TANKLARIN GÖZÜ NASIL KÖR EDİLİR?

Tankların Gözü Nasıl Kör Edilir?

Evrensel bir temadır: İnsanın öyle bir yeri vardır ki oraya ilişirseniz, zayıf bilinen bir adamın bile beklemedik bir güce ulaştığını hayretle görürsünüz. Bu, hayvanlarda bile böyledir. Bir hayvanı kıstırırsanız size beklemediğiniz tepkiyi verebilir ve savunma mekanizmalarını hiç tahmin etmediğiniz yerlerden kullanarak olağanüstü bir güce ulaşabilir. Hayatının en değerli varlığına kastedildiğini hissettiği bir anda bir tavuk, bir yılana kafa tutabilir; bir tavşan bir tilkinin feleğini şaşırtabilir. “Bir serçe bir kartalı salladı vurdu yere” diyen Yunus sanırım bu noktayı anlatmak istiyordu.

15 Temmuz işgal girişimi böyle bir yerine dokundu milletin; en olmadık bir zamanda en vazgeçilmezine ilişti. Şunu düşünmeden edemiyor insan: Daha önce de iradesine defalarca ilişilmişti bu milletin, o zamanlar neden bu tepkiyi göstermedi? Konunun çok derin tahlilleri var ancak şu kadarını söylemek mümkün sanırım: Bilinçlenme durumu ve demokrasiyi içselleştirme konusu bir yana; millet korkutulmuştu yıllarca. Korkuyordu evet. Çok öncesinde eli kolu bağlıydı; tek parti vardı ülkede; dahası kahredici yoksulluk vardı. Devlet erkânı kendisini milletin seyisi görüyordu. Seçimler, devletin vesayet güçleri gölgesinde “beni seç” formatında seçimlerdi. İktidarlar seçiliyor fakat bir türlü muktedir olamıyorlardı; çünkü devletin eli sopalı memur bürokratları iktidara ortak idiler. Bu kötü şartlarda gerektiğinde cebir de kullanılmış ve millet sindirilmişti.

Millet, açıkladığımız sebeplerle, seçtiklerinin idamından duyduğu acıyı evin bir köşesinde burnunu silerek, içine akıttı; zakkum suyu içti, bağrına taş bastı. En çok beddua etti; kalkıp da direnmeyi hiç düşünmedi. Sonra defalarca aynı şey yapıldı; milletin, kendisini korumak üzere eline silah verdiği devletin silahlı memurları; son 50 yıldır, istisnasız her seçim öncesi bildiriler yayımlayarak halka gözdağı veriyordu. (Meraklısı geçmiş seçimlerden bir hafta öncesinin gazetelerine bakabilir.) “Millet cahildir; onu kendi hâline bırakırsanız ya davulcuya ya da zurnacıya varır.” Bu gerekçeyle seçimle gelebilecek “tehlike”ye karşı milleti uyarmış oluyordu. Bu, “aba altından sopa” idi kuşkusuz: “Reyini dikkatli kullanmazsan olacakları biliyorsun!”

Bir nokta çok önemli ve gözden kaçmıştır: Olayın sıcaklığı sürerken “içeride” ilginç bir yorum vardı: “Bu hareket emir komuta içinde değildir; TSK, olayların dışındadır. Bu nedenle bu bir kalkışmadır” Bazı resmi ağızlardan da duyulan bu yaklaşım, son derece tehlikeli ve problemli bir yaklaşımdı. TSK olayın içinde olsaydı yani kalkışma emir-komuta içinde kurumsal düzeyde yapılsaydı, milletin iradesine müdahale meşru mu olacaktı?

O gece yıllık iznimi kullanmak üzere memleketteydim. Olayı televizyondan öğrendiğim sırada saat 10.30 civarıydı. İki oğlum İstanbul’daydı. Onlara telefonda dedim ki “Orada olsaydım gerekirse yaya olarak havaalanına giderdim. Dışarı çıkın ve eylemlere katılın, ölmek gerekiyorsa ölün!” Fakat şu var; milletin iradesine ikinin biri silah çekenler, bu kez başarılı olamazlar diyordum. Ben ne hissettiysem milyonlarca insan da herhalde aynısını hissediyordu; bundan emindim sanki.

15 Temmuz, etkisi yüzyıllarca hafızalardan silinmeyecek vahim bir olaydır. Bu olayın ortasındaki “dinî referansları olan” grup ise bütün bir tarihimizin en dehşetli fitne hareketidir. Zamanın Başbakanı olaydan birkaç sene önce bu hareketi Haşhaşî hareketine benzetince bunu çok abartılı bulmuştum ve üslubunu yadırgamıştım. Bu benzetmenin az olduğunu çok yakında görerek öğrenecektik. Kimi bu yapının, Katolik Opus Dei Tarikati’ne; kimi Moon Tarikati’ne kimi de Cizvit Tarikati’ne benzediğini söyledi. Öyle şeyler yaşandı ki olanlar, içinden çıkılması son derece zor, karmaşık bir saç yumağı… Bu şundan: Bir insan düşünün: Aynı mescitte anı Makam’a secde ediyorsunuz, aynı duaya birlikte amin diyorsunuz, her yerde “yanınızda” duruyor. Güveninizi kazanıyor ve siz onu en yakınınıza yerleştiriyorsunuz. Yıllarca dost olduğunuz bu insanların sizinle ilgili gizlice planlar yaptığını, her ânınızı kaydettiğini, mahreminize gizli gözler yerleştirdiğini birinden duysanız bunun iftira olduğunu, ileten kişinin amacının aranıza nifak sokmak olduğunu düşünmez misiniz? O kişi bir gün kılcal damarlarına kadar yerleştiği devlet aygıtını ele geçirmek aşamasına geldiğinde, fail görünür kıldı kendisini ve meydana çıktı. Olan budur. Bu konuda tarafların birbirini “sen korudun, sen yerleştirdin; hayır sen!” türünden suçlamalarının yararı kalmamıştır.

Bu grubun içinde kaldım. O herifi iki defa gördüm. 1987 yılında bir Anadolu lisesinin müdürü idim. O yıl (Hizmet İçi Eğitim kapsamında) bir hafta süren Anadolu Lisesi Müdürleri Toplantısı için İzmir’e, çağrılmıştık. Başımızda, Bakanlık yöneticisi olarak kursta bize refakat eden daire başkanı bir kişi, bize Yamanlar Lisesini “gezdirmişti”. Ziyafet, iltifat, ihtimam mükemmeldi. Çok sonra anlayacaktık ki üst düzey bakanlık temsilcisi “cemaatin Milli Eğitim İmamı” imiş. Çok sonra anladık ki ülkenin yaklaşık 70 farklı ilinden gelen müdürler, işletilmiştik, kullanılmıştık. Bu, bu kadar açık idi. Benzer örnekler de hep bu minval üzere yaşanmıştır.

Samsun’da öğretmen iken öğretmen sohbetlerine gittim; fakat orada gördüğüm ilişkiler ağındaki tuhaflık içime hiç sinmedi; itiraz ettiğim durumlar vardı. Bu sebeple beni hiçbir zaman kendilerinden görmemişlerdir. Bir “muhip” olabilirdim ancak, öyle kaldı. Orada bir gözlemim oldu: Evlerde tv izleme saatinde, her akşam, talebelere Hollywod yapımı casusluk filmleri izletilirdi. Bu nokta çok önemlidir: Tertemiz, pırıl pırıl çocuklara, bir emeli sinsice nasıl gerçekleştirebilecekleri, bunun için hangi ilişkilerden geçmeleri gerektiği aşılanıyordu. Bu işlem aksatılmadan, her akşam, o kanepeli evlerde, tam 40 yıl sürdü. İhanet örgütünün ailelerini kandırarak dershanelerde, ‘ışık evler’de 40 yıl dokuyup işlediği o al benizli, temiz yüzlü çocuklardan nasıl bir hırsız, hain ve katil devşirdiğini tarih yazacak. İnsanların mahremiyetine girerek röntgencilik yapan, casusluk yapan o temiz yüzlü çocukların hainler mezarlığında son bulan macerasını sadece tarih değil, romanlar da yazacak.

2010 yılında lise çağındaki küçük oğlumun (okul eve çok uzak olduğu için) bir ‘muhip’ olarak dershanelerinde kalmasını kendilerinden rica ettim. Biraz nazlanarak da olsa kabul ettiler. Ne ki çocuk iki ay sonra sızlanmaya başladı. Baba, dedi “Bunlar çok ikiyüzlü ve ben bu sahtekârlıklara dayanamıyorum.” “Ne sahtekârlığı?” dedim. “Bunlar hırsız baba, sahtekârlık ne kelime” dedi. “Oğlum sen ne diyorsun? Ne demek istiyorsun?” dedim. “Soruları çalıyorlar” dedi. “Orada kalırsam belki üniversitede istediğim yere de girebilirim ama istemiyorum, bu şekilde istemiyorum” dedi. “Kanıtın var mı?” dedim. “Konuşuluyor, daha ne olacak, bana kanıtlarını mı vereceklerdi” dedi. “Sınavlarda yardımcı oluruz”  demişler. Kimse bu cümleden bir suç elde edemez. Bu grubun en tehlikeli tarafı burasıdır.

35 sene önce 1980’li yıllarda Amasya’nın bir ilçesinde küçük bir okulda bu grubun adamlarından biri ile yakın dostluğumuz vardı. Akşamları, yoksul öğrencilerin evlerine gidiyorduk. Çocukların evlerinde soba, ayaklarında ayakkabı yoktu. O soğuk gecelerde yatakta ders çalışıyorlardı. İçlerinde evli öğrenci bile vardı. O arkadaş da dâhil olmak üzere dört öğretmen kafa kafaya vererek çocuklara destek olduk. İhtiyaçlarını esnaftan karşıladık. (O dem, meslek hayatımın en onurlu zamanlarıdır.) Sonra ne oldu bakın? Bir gün bize dedi ki arkadaşımız; “Ben Hocaefendi ile temas kurdum. Meşreplerimiz farklı, bana müsaade” dedi. Tamam, dedik, mesele yok dedik. Çok geçmeden anladık ki o süreçte emek verdiğimiz çocuklarla tek tek görüşerek onları cemaat derslerine götürmeye ve bizden koparmaya başlamış meğer. Kendimizi ihanete uğramış hissettik ve o kişi ile yollarımız ebediyen ayrıldı. Yani biz 15 Temmuz’un simulatik bir örneğini küçük bir ilçede 35 yıl önce yaşamıştık.

O kişi, bize, daha o tarihlerde devletle ilgili üstü örtük bazı şeylerden söz ederdi. Bunları nereden biliyorsun, dediğimizde, gizemli bir adam edasıyla son derece mağrur “Biz biliriz” derdi. 12 Eylül’ün bıçağının keskin olduğu o demde “İşe yaramayan gruplardan” bazılarını kastederek “Filan grup tasfiye edilecek” derdi. Daha derini sorduğumuzda fazlasına izin yok derdi. Söyledikleri, ancak istihbarat  elemanlarının bilebileceği sır niteliğinde şeylerdi. Bu şunu gösterir: 15 Temmuz, beş on yıllık bir birikim işi değildi. Bu grup, 40 yıl boyunca, bulunduğu yerde herkesi kullanarak sinsice büyüdü. Şu var: Bu grubun devletin kılcal damarlarına yerleşme çalışmalarını herkesin normal karşılamasının makul bir açıklaması da vardır:

Sistemin halkıyla derin bir doku uyuşmazlığı vardı ve bizim devlet, yıllarca vatandaşıyla saç saça baş başa kavgalıydı. Anadolu’dan gelen garip gureba çocuklarını, yönetimin etkili noktalarına yıllardır, zinhar yaklaştırmıyordu. İlginçtir; yıllarca İmam Hatiplere ettiği işler ve Menderes’e yaptığı zulümler sebebiyle devlete küs olan milletin, -konu buraya gelince- devlete kırgınlığı öfkeye dönüşmüştü. Bu kadar da olmaz diyordu zahir. Sen kimden yanasın, diyordu devlete yavaş yavaş… Kadınlarının bürüklerine ilişilen demleri, insanların ana dillerinin aşağılandığı, çocuklarına istedikleri adı veremedikleri, bir memurun köylüyü köy meydanında şamarlayabildiği zamanları gören bu millet; güzel yüzlü, namazlı, efendi insanlar görmeye başlayınca Fetö’nün adamlarını bağrına bastı. Ankara’nın uzağında, taşrada, halkın arasına karışarak Cuma namazına giden bir mülki amiri görünce yaşlı bir adamın bu üst düzey memura sarılıp “Hoş gelmişsin! Nerelerdeydin evladım bu zamana?” diye  hüngür hüngür ağladığını anlatmıştı bir dostum. Konunun bam teli tam da burada… Bu mürai ve aldatıcı grup, bu noktada milletin bu duruşunu çok iyi değerlendirdi, iktidarlarla sıcak ilişkiler kurdu. Millet, iktidarların bu grupla iyi ilişkilerini hoşgörüyle karşıladı; hatta yerleştirildikleri her makam veya mevki için mutluluk duydu. Millet aslında bu cemaatin orduya “sızma” girişimlerini de biliyordu ve açıkladığımız sebeplerle bundan rahatsız değildi. Vaktiyle ezanına bile ilişmiş bir devletin, dindar savcısı, dindar doktoru, dindar genel müdürü olacaktı, ne güzeldi! Bu bağlamda milletin bu hassasiyetini fark eden Demirel’den başlayarak, Ecevit, Çiller hatta M. Karayalçın ve E. İnönü gibi siyasetçiler milletin eğilimi hilafına hareket edemezlerdi.  1990’lı yılların başında (Necmeddin Erbakan ve Doğu Perinçek dışında) her siyasetçiyi “kafalamışlardı.” Umulan oldu; siyasetçilerin dirençleri bu sayede bu grup lehine kırıldı. Grup ise gelinen noktayı iyi değerlendirerek yerleştiği mevkilerde sinsice 15 Temmuz hedefine insan hazırladı. 2010’lu yıllara geldiğinde kendisini bir türlü muktedir yapmayan vesayet odaklarının direncini birlikte kırma konusunda zamanın iktidarına destek çıkma karşılığında devletin zirvelerine yerleşmiş durumdaydılar. Konunun aslı astarı budur.

Bünyeye sinsice yerleşen uru birden kesip atmak mümkün değildir. Bu habis urun maliyeti zaman bakımından da ödenecek bedel bakımından da maalesef çok ağır olacaktır. Bu sırada yanlışlar yapmamak neredeyse mümkün değildir. Siz sadece ülkenizde değil; dünyanın 150’ye yakın ülkesinde bu urun teşkilatlanmasına, üç-dört kuşak siyaset adamlarınızla devletçe referansta bulunmuşsunuz. Şimdi kalkıp “bunlar teröristtir” demek kolay değildir. Üstelik bu grubun tabanı ile aynı değerleri paylaşıyor olmanız işinizi oldukça zorlaştıracak, içeride yapacağınız “ayıklamalarda” da yanlış yapma riskiniz hep olacaktır. Bu nedenle de bu olay uzak ve yakın tarihimizin en karmaşık, en içinden çıkılmaz, en çetin olayıdır. Bunu aşmanın yolu öncelikle sabır, kesinlikle adalet ve milletle her şeyi paylaşmaktır.

16 Temmuz sabahı sosyal medya ortamından, olayın bir “darbe teşebbüsü” olmanın çok ötesinde olduğunu ve olanların bir işgal teşebbüsü olduğunu paylaşmıştım. 15 Temmuz kesinlikle bir işgal girişimiydi. İşgalciler, tanklara kafa tutan Pendikli Sabri Ünal’ları tıp öğrencisi Metin Doğanları, Şerife Bozları, Omer Halisdemirleri hesaba katmamışlardı tabii. Kimilerinin “bidon kafalı”, “makarnaya iradesini satan adamlar” dediği simitçiler, fırıncılar, kamyoncular, taksiciler, dönerciler, ayakkabıcılar, merdiveanaltı işçileri meydanlara inmişti.

O gece Büyükada’daki Splendid Palas Hotel’de, Türkiye masası şeflerinden Henry Barkey’in de içinde olduğu 13 yabancı ajanının katıldığı gizemli toplantı açıklığa kavuşmuş değil. İzmir/Alsancak’taki Protestan Diriliş Kilisesi Rahibi ve ajan Andrew Craig Brunson’un bu olaydaki işlevi açıklanmış değil. Olayın bir Nato operasyonu olduğu yönündeki görüşleri tekzip edecek bir gelişme de (2017 itibariyle) olmadı; tersine Batılı dostlarımız (!) bir ay boyunca seslerini çıkarmadılar.

15 Temmuz bize tankların gözünün nasıl kör edileceğini öğretti. Artık kimse böyle bir ihanete kalkışamaz. 15 Temmuz cümle âleme öğretti ki: Özgürlüğünü ekmeğinin önüne alan, eline odun alıp tanklara direnen, çocuğunu bir ay boyunca nöbet meydanlarında emziren kadınlardan doğanları hiçbir güç tutsak edemez. Protez bacaklarıyla 8km yol yürüyen adama ve oğullarına darbe veya işgal girişimi sökmez artık. Tank sürücüsüne elindeki bayrak sopasıyla kafa tutarak “İn lan aşağı!” diyen; sırtından yırtıp çıkardığı atletle tankların gözünü kör eden, o gece birçok şeyi birden keşfeden, 5 dakika içinde tank sürmeyi öğrenen, savaş uçaklarını taşla düşürmeye kalkan bir milleti hiçbir beşeri güç durduramaz.

15 Temmuz, bizim aslında kim olduğumuzu sadece dışarıya değil “içeriye” de göstermiş oldu. Bu olay, 150 yıldır -bir kimlik arayışı içinde- peşinden koştuğumuz Avrupa macerası sonunda, varlığımızın ve kimliğimizin milletimizce onaylanması;  milletimizin tutsak edilme girişimleri tarihinin de dönüm noktasıdır.