için başka bir baltadan yardım almanız gerekir. (Hafızaya not: Bazı köylülerin yeni mezun mühendislere diploma verecek düzeyde mühendislik bilgileri vardır.)

Tarihin en namlı baltası Babil’deki puthaneye gizlice girip putları kıran İbrahim (a.s)’ın baltasıdır. İbrahim (a.s) eylemde kullandığı baltayı, “canını bağışladığı!” büyük putun boynuna asmıştı.  Sorgulamada, özetle, sağ(lam) putu göstererek  “O yapmış olabilir” demişti. “Olur mu? Putlar konuşmaz” demişlerdi putperestler. “Size sözü olmayan, kendisini kırılmaktan koruyamayan bir şeyden tanrı olur mu?” demişti İbrahim de (Enbiya, 58-67). Putlar yerlerinde çok sağlam olduğu için öyle kolayca kırılacak, devrilecek cinsten şeyler değildi. Bu sebeple, fetihten sonra Kâbe’deki putları deviren Hz. Muhammed’in bu eylemi hangi gereçle gerçekleştirdiğini de merak konusu olarak bırakalım.
Hüznün şairi Asaf Halet Çelebi, o büyük soruyu sormuştu bu olaydan hareketle:

ibrâhîm
içimdeki putları devir
elindeki baltayla
kırılan putların yerine
yenilerini koyan kim

Dostoyevski’nin Suç ve Ceza romanındaki hukuk talebesi Raskolnikov’un tefeci kadını öldürmek için gittiği binaya balta ile girmesi (elbette saklayarak), o balta ile işlenen cinayetin romanın tarihine geçmesi baltanın İbrahim (a.s) ile kazandığı şöhretini 20.yy’da güncelledi diyebiliriz  Demek ki balta ile putları kırmak da mümkün cinayet işlemek de.

Freud ve talebeleri balta, keser, makas, bıçak gibi kesicilerde başka “kesici” unsurlar bulmuşlar; fallik bir anlam yüklemişler bu nesnelere. Argoda penis anlamı da buradan geliyor baltanın. Tabii cinsellikle sınırlı değil; para ve sosyal konumun belirleyicisi olarak güç ve iktidar ile de ilintili bulunmuş balta. Bazı devletlerce gücü sembolleştiren bir amblem olarak kullanıldığını da kaydedelim. Osmancıklı Baltacı Mehmet Paşa’nın (vef. 1712 Limni) sıfatındaki güçlerin öncelikle hangisinden etkilenmiştir Katherina, onu bilemeyiz; fakat ravîlerin ağzı torba değil ki büzesiniz; her ikisini de yakıştırmışlar. Paşanın adını anmışken asıl adı Cuma Sakallı olan Âşık Delibalta (vef. 2017) namıyla maruf bir ozanın varlığını da duyuralım. Tam da burada Baltalı Hano’nun ilginç hikâyesine bakmazsak olmaz:

Baltalı Hano 19. yy’ın sonlarında İstanbul’da yaşamış ilk ve ünlü bir Osmanlı kadın kabadayısıdır. Asıl adı Hanzade’dir. Hano, Hanzade Hanım iken bir kabadayıya âşık olur. Eşinden boşanıp onunla yaşamaya başlar. 12 yaşındaki çocuğunu da yanına alır. Bir gün, çocuk ansızın ortadan kaybolur. Sevgilisinden yardım ister ama adam oralı olmaz. Durumdan şüphelenen Hanzade, erkek kılığında bütün hamamları dolaşır. Derken bir hamamda oğluyla karşılaşır. Bulduğu çocuk hîz oğlandır (2). Anlaşılır ki sevgilisi, çocuğu burada zorla çalıştırmakta ve düşük erkeklere peşkeş çekmektedir.[ii] Cinnet geçiren Hanzade, hamamın odun deposundan aldığı bir baltayla sevgilisi dâhil 21 kişiyi oracıkta doğrar. Hanzade artık Hano’dur ve 17 ay boyunca kaçar. Bu sürede o çevreden insanlara kan kusturur. Yakalandığında kurşuna dizilerek öldürülür.

Balta deyip geçmeyin. Ev eşyalarının hiçbiri sıradan değildir ve her biri insan ile anlam kazanır. Bu dünyadan çekip gidenler, geride bıraktıkları eşyalarında yaşarlar bir yanlarıyla. Balta da insanla balta olmuştur. İnsanın adamlığını/kadınlığını, kullandığı eşya ile ilişkilerinin niteliği belirler. (Günümüz insanını tanımanın en kestirme yolu, telefonuyla ilişkilerine bakmaktır.) Hani; anlayışsız, komşusuna yük, bencil, beceriksiz komşular vardır. Baltayı verirsiniz, ağzını kırar getirir. Eşyaya adil davrananlar için; yani onunla ilişkileri düzgün olanlar için bu bir azaptır. Ha deyince yaptıramazsınız. Buna o anda zaman da ortam da izin vermez zaten. Eşyaya onun haiz olduğu kıymeti verenler “Baltayı yitirdiğime yanmam; bulan, ağzını taşa sürmüş olur diye yanarım.” demişlerdir. Burada, eşyanın insanın önüne geçmesi söz konusu değil; eşya ile ilişkileri hoyrat olanlara tepki var. Durup dururken “Adalet, eşyayı yerine koymaktır” dememiş Mecelle.

Baltanız kör olmasın…
____________________________________________________________

[] Baltanın türevleri: Uzun saplı ve kargaburunlu olanına Girebi denir. Girebi, faravgadaki bükleri, dikenleri, sert kıyıları temizlemek için iyi bir gereçtir. Bir de Nacak var. Baltanın yavrusu oluyor nacak da. Bir çocuk bile kullanabilir diyeyim anlaşılır sanıyorum. Yaylalarda, hayvanlara yeşil yaprak getirmek için kullanırdı büyükannem. Çıra ditmek için de iyidir nacak. Baltabaş var bir de ancak bunun baltayla ilgisi yok. Baltabaş; direkleri omurgasına doğru dikey olan gemi. Deli balta’nın da baltayla ilgisi yok. Mecazdır. Acımasız kimseler için kullanılır.

Diğer balta türleri:
Ay balta                   : Ağzı yarım daire biçiminde olan balta.
Aşçı baltası             : Kasap satırı
Hacamat baltası     : Bu işlem için kullanılan küçük kesici.

[2] Hamiş: Hîz oğlan; hünsa, muhannes, gulâm, anaç, nevcüvân, nev-hâste, puşt, hamam oğlanı vb. anlamlara geliyor. 17. yüzyıldan kalma bir elyazması Dellaknâme-i Dilgüşâ’daki (Gönüller Açan Dellâklar Kitabı) kayıtlara göre aslında hamamlar denetim altında idi ve bütün hamamların sorumlusu bir ‘hamamcılar kethüdası’ bile vardı; fakat her dönemde olduğu gibi o zaman da yasalar çiğnenir, böyle kese ile adam sabunlama dışında başka işlere yönelenler de bulunurmuş.

NOT: Mayıs 2018 sonu itibariyle edebi çalışmalarımız burada, bu butonda daha sıklıkla yayımlanacaktır