“Esaret Edebiyatı”nın Atladığı Sayfa: Temeşvarlı Osman Ağa

Esaret Edebiyatı”nın Atladığı Sayfa: TEMEŞVARLI OSMAN AĞA
Ortaçağ Avrupasındaki keskinleşmiş sınıflı toplum katmanlarında önemli bir yeri olan esaret, izleyen yıllarda önce Batı Edebiyatı’na oradan da 19.yy’ın ortalarında Avrupa’yı takip eden Türk edebiyatına bulaştı. Telif olarak edebiyatımızda esaret konusunu işleyen iki önemli eser var. Biri Ahmet Mithat’ın 1870’te yazdığı Esaret adlı hikâye, diğeri Sami Paşazade Sezai’nin Sergüzeşt romanı(1888).

Osman Ağa

Batı’da önceleri imtiyazlı hanedanların, kralların, imparatorların, kısaca saray erkânının; Lordların, Şansölyelerin, Düklerin, Kontların, kale ve kule muhafızlarının hatta şövalyelerin kapılarında çalıştırılan esirler alınıp satılabilirler, başka seçkinlere devredilebilirlerdi. Esaret edebiyatı, Türk edebiyatına Yusuf Kâmil Paşa’nın tercümeleriyle bulaştı. Bu metinlerin her ne kadar “kendi ananelerimizle tenasübü” denetlense de ana doku korundu. Bizde saraylarda ve konaklarda hizmetçi diyebileceğimiz görevliler elbette vardı. Bugün de var; fakat Sergüzeşt’teki başkahraman “halayık” Dilber’in elden ele satılması hadisesinin, Osmanlının son dönemindeki gerçeğe uygunluğu oldukça tartışmalıdır. Romandan çok önce; hatta Avrupa’dan da önce Osmanlı’da, savaş esirleri ile (o da ev işlerinde, özel ve askeri hizmetlerde kullanılmakla) sınırlı olan köle ve esir ticareti 1847’de Sultan Abdülmecid Han’ın fermanıyla yasaklanmıştı.

Son yirmi yıldır çeşitli vesilelerle zaman zaman gittiğim Almanya’nın Hessen Eyaletinde Gieβen ili/Lich Kloster yerleşkesinde, tarihi bir mekânda ay yıldızlı bir kule dikkatimi çekti. Yaklaştım. Kitabesine baktım: “Abbas Arnsburg anısına” yazıyor. Fazlaca bir bilgi yok. 40 yıldır orada oturmasına rağmen Türk mihmandarımın bilgisi yok; fakat civardaki Almanlara sordum, onlar da bilmiyor. Google’e sordum onun da bilgisi yok. Abbas ve ayyıldız verilerinin tesadüfen yan yana gelemeyeceğini, bunun bizim medeniyetimizle bir ilgisi olabileceğini düşündüm ve merakım iyice arttı. İzleyen zamanlarda, bu bilgiyi, Almanya’da beş yıl kadar öğretmen olarak çalışan dostum M. Nevzat Özdemir’le paylaştım. Nevzat Bey bana konunun anlaşılmasına katkıda bulunabilecek ipucu bilgiler aktardı. Buna göre Viyana Bozgunundan sonra Avrupa’da bir hayli Osmanlı askeri esir alındı. Bu askerlerden bazıları devşirilerek din değiştirdi, bazıları Müslüman olarak kaldı. Orada evlendiler, nesilleri Diyar-ı Nemçe’ye (Almanya ve Avusturya) karıştı. Bu Abbas Arnsburg onlardan, devşirilmiş Hıristiyan Türklerden biri olmalıydı. Kitapta bu bilgileri doğrulayan bir cümle var: “Hıristiyanlığa dönmüş bazı kadın ve erkek esirler vardı” (s137). Anlaşılıyordu ki Hıristiyan olan Abbas Arnsburg, burada anıtı dikilecek kadar önemli bir yararlılıkta bulunmuştu. Bunun ne olduğunu öğrenemedik tabii. Hiç ulaşamadığımız bir şey daha var: Hamasetin bulanık gözlüğü “cihangirlik davası”nı zamanla puslu hâle getirdi: Türkler esir alınamaz. Oysa savaşın olduğu yerde esaret de olurdu ve bu kaçınılmaz bir şeydi. Romanya’nın Temeşvar nam köyünde doğup Osmanlı ordusuna katılan Osman Ağa Mülazım rütbesinde iken düştüğü esareti anlatmasaydı da bu sayfa hep var oldu; fakat andığımız hamasi bakış yüzünden bu kısım hep atlandı.

Konu Temeşvarlı Osman Ağa ’ya gelecek. Hazretin hatıratıyla ilgili kitabı Nevzat Beyin tavsiyesi üzerine okudum. Kitap, bir hatırat olmanın çok ötesinde, içinde aşkın da yer aldığı soluk soluğa bir roman gibi. Sayfalarda ilerlerken anlatılanların gerçek değil de kurgu olabileceğini bile aklınızdan geçiyorsunuz ama eser bir hatırat ve bire bir gerçek. Temeşvar 164 yıl Osmanlıda kalmış. Osman Ağa, Viyana Bozgunundan sonra Belgrad’ın “düşman eline geçmesi” (8.9.1688) üzerine başlayan çetin günlerden birinde kale görevlisi olarak bir emaneti Arad Kalesi’ne götürürken Lipova mevkiinde Avusturya’ya esir düşmüş. (Ağa’nın verdiği bilgiye göre kaleyi kuşatan Avusturya kumandanı General Heissler’dir. (s.130). Böylece 1688-1700 yılları arasında 12 yıl sürecek esaret de başlamış. Başlangıçta rütbeli bir asker (ocak kethüdası) olmanın ufak tefek yararları da olmuş ama esaretin kahredici zorluklarını defetmeye yetmemiş bu tabii. İlk esircisi Fischer’e (kitapta Fisher yazılmış rs) diyetini ödediği halde adam sözünde durmaz ve Osman Ağayı Avusturya’ya bir kale muhafızı generale satar. Ağa; sırasıyla Teğmen Fischer, General Stubenberg ve Schellenberg’in kapısında çalışır. Her üç kapıda da her gün kaçış planları yapar. Başarısız üç teşebbüsten sonra dördüncüsünde Osmanlı Mülküne (Belgrad) ulaşmayı başarır. Döndükten sonra o dönemdeki Almancası işe yarar ve 60 akçe maaşla Devlet-i Aliye Divan Tercümanlığına atanır, sonra Uzdin tımarı ihsan edilir.

Kitapta güçlü anlatımlar var: “Hayvanın gümüş eyer ve süslü koşum takımları, güneş ışığında pırıl pırıl parlıyor, uzaktan bile göz kamaştırıyordu (s. 25). Gökten yağmur gibi taş, demir ve ateş yağıyordu (s.26). Gözü dönmüş askerler, üzerlerini arayarak para bulamadıkları insanları öldürüyor, sonra da karınlarını yarıyorlardı. Bu vahşice işi, zavallıların, paralarını yutmuş olabileceklerini düşünerek yapıyorlardı (s.28). “Üzerimdeki 73 altını çakşır uçkurluğuna dikmiştim. Bunlar kendimin ve kefilimin kurtuluş parasıydı. Bulmaları uzun sürmedi. (s.38) Boğazımdaki kelepçeyi kilitlerken adamın nefesinin pis kokusu midemi bulandırdı (s.61). Bu günlerde sulh için Osmanlı ile Avusturya temsilcileri Karlofça adlı yerde bir araya gelmişlerdi (s.135). Tuna üzerinden Belgrad’a doğru akmaya başladık (s.183). Osman Ağa, yolunun bir şekilde bir süre görev yaptığım Augsburg’a da düştüğünü (s.114) söyleyince heyecanlandım.

Kitapta konular bölümlere ayrılmışsa da bu bölümler kendi içinde konusuna göre yan başlıklara ayrılsa iyi olurdu. İkinci baskısında bunun yapılacağını umabiliriz. Kitapta Ağa’nın doğum tarihi verilmiyor ama o tarihte 21 veya 22 yaşında olduğunu varsayarsak 1666’de doğduğunu düşünebiliriz. Osman Ağa 12 yıllık esaretini günü gününe kaydetmiş ve kitabı esaretten yaklaşık 24 yıl sonra yazmış (1724).

Kitabı bitirince iki şey düşündüm: Öğretmen olarak çalıştığım yıllarda Avrupa’da Osmanlı izleri ile yer yer karşılaşmıştım ve Fransa’da Türkeim, Almanya’da Turkeım gibi yerler görmüştüm. Bu izler taranarak Türkçeye eser olarak kazandırılmış mıdır diye düşünmüştüm. Bu düşüncemin karşılığını gördüm. İkinci olarak, konu ve senaryo hikâyesi sıkıntısı çektiklerini söyleyen yönetmenler, sinema adamları bu eserden haberdar mıdırlar?
_______________________________________________

[1]  Osmanlı Askerinin Hatıratı/Temeşvarlı Osman Ağa, Yayına hazırlayan Orhan Keskin, Bilge Kültür Sanat Yayını, 2017 İstanbul, 198 sayfa.  İlginç bir ayrıntı: Kitabın Osmanlıca aslı, İngiltere’de Biritsh Museum’da MS Or. 3213 numarada kayıtlı.
[2] O tarihte 1 kuruş 4 para (akçe), 1 akçe bugünün değeriyle yaklaşık 1.600 TL’dir.
[3] Tımar: Yıllık geliri 20.000 akçenin altında olan dirliklerdir. Doğrudan padişaha bağlı olan atlı tımarlar tezkireli idi. Tımar, kendisine verilen kamu arazisini (miri malını) işletmenin yanı sıra padişaha asker temin etmekle de yükümlü, etkili bir dirlikti. Tımar sistemi; malî, ekonomik ve askeri boyutları olan bir sistemdi. 1839’da kaldırıldı.
[4] Almanya’da Türk İzleri, Latif Çelik; Almanca, 2009; aynı adla Altan Araslı, Akçay Yayını, 3 cilt 2009; aynı adla Yavuz Bülent Bakiler, Yakın Plan Yayını, 2017 İst