DELİFİŞEK* -hikâye-

Bir gün demişti ki Hacı Aziz’in Mehemmet, “Kendisine ‘Deli’ dedirtmek için az mı uğraştı bu kavas…
İnce dalan, çakı gibi bir adamdı. Şapkası başında kendisi gibi hep dimdik dururdu.
Öne doğru hamle yapar gibi yürür, keyfine uygun bir yere giderken su gibi akar; bir samanlığın
köşesinden ya da kel bir tepenin üzerinden kayar gibi ağardı.
Uzun süre kaybolurdu.

Koysak ve kuytu yerleri tercih ederdi gelip giderken. Bunun, aranıyor olmasıyla elbette bir ilgisi vardı.
Onu birileri arardı hep; ya cenderme, ya bir alacaklısı ya da babası…
Eğer aranıyorsa arazide boyu aşan uçsuz bucaksız bir çayır olurdu o veya içinde tilkilerin bile kaybolduğu
sık çalılıklar olurdu da herkesin etrafında dolaştığı ama bir türlü bulamadığı kutsal bir kayba dönüşürdü.
Arayanların hiçbiri de gerekli olduğu zamanlarda ona ulaşamazlardı.

Bir yere giderken işim var, derdi o kadar. Nereye gittiğini, şimdi nerede olduğunu, oradan ne zaman
döneceğini kendisinden başka kimse bilmezdi.

Bir yere giderken bir keşfe çıkar gibi gider; bir yerden gelirken bir mülkü fetihten döner gibi gelirdi.

Gidişlerinde olduğu gibi dönüşlerinde de herkesin kullandığı yolları kullanmazdı. Ya bir dereden
veya çitlerin arkasından, bir ormanın diplerinden ya da büklerin arasından ansızın çıkıp gelirdi.
Bunların hangisinden çıkıp geldiğini, nerelerden geçtiğini kimse görmezdi.
Her nereden geliyorsa ansızın peyda olurdu ve yalnız görülürdü çoklukla.
Gidip kaybolması gibi dönüşü de tartışma konusu olurdu çevresinde. Niye görmedik, derlerdi
söz gelimi onu ne zamandır arayanlar, nereden çıktı bu şimdi, derlerdi.
Nerede duracağını, nerede ne yapacağını, o günü hangi vukuatla tamamlayacağını kendisi bile bilmezdi.

Belirlenmiş bir saat diliminde; söz gelişi kuşluk vakti, görünmesi fizik olarak imkânsız birkaç
yerde gören olabilirdi onu. Taraflardan biri sabah köydeydi derken diğeri hayır kasabadaydı, diyebilirdi.
Adamlar ve kadınlar birbirine düşerlerdi; oydu, hayır, o değildi gibi…
Bir başkası onu o saatlerde köye on kilometre uzakta Deve Boğazı’nda gördüğünü söyleyebilir,
bunu söyleyen, üstüne, kopuk jargonundan bir de yemin edebilirdi: “Anam avradım olsun oydu!”
Aynı anda hem gülüp hem de ağlayabilen, saflığıyla maruf, melek yüzlü annesi Sündüs kadın,
oğlunun bu hâline kendince bir açıklama getirmişti: “Cin oğul cin. O bir cin!”

Başından bela eksik olmaz, karakollardan beri gelmezdi.
Bu belaların çoğunu da kendisi satın alırdı.
Ona çeşitli sebeplerle öfkeli olanlara kalırsa baba bedduası almıştı.
Onlara göre, belanın biri bitmeden diğerinin kapısını çalmasının sebebi burada aranmalıydı.
Köyde ismini bilen azdı; hele yeni yetişenler hiç bilmezdi. Delifişek diye bilinirdi. Bazen de
“Del’ağa” olurdu. Kendisine kalırsa birinin işine koştuğu zamanlarda “ağa”, diğer zamanlarda “deli” idi.

O yıllarda iki pırpırlı bir karakol çavuşu, isterse, yanına aldığı iki cendermeyle koca bir köyü sürüp
çıkarabilirdi. Karakola düşüp de orada sabahlamayan, büzükleri kabarmadan evine dönebilen köylüye
rastlamak mümkün değildi. Oysa Delifişek’in neredeyse günlük yol uğrağı hâline getirdiği karakollarda
onun sabahladığını gören olmamıştı. Her ne eder, eder, sabah ellerini şişiren karakol çavuşuyla akşam
dostluk kurmuş olurdu ve oradan kapıya kadar uğurlanırdı. Bu duruma başkaları kadar kendisi de
şaşırırdı.
Onun için sıkıntı olan, çavuşların sık sık tayininin çıkmasıydı. Yenisine kendisini kabul ettirinceye
kadar araya değnek fasılları girebilirdi çünkü.
Kaç karakol çavuşu eskittiğini ise tam olarak bilen yoktu.

Bir gün, başı hep dumanlı olan yaylaların dumanı, Delifişek’in başına konakladı. Konakladı da
gitmek nedir bilmedi dumanlar…
İlk, koyun sağarken görmüştü onu.
O görüşte olan olmuştu: Gördüğü bir çift göz değil de bir yıldırım yalımıydı sanki.
Bu kez onu tutuklayan karakol çavuşu değil; fettan bakışlardı.
Delifişek’in, bütün mülkünü viran eylemişti o bakışlar.
“Şeytan diyor ki çoluğu çocuğu terk et, al git şu kızı” diye düşündü o anda.
Yâri güzel olanın uyku girmezmiş gözüne. O gece uyku sıçan deliğine girdi.
Gördüğünde aklına düşen o ilk fısıltıları değerlendirmeye aldı Delifişek; fakat bir problem vardı:
Evli bir adamın; -bu, yayla çiçekleri gibi açmış bir güzel de olsa-  ikinci bir gülü koklaması, törelere
de yörenin algılarına da ters bir işti. Ne ki gönül bu; yasa töre dinler mi?
“Evli bir adam âşık olamaz diye bir kural mı var? Varsa da kim koymuş bunu?” diye düşündü.
Kuralına tükürürüm, dedi sonra; alıp başını gitti onu tekrar görmeye.
Gördü de.
Nargül’ün fırlattığı bakışlarla tersi döndü tekrar.
O gece bir daha düşündü ve kararını da verdi.
Meseleyi destinin geçtiği Hanik Kadın’a açtı. Konuya olumlu bakıyor ve “Kısrak gibi maşallah kız da”
diyordu kadın. “Biz neyiz hala?” diyordu Delifişek de…

Kızın gönlüne girince yürüyüşünün düzeldiği fakat başında hep dimdik duran şapkanın tereğinin az
biraz eğildiği dikkatlerden kaçmamıştı Delifişek’in. Onu sevenlerden kimilerine göre şapkanın eğikliği
bir fiyaka gereğiydi. Bir başkası ise paçayı kaptırmasına bağlıyordu bunu. Vaziyeti her ikisiyle
ilişkilendirenler de vardı.
İstese verirler miydi?
Gönül meselesinde çalınan bir kapının yüzüne kapanmasını kaldıramayabilirdi; lakin vaziyet de
ortadaydı.Eli boş dönme riskini göze alamazdı.
Yasaları ve yasakları hep delen Delifişek için çaresizlik diye bir şey yoktu.
Tam burada, bir karar daha verdi Delifişek:
İstemeye gidip de yüzünü eskitmekten ise kendi yöntemlerini kullanmalıydı.
O akşamki buluşmada kavilleştiler.
Kurdun çok sevdiği havalardan birinde, Karaömer Tepesi’nin eteklerinden dumanların eksik olmadığı
bir gün, atının terkisine aldığı gibi uçurdu yayla kızını Delifişek.
Olaya tanık olan kadınlar peşlerinden kuş gibi çığırdılar ise de başı dumanlılar çoktan aşmıştı kehi.
O yayla senin bu köy benim günlerce dolaştı kahramanlarımız.
O arada bu ayrıksı işi çevresine açıklamakta güçlük çeken babası fena öfkeliydi:
“Sef işlerini düzeltmekten canım yandı. Gözüme görünmesin o deyyus” diyor, sövüp sayıyordu.
Fırın önlerinde güngörmüş kadınlardan biri çocukluk dönemine telmihle  “Daha dün karık çekilmiş
tarlada yürüyemeyen sümüklü sıracalı! Şarşalak! Bir karıyı hak etmiş de ikincisi mi kalmış!”; diğeri;
“Çiçek gibi karısı var. Çocukları da pek bir sevimli!” diyordu. Konuşurken ağzına baktıran Namiş Kadın
daha sertti; “Ocaktan ırak! Sapıttı mı kız bu Deli? Nedir şimdi bunun yaptığı hemi? O kösnül, zırzoba
da ne demeli? Evli adama kaçma neymiş! Öğürsemiş mi ne bu, kız!” diyordu.

Hanik Kadın gibi az da olsa destek olanlar da vardı. Konuya daha soğukkanlı yaklaşanlara göre ise bu
iş böyle sürüncemede kalırsa bir hırgür çıkabilir, taraflar arasında kan akabilirdi.
Olan olmuştu… Deli Ağa’yı sevenler araya girdi.
Sulh yanlıları, farklı ağızlarda; adam dağa kaldırmamış ya canım, nikâhına almış; eski köye yeni adet de
değil yani, diyorlardı.
Taraflar behemehâl sulh olmalıydılar.
Bu görüşte olanlar baskın çıktı da iş kazasız belasız tatlıya bağlandı.
İki evliydi artık Delifişek.
Kadınlarının biri köyde, diğeri yaylada idi çoklukla.
Bir yerden geldiğinde o akşam, kadınlardan hangisinde konaklayacaksa atın kamçısını ona uzatırdı.
Traktör dönemine girilince bu kez anahtarı verirdi.
Soluk soluğa bir hayat yaşayan Delifişek; köy ve yayla arasında (Namiş Kadın’a göre kadınlar arasında)
mekik dokuyordu. Bu kez, vukuatlar sebebiyle değil geçim telaşı ile ve kadınların aralarındaki meseleler
sebebiyle soluk soluğaydı. Babası; gelip geçen herkesin yolunu çevirip yediren, içiren, hatırı sayılır biri;
fakat biraz aksi ve huysuz da bir adamdı. Söz gelişi, arazide “kaçak” koyun otlatan sürekçilere kötü yatı
sözler söyleyebilir, sövüp sayabilirdi. Şayet o sırada, yüz sürdüğü Kâbe önüne duracak olursa “sen az
çekil hele yoldan” deyip sakalına, yaşına başına falan bakmadan adama ana avrat dümdüz gidebilirdi.
Böyle, sövüp saydığı sürekçilerden biri, babası yaşındaki adama el kaldırmış, kafasını yarmıştı ihtiyarın.
Adam ne yaman bir belayı satın aldığını bilse zinhar yapmazdı bunu ama olmuştu işte.
Delifişek, bu işi adamın yanına bırakır mıydı?
Bırakmazdı da gecenin bir vaktinde, gölgeleri bile parçalayan itleri aşıp da duyanları şaşkına çevirerek
adamın çadırına dayanacağını da kimse düşünemezdi doğrusu.
Delifişek bu, kimsenin aklına gelmeyeni yapar mı yapardı!
Duyanlar, küçük dillerini yutmuşlardı şaşkınlıktan.
Olamaz, diyorlardı. Her biri azman olan ayı gibi köpekleri nasıl atlatmış olabilirdi?
O çadırları tanıyanlardan birine göre; boğazları sivri uçlu, diş geçirilemez demir çangallarla korunan, günün
her saatinde teyakkuzda bulunan koyun köpeklerini aşıp da adamın çadırından silahını almak her babayiğidin
değil er babayiğidin kârıydı. Delifişek deli ise de bu kadarını da yapamazdı.
Haydi, köpekleri aştı diyelim; hemen herkesin silahlı olduğu bir mekâna ne cüretle ve nasıl yaklaşabilirdi?
Yaklaştı diyelim; adamın haremine nasıl girebilirdi? Yok canım, göz var izan var, diyordu böyle diyen adam.
Bir diğeri daha keskin konuşuyordu: Silah, adamın hemen yanı başındaki tavus kuşu desenli ceviz
sandığında; sandığın anahtarı adamın yastığının altında; adam, karının koynunda. Cık… Olmaz. Uydurma
bu! diyordu. Konuya kafa yoranlardan biri, onun köpeklerin dilini bildiğini; dolayısıyla onlarla anlaşmış
olabileceğini bile iddia etmişti.

Babası arkasından bıyık altından kıs kıs gülüp bu işe keyiflense de yüzüne sert çıkmıştı: “Silah namustur.
Nasıl aldıysan git ver adamın silahını!”
Delifişek, bu hadise münasebetiyle araları bir kez daha açılan babasının gönlüne girmek için kendisinden
pek beklenmeyen bir adım attı.
Aracılar yoluyla buluştu adamla.
Tek gelsin ve silahsız gelsin, diye uyarmayı da ihmal etmemişti.
O buluşmada, adama silahını teslim ettikten ve “Bir daha baban yaşındaki adamlara el kaldırma” dedikten
sonra bir güzel tozunu almıştı adamın yine de.

Kimine göre bu ikinci evlilik onu bitip tükenmeyen vukuatlardan kurtarmış, savruk hayatına bir düzen
gelmiş; kimine göre de ocağına incir dikmişti. Bunun hangisi doğrudur bilinmez ama ortalık çocuğa gitmişti.
Bu kaltaklara da bir hâl oldu kız, yarışa girdiler bunlar ellaham, diyordu Namiş Kadın.

Bir rivayete göre 13, diğerine göre 16 çocuk vardı ve çocuklar neredeyse birbiriyle emsal yaşlardaydı.
Çocukların sıralamasını; hatta kadınların hangisinden olduklarını kendisi bile karıştırdığı oluyordu bazen.
El attığı her engeli bir yolunu bulup aşan Deli Ağa, kadınları aşamamıştı tabii.
Suyu tersine akıtabilen Delifişek, bu evlilikten sonra bacak kalınlığındaki suyun yönünü bile çeviremez olmuştu.
O delişmen, gözü kara Delifişek gitmiş, yerine; uyumlu, sakin, “zararsız” uysal bir adam gelmişti.

Akşamları, traktörün gürültüsü duyulur duyulmaz avlu kapısının kanatlarını açmak için birbirleriyle yarışırdı
kadınları. Bu akşam, Büyük az gecikmişti; merdivenin dibinde, Küçüğün hemen yamacında, ayakta
dikiliyordu. Delifişek, aracı park edip de istop ettikten sonra yanlarından geçerken anahtarı Küçüğe uzattı:

“Şunu yerine as!”
___________________________________________
*Bu hikâye Muhayyel dergisinin 4’üncü sayısında yayımlandı (Ağustos 2018)