“Yerli İsim”, “Yerli Edebiyat”, “Yerli Duruş”, “Yerli Mal” vs eleştiri

Bana sık tekrarlan “yerli” sözlere; söz gelimi “yerli isim”, “yerli edebiyat”, “yerli duruş”, “yerli ses”, “yerli mal” gibi hamasi kalıplara itibar etmiyorum. Bir doğrunun ithali veya yerlisi, “içerisi” veya “dışarısı” olmaz. Doğruyu kim telaffuz ediyorsa ve kaliteyi kim öne alıyorsa o doğrudur, isabetlidir. Aksi hâlde doğruyu sizin yamacınızda dikilmeyen “başkası” (Levinas’ın kulağı çınlasın) seslendirdiği zaman onu duymamaya ve ona sırtınızı dönmeye götürür bu yaklaşım bizi.
Olan da budur.
“Yerli” eşittir “doğru” demek değil, farkındayım. Uygulamada sizin temenniniz değil, ürünün yerlisinden önce kaliteli veya hantal oluşu öne çıkar. Doğru olan da budur. Yerli olan aynı zamanda verimli, kaliteli ve özgün olduğunda doğru ve güzel; dolayısıyla müreccah olur. Bu sadece siyasette ve sosyal hayatta değil sanat ve edebiyat camiası için de geçerlidir. Doğru söylemin “eğri yerli” ile seslendirilmesi, yerimden kımıldamam için yeterli değil. Bendeniz  emtiada elbette yerli olanın yanındayım ve yerliyi tercih ediyorum ama yerli da bana dürüst olmalı. Kendiniz Volkswagen, Audi veya Toyata’ya binip de bana tenekeyi gösteriyorsanız burada bir “iş” var demektir. Durduğunuz “yerli” yerde fırıldak işler çevirip oradan bana milli olmayı öneriyorsanız sizi dikkate almam. Biri beni ithal üründen men edip kendisi ihraç ürünleri tercih ediyorsa, beni yerli paraya yönlendirip kendisi ticari ilişkilerini yabancı paralarla yürütüyorsa onu dinlemem. Yerli üretiminiz, tüketiciyi yüzüstü bırakıyorsa, çürük çıkıyorsa malınız, kimseyi çağırdığınız yerde bulamazsınız.

En tetik durulması gereken insan, sırf dünyalık devşirmek için çevirdiği fırıldaklıklara, insanların en değer verdiği yerlerden kılıf uyduran insandır. Doğru söyleyip hep eğri duraklarda duranlar, yürüdüğü bütün cadde ve sokakları hep kendi evine çıkaranlar bir kez de beni dinlerlerse kendi yararlarına olur. Ben artık sesin yerlisini veya yabancısını değil bana doğru söylemekle yetinmeyip beni doğru yere götürecek olan eylemi dikkate alıyorum.

Bu söylediğimiz edebiyat için de geçerlidir. Sırf “yerli” olduğu ve “yerli bir yerde” durduğu için kötü yazılmış metinlere itibar etmem beklenmemelidir. Bir yazarın eserinin içinde kahramanlarından birinin ezanla ilgilenmesi, başının örtülü olması veya önümüze çizilen atmosferin içinde bir yerde seccade görünmesi, o metnin ve yazarının “yerli” olduğunu düşünmeme yetmez. Sadece bu değil; yazarın Müslümanca bir bakışa sahip olduğunu düşünmeme de yetmez bu. Esasen yazarının nereden ve “ne’ce” baktığı değil gördüklerini nasıl anlattığı ilgilendiriyor beni. Ben, üzerinde titizlenilmiş, iyi bir işçiliği olan, dili doğru ve etkili olan metinlerle ilgiliyim. Böyle bir metni yazan yazarın kimliği beni ilgilendirmiyor. Kişiliğiyle, duruşu ve görüşleri ile hoşumuza gitmeyen bir yazar, dili doğru ve etkili kullanıyorsa, onu “etkisizleştirmek” için gösterilecek çaba kişiyi küçültür sadece. Adalet eşyayı yerine koymaktır.

Sonu -cı, -cu; -cılık, -culuk olarak biten hiçbir beşeri adlandırma şahsen beni ifade etmiyor. On beş yılda kötü bir sınav verilmiştir. Bu süreçte, Müslüman kimliğini öne çıkaran insanların en büyük kaybı adalet duygularının derin hasar almış olmasıdır. Adalet duygusu hasar görünce iş, emek ve hukuk kavramları da orada daha fazla barınamıyor ve bir kenara çekiliyorlar. “Önce ahlak ve maneviyat” diyen bir adam vardı. Bütün büyük adamlar, zamanlarında anlaşılmamıştır. Onu şimdi herkes çok iyi anlıyor.
Bu neden böyledir?
Sanırım bu; çağımız insanının düşünme ve algılama yeteneklerinin eşyanın (kapitalin) çeperine çarpmasıyla veya
dünyalık olanların ve gücün çekim gücüyle ilgili.

Şu söylenebilir ve bunu anlarım: “Bir sınav gerekiyordu. Nelerle karşılaşılacağı tam bilinmeyen, her durağı dikenlerle, sarp kayalarla dolu çetin bir geçitten geçilmesi gerekiyordu. Bu bir süreçti ve bunun yaşanması gerekiyordu. Bunu görmemiz lazımdı. Göç yolda düzülür bazen. Görüp yaşananlar insanı olgunlaştırır.”
Nerelerde yanlış yapıldığını tespit ede ede; fakat geri dönüp o yanlışlara tekrar düşmeden, birikim kazanmış olarak menzile daha az hasarla ulaşmaktan söz edilmesi mümkündür ve bunu anlarım; ama bana kimse işlerin yolunda seyrettiğini söylememelidir. Bunu söylediğim için beni reddedebilirsiniz ama ben, sizin beni çağırdığınız yerin beni mutsuz ettiğini söyleyeceğim. Orada liyakatin ve ahlaki değerlerin altının çizilmiş olmadığını; orada insanların dünyalık elde etmek ve birilerinin gözüne girmek için sahip olduğu değerlerin üzerine basa basa, birbirini çiğnercesine yürümekte olduklarını görüyorum.

Ben gelmeyeyim, teşekkür ederim.