Hikâyeci, Yazar Recep Seyhan ile Söyleşi

HİKÂYECİ, YAZAR RECEP SEYHAN İLE SÖYLEŞİ

Sorular: Aysu KOÇ
– Hayatınızdan bahseder misiniz?

Recep Seyhan — Amasya Taşova doğumluyum. Annem ve babamın olduğu tek odadan ibaret bir barakada doğdum. Çocukluğum mezra gibi bir yerde geçti. Çok tabii ortamlarda büyüdüm. Tabiatın görkemli göl, dağ, kar manzaralarını gördüm. Hayvanların seslerini dinledim. Böylesine güzellikler içinde büyüdüm. Yoksullukları ve yoksunlukları da gördüm orada. Belki hikaye yazmamda bunların da etkisi vardır. Ortaöğretim için vilayete gitmemiz icap etti. Oradan ev tutuldu. Babamla birlikte birilerinin kapılarında işçilik yaptık. Oradan elde edilen gelirlerle okudum. Zor şartlardı fakat o zamanın şartları bunu gerektiriyordu. Lise için yatılı olarak Tokat’a gittim. Liseyi de orada bitirdim. Sonrasında üniversite tahsilim için İstanbul’a geldim. Burada yazarlarla, önemli insanlarla tanışmak da nasip oldu. Cahit Zarifoğlu’yla, Ahmet Kabaklı’yla, Sevinç Çokum’ la tanıştım. Bu insanlar beni yazmaya teşvik ettiler. Memlekete giderken Ankara ‘ya gider Mavera dergisine uğrardım. Bu görüşmelerimle birlikte edebiyat ile iletişimim de gerçekleşmiş oldu. Böylece yazarlık hayatım da başladı.

Yazmaya başlamanızdaki etkenler nelerdi?

Recep Seyhan — Yazmaya başlamamdaki en büyük etkenin az önce söylediğim gibi doğduğum doğal ortam ve ortamın şartları olduğunu düşünüyorum. Bu etkenler ruhumda bir şeyleri tetikleyip harekete geçirmiş olmalıdır. Doğal güzellikler, tabii ortamlar, gözlemlediğim insanlar; çilekeş kadınlar, yoksulluklar, yoksunluklar, çok çetin koşullarda çalışan insanlar,onların acı hikayelerini dinlemiş olmam, ilkokul çağındayken istiklal savaşlarına katılan insanları görmüş olmam… Tüm bunlar beni hikâye yazmaya sürükledi.

İlk kitabınızı yayınlarken zorluk yaşadınız mı, bu süreçten bahseder misiniz?

Recep Seyhan — İlk kitapta daima zorluklar yaşanır. Ben de yaşadım. Bundan benimle yapılan bir röportajda da bahsetmiştim. Hanımın üç veya dört bileziğini bozdurup (gülerek) parasını da yayıncıya vermiştik. “Çiçekler Kesmişti Selamı” böyle çıkmıştı. O kitap beğenildi. Üç baskı yaptı. İlk göz ağrımdı. Hatalarla yanlışlarla çıktı. Sonraki baskılarda hatalar da düzeltildi tabi.

—  Yazma süreciniz nasıl işliyor? Metnin bir bütün olarak nasıl olacağıyla ilgili bir fikriniz oluyor mu, yazdıkça mı gelişiyor?

Recep Seyhan — Yazmak için konu aramıyorum. Bir konu seçip de “Bununla ilgili yazayım” demek gibi bir durum kesinlikle söz konusu değil. Önce kafamda ne yazmak istediğimle yani tema ile ilgili bir şeyler geziniyor, kafamda bir imge olarak dolaşıyor. Benimle birlikte nereye gidersem peşim sıra o da geliyor. Sonra onu olgunlaştırıyorum. Onunla ilgili bazı malzemeler topluyorum. Olgunlaşınca o da artık yavaş yavaş “Beni yaz.” demiş oluyor. Zaten “Ben bir hikâye yazacağım.” diyip oturulmaz. Hikâye gelir ve “Beni yaz” der. Siz de oturup yazarsınız.

— Neden öykü?

Recep Seyhan — Çünkü içimde sürekli bir ırmak gibi akan hikâyeler vardı. Ve o hikâyeleri içimde taşıyıp duramazdım. Birileriyle paylaşma ihtiyacı hissettim. Belki de var olduğumu, dünyadan benim adımı taşıyan, benim suretimde ve siretimde bir insanın gelip geçtiğini insanlara ulaştırmak istedim sanıyorum. O akan hikâyeleri daha fazla kendimle gezdirip duramadım ve yazdım.

—  Bazı öykülerinizin kahramanlarına insan ismi yerine harfle ya da sayılar verdiğinizi gördüm. Bunun sebebi okuyucunun hayal gücüne bırakmak mıydı?

Recep Seyhan — Aynı öyle. Onu okuyucunun değerlendirmesi, kendi muhayyilesinde nereye yerleştirecekse oraya yerleştirmesine fırsat vermek için.

—   Yazma aşamasında çektiğiniz bir zorluk oluyor mu? Oluyorsa nasıl başa çıkıyorsunuz?

Recep Seyhan — Kendi adıma yazma aşamasında bir zorluk oluyor tabii. Aramızda konuşmalarımızdan anladığım kadarıyla göre diğer yazarlarda da bu zorluk oluyormuş. Bahsettiğim zorluk şöyle: Yazmak üzere oturmak konusunda sıkıntı çekiyorum. Oturduktan sonra yazıyorum fakat her defasında bir şeyler beni oturtmuyor. Söz gelimi yarım kalmış bir işi tamamlamak üzere iken harekete geçesim geliyor. Ne zaman oturacaksam “Hayır oturmadan önce şu işi bitir,” diyor bir ses. Bitir dediği iş de yazı dışında bir iş. Bu tür şeyler bana rahatsızlık veriyor. “Yazmak üzere oturacağım zamanda şimdi bunun sırası mı?” diyorum kendime. Böyle çatışmalarım oluyor; ama sonunda yazmak üzere masayı ele geçirdiğimde hiçbir baskı etkileyemiyor beni ve men edemiyor yazmaktan.

 Eskiden yazdığınız yazılara baktığınızda gördüğünüz hata ve eksiklikler var mı?

Recep Seyhan — Var tabii ki. Zaten olmazsa , yazar iç denetimini yapamıyor demektir. Yazdıklarına bakıp “Burası şöyle olsa iyiydi,” diyemiyorsa iç denetimini yapamadığından kendini geliştiremiyor demektir aslında.

 

—  Peki, bu bahsettiğimiz hata veya eksikliklerinizi gelişme süreciniz olarak görüp doğal mı karşılıyorsunuz, yoksa geri plana almaya çalıştığınız oluyor mu?

Recep Seyhan — Hayır, eksiklikleri gelişme süreci olarak gayet olağan karşılıyorum.

Kitaplarınızdan en beğendiğiniz cümle hangisi?

Recep Seyhan — Bir insanın kendinden beğendiği cümleyi söylemesi biraz tuhaf olur ve zordur doğrusu. Bunu çok isteyerek söylemiyorum ama sorduğun için de cevap vermek durumundayım. Son çıkardığım roman Ebucehil Karpuzu’nda şöyle bir cümle vardı: “İçinizde daima bir çocuğun iç coşkusu olmalı.” Budur.

Yazma konusunda öykü ile öne çıkıyorsunuz. Peki, okumalarınızda sevdiğiniz tür nedir?

Recep Seyhan — Biyografi ve hatıra. Bu türlerin içerisinde konusunu tarih ve edebiyattan alanları özellikle tercih ediyorum.

—  Türk ve Dünya edebiyatında eserlerini okumaktan keyif aldığınız yazarlar kimler?

Recep Seyhan — Dostoyevski, Kafka’yı beğeniyorum. Bu yazarları tarzıma ve üslubuma da yakın buluyorum. İtalo Calvino’yu, Virginia Woolf’u beğeniyorum ve kendime yakın buluyorum. Dünya edebiyatında bunlar. Türk Edebiyatında ise Sait Faik’i kendime yakın buluyorum. Onun Son Kuşlar hikâyesi beni hikâye yazmaya teşvik eden hikâyelerden biridir. Refik Halit Karay’ı ve Abdülhak Şinasi Hisar’ı da eklemeliyim.

 Edebiyat niçin önemlidir?

Recep Seyhan — Edebiyat, benim için insanın varlığını güzelleştiren bir sanat dalı olduğu için önemlidir. Herkes kendi varlığını, iç düzenini, ruhsal yapısını geliştirmek ve güzelleştirmekle mükelleftir. Bunun için başvuracağımız kapı sanattır. Bu kapının illa edebiyat olması şart değil. Musikiyle de olabilir resimle de olabilir. Güzel sanatlardan biriyle bu onarımın yapılması gereklidir. Aksi halde günlük hadiseler insan ruhunun bir yerlerinde sürekli olarak hasar açıyor. Bu hasarların onarılması da ancak sanatla mümkündür.

—  Edebiyat sadece duyguya mı yönelmeli yoksa duyguyla birlikte düşünceyi de barındırmalı mı?

Recep Seyhan —Edebiyat bir düşünceyi de barındırmalı bana göre. Ama edebiyattaki bu düşünce sanatın doğası gereği daima arka planda olmalı. Bu durum rolünü oynamakta olan bir oyuncuya sürekli olarak sahne gerisinden tarif yapan bir yönetmene benzer. Yönetmen görülmez, görülmemeli. Görülürse oradaki oyun rezil duruma düşer.

Bir edebi eserde dil nasıl olmalı?

Recep Seyhan — İlk olarak bizim dil zevkimize uygun olmalı. Bir edebiyat eserinde dil hazzı tadamıyorsanız o eserden almak istediğinizi yeterince alamazsınız. İkincisi, bir edebiyat eserinde olması gereken edebiyatın olmazsa olmazları içinde olan anlatım güzelliği, hazzı. Edebi eserde günlük, sıradan bir dil olmamalı; üst bir anlatım  ve seçkin bir dil mutlak olarak bulunmalı.

Genelikle genç yazarların kullandığı kısaltılmış bir dil var. Bu durum hakkında ne düşünüyorsunuz?

Recep Seyhan — Bu davranışları çok sıradan buluyorum. Maalesef gençlerde böyle bir eğilim var ve bunu önlemek de çok zor. Bu biraz da kapitalizm dediğimiz ekonomik sistemin getirileriyle ilgili. Bu tür davranışlar her dönemde olmuştur. Popüler olmak gibi hevesler insanın güdüleriyle uyumlu olabilir ama sanatın doğasına tümüyle aykırıdır bu. Zaman içinde bu durumun rayına oturduğunu ve bu tür görüntülerin eriyip kaybolduğunu gördük, göreceğiz..

Sizce yazabilmek için kurs almak yeterli mi yoksa yetenek şart mı?

Recep Seyhan —Açıkçası kursla yazar olunabileceğini düşünmüyorum. Kesinlikle yetenek şart. Kurs bir araçtır. Araçla bir iş görülmez demiyorum, görülebilir. Fakat yeterli olduğunu düşünmüyorum. Kurslar sadece bir anahtardır. Anahtarı kullanmayı bilmiyorsanız ya da kapısını bulamazsanız anahtar elinizde bir demir parçası olarak kalır.

—  Günümüzde herkes bir kitap çıkarıp “Ben yazarım.” diyebiliyor. Size göre kimler hakkıyla “Ben yazarım” diyebilir?

Recep Seyhan —Eline kalem alan, ben de ‘yazarım’ diyen herkes kitap yazıyor. Bu duruma çok üzülüyorum. Dediğim gibi bunlar geçmiş dönemde de olmuş şeylerdir ama günümüzde iş şirazesinden çıkmış görünüyor. Yazılan kitaplarda edebi değer olması temel esas olmalı. Edebi değeri aramak da okuyucunun kalitesine bağlıdır. Okuyucu kalitesi düştükçe bu tür talep ve görüntüler de mutlaka ortaya çıkacaktır.

—  Şu anki duruma baktığınızda Türk edebiyatında gördüğünüz en büyük sorun nedir?

Recep Seyhan — Gruplaşmaların olması. Cemaatleşme gibi kanonik bir yapılaşmaya gidilmesi. Sonrasında herkesin kendi cemaatinde çalıp oynaması gibi görüntüler var ve bunlar hoş değil.

Son olarak hem bir yazar, hem de bir öğretmen gözüyle bakacak olursanız gençliğe tavsiyeniz nedir?

Recep Seyhan — Gençlere tavsiye edeceğim şey klasik olacak. Böyle de olsa bıkmadan söyleyeceğim: Okumak. Ama seçerek okumak, gelişigüzel okumamak. Biraz önce senin de söylediğin gibi çok kitap çıkıyor, çok yazar var. Matbaalar bazen gereksiz çalışıyor. Önüne gelen kitap çıkarıyor. İhtiyaç mıdır, değil midir; değeri var mıdır, yok mudur bakılmaksızın ticari amaçlar gözetiliyor ve kitaba bir meta gibi marketteki bir ürün gibi bakılıyor. Bu yaklaşımı çok sakıncalı buluyorum. Gençlerin okumalarında ayrım yapabilmeleri gerekiyor. Ayrım yapabilmek için de bu konuda tecrübesi olan insanlardan destek almaları gerekir. İnsanın yetişmesi ve gelişmesi mutlak surette böyle olmuştur.

—  Eklemek istediğiniz başka bir şey var mı?

Recep Seyhan — Teşekkürden başka bir şey yok.

— Asıl ben teşekkür ederim.                     14.12.2018