SÖYLEŞİ- Sorular: Yasin Taha Oral

RECEP SEYHAN İLE SÖYLEŞİ

Sorular: Yasın Talha ORAL
Yazar olmaya ne zaman karar verdiniz?

+          Hiç kimse ‘ben yazar olayım’ diye yola çıkmaz zannediyorum. Benim de yazar olmak gibi bir düşüncem okul çağlarındayken yoktu; fakat ortaokuldayken dünya klasiklerinin büyük bir kısmını okumuştum. Bir arkadaşım -Allah selamet versin- şu an Sivas Cumhuriyet Üniversitesi’nde Eski Türk Edebiyatı bölümü başkanı Prof. Mehmet Aslan vesilesiyle oldu. Okulda beraber oturuyoruz o zamanlar ve o sürekli kitap okuyor. Tabii, arkadaşınız nasılsa siz de onun boyasına boyanırsınız. Benim öyle bir şansım vardı ve ben bu şansı değerlendirdim. Diğer çocuklar gibi topun, sinemanın peşinde heder olabilirdim ama öyle yapmadım. Gerçi sinema tutkumuz ikimizin de vardı; sinemayı ihmal etmezdik. İyi ki de etmemişiz. Ama ayrıca kitap tutkusu vardı onun. Dedim ki : ‘Mehmet okuduğun kitapları bana da ver.’ Olur, dedi. Okuduğu kitapları bana verdi; ben de okuduklarımı ona verdim. Derken zaman içerisinde ben de kitap almaya başladım. Tabii bu kitaplar dünya edebiyatı klasikleri. Dedi ki Mehmet, burada kütüphane var. O çağda Amasya kütüphanesinin Türkiye’de hatırı sayılır bir kütüphane olduğundan haberimiz yok tabii. Mesela Hz. Osman’ın el yazma nüshası orada bulunuyordu. (O eseri Kıbrıslı ünlü bir iş adamının o zamanki eşi Ayşegül Nadir’in adamları çalmıştı. Yanılmıyorsam izine ulaşıldı ve yerine iade edildi o eser sonradan.) O eserin üzerinde Hz. Osman’ın şahadetinden kalan kan izleri hâlâ duruyordu. Ben gördüm. Uzatmayalım, Amasya Kütüphanesi’ni keşfettik. Derken o arada ben yatılıyı kazandım, Tokat’a gittim öğrenci olarak. Tokat’ta nasıl elime geçti ise Hisar dergisi ile karşılaştım. Edebiyata ilgimiz ta o zaman vardı ve o ilgi elimize getirdi sanırım dergiyi. O dergiyi her ay takip ediyordum. Hisar dergisini Mehmet Çınarlı çıkarıyor. Cemil Meriç yazı yazıyor Cemil Meriç’in yazılarını su gibi içiyorum orada. Acaba bu adam kim diyorum, genç bir adam izlenimi veriyor bana. Dergide Mustafa Necati Karaer, Vahap Akbaş, Mustafa Miyasoğlu, Nüzhet Erman gibi isimler yazıyor. Orada o dergiyi takip ederken kendimde yazma eğilimi hissettim. İstanbul’a geldikten Edebiyat vakfına devam ettim. Orada Ahmet Kabaklı hocayla tanıştım. Ahmet kabaklı hoca bana okumalarımı sürdürmemi ama yazmamı da söyledi. Birkaç deneme yazdım.

Kaç yaşındasınız bu dönemlerde?

+          23 olabilir. O civarda. O denemeleri Ahmet Kabaklı hocam -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- dergide yayımladı. Yazımı yayımlanmış görünce yazmam gerektiği düşüncesi daha fazla içime oturdu. O tarihten itibaren hasbelkader yazıyoruz. Bir süre bir fetret dönemi geçirdim, edebiyattan uzak kaldım 17-18 yıl kadar 28 Şubat dönemiyle ilgili bu, ayrıntıya girmeyeyim. Döndükten sonra kaldığımız yerden devam ettik ve peş peşe eser yayımladım: Hikâye kitapları, Bana Hikâye Anlat-ma adıyla kuramsal kitaplar yayımladım; gezi-günlükler yazdım, Hatem Tayî Hikâyeleri ve Kelile ve Dinme gibi klasikleri yayına hazırladım. Böyle kurmaca metinlerin içerisinde devam ediyoruz.

Peki şiir yazmayı denediniz mi?

+          Evet; hatta cüret edip Mehmet Çınarlı’ya bir şiir göndermiştim. Tabii o zamanki gençliğin verdiği heyecanla tema hamaset ve kahramanlık. Gençlik heyecanı var çünkü. O şiir hâlâ duruyor evde dosyalarım arasında. Gülüyorum tabii şimdi yazdığım şiire. Çınarlı hoca, bana bir mektup yazdı sonrasında. Çınarlı, Hisar dergisini çıkarması yanında iyi bir şair ve hukukçu. Daha sonra Anayasa Mahkemesi üyesi oldu Allah rahmet etsin. Mektupta mealen söylüyorum “Sevgili Recep, mektubunu aldım. Milliyetçi mukaddesatçı ve bu ülkenin değerlerine bağlı bir genç olduğun anlaşılıyor; ancak şiirlerini yayımlama konusunda acele etme ve bol bol oku. Nesre yönelmeni tavsiye ederim” diyordu Çınarlı.  Alanımın nesir olduğu kanaatine ben de varmış olmalıyım ki o mektuptan sonra şiir yazmadım. Benim

Hocam yazıda en önemli unsur nedir sizin için?

+          Dildir. Sonra anlatım gelir. Dilinizi çok iyi ve doğru seçeceksiniz. Yazdığınız metinin konusu, türü her neyse ona uygun bir dil seçmek ve ona uygun bir dil kullanmak zorundasınız. Dahası, Türkçeye hâkim olmak mecburiyetindesiniz. Özeti budur.

Peki, edebiyatın önemi nedir sizin için; hayatınızda nasıl bir yer kaplar edebiyat?

+          Edebiyat benim hayatımda eşyayı anlamlandırmaktır. Eşyayı doğru algılamak, doğru anlamlandırmak ve onun bilinmeyenlerine nüfuz etmektir. Eşyanın görünmeyen yüzüne vâkıf olmak için hiç olmazsa bir arayış içinde olmaktır. Edebiyat bize bunu sağlar. Edebiyatın güzel sanatlar içerisinde var olmasını sağlayan da budur. Buna mukabil edebiyat da sizin hayatınızı güzelleştirir, dünyaya bakışınızı değiştirir, iç dünyanızın örülmesini sağlar. Misal: Kozanızı güzel örerseniz, güzel şeylerle donatırsanız, ruhunuz da kamalata giden yola düşmüş olur. Gereksiz, lüzumsuz şeyler pek çok dünyada; insanı bağlayan, dünyada insanı kendisine çağıran bir sürü  malayani alanlar var. Sanat sizi lüzumsuz alanlardan alıkor, kendi isteğinizle o alanlardan uzaklaşırsınız. Bu da büyük bir kazançtır.

Edebiyatın kişiliğe katkısı vardır ve onu geliştir diyebilir miyiz?

+          Kesinlikle. Hem kişiliğinizi dokur, hem beyninize yatırım yapmış olursunuz. Kafanıza yatırım yapmış olursunuz. Kalbinize yatırım yapmış olursunuz. Kafaya yatırım daha çok ilimle mümkündür. Kalbe yatırım ise sanatla mümkündür ve o da edebiyattır, musikidir, resimdir ve diğer sanat dallarıdır. Biz edebiyatı tercih ettik, yani diğerleriyle de mümkündür bu.

İlham aldığınız ve sizi bu mesleğe iten sanatçı, sanatçılar kimlerdir?

+          Cemil Meriç en başta. Yazmaya teşvik eden Ahmet Kabaklı. Düşünce ufkumun örülmesinde büyük katkısı olan Cemil Meriç ve ondan sonra Necip Fazıl ve Nurettin topçu. Bu insanlar düşünsel evrenimin oluşumunda bana büyük katkı sağladılar büyük yol gösterici oldular.

Neden bu isimler peki, bu isimleri diğer isimlerden ayıran neydi?

+          Bunları diğer isimlerden ayıran şuydu: Birincisi, Cemil Meriç bize dünyaya tek gözle bakmamayı, iki gözümüzle birden görmeyi öğretti. O yıllarda insanlar dünyaya tek gözle bakıyorlardı; sağ gözüyle bakanların sol tarafı onlara görünmüyordu. Sol gözüyle bakanlara da sağ taraf görünmüyordu. Meriç bize ‘iki gözünüzle bakın, iki tarafı da görün’ dedi. Mealen söylüyorum tabii. Yani eserlerinde bunu söyledi. Ben evine gidip elini öpme şerefine de nail oldum. Kendisiyle tanışıp müşerref oldum. 25 yaşlarında bir üniversite öğrencisiydim o yıllarda. Necip Fazıl da bize bir duruş sahibi olmayı öğretti. Nerde duracağız? Bunu öğretti. Ahmet kabaklı ise nasıl duracağımızı öğretti. Toparlarsak Cemil Meriç nasıl göreceğimizi (veya nasıl bakarsak göremeyeceğimizi), Necip Fazıl nerede duracağımızı, Nurettin Topçu ve Ahmet Kabaklı gibi insanlar orada nasıl duracağımızı öğretti bize. Cahit Zarifoğlu ise bir sanat poetikamızın olması gerekliliğini hatırlattı ve bu konuda bize rehberlik etti.

+          Genç yazarları takip ediyor musunuz? Sizce eksikleri nedir?

Ediyorum. Hikâyenin ortasında, içinde olduğum için kitabı yeni çıkan genç yazarları bile takip ediyorum. Elimden geldiğince tabii, hepsine ulaşmam mümkün değil; çünkü derin meşgalelerim var. Dili nasıl kullandıklarına dikkat ediyorum önce onu söyleyeyim. Müktesebatlarına bakıyorum ve yeterli olmadıklarını görüyorum. Belirli bir birikim ve müktesebata ulaşmadan kitap yayınladıklarını görüyorum Birincisi bu. İkincisi, dillerinin çok güzel olmadığını görüyorum. Dil konusunda biraz önce söylediğim yarılmalarla gelen kültürel uçurumların hâlâ giderilemediğini söylemiştim. Bizim zamanımızdaki gibi değil elbette ve olumlu ilerleme de var. Yine de problemler azalmış ve kırılmış olarak da olsa farklı düzlemlerde devam ediyor. Diğer husus; genç neslin Osmanlı Türkçesine ve Osmanlı kültürüne vâkıf olmalarını ve onunla tanışmalarını umuyor ve diliyorum; çünkü bu eksiklik, kültürel anlamda ayaklarının birinin hep aksamasına, topal kalmasına sebep olacaktır. Bizim zamanımızda geçmişle; dolayısıyla Osmanlı kültürüyle iletişim çok zor ve çetindi; ancak ismini andığım zatların bize sunduklarıyla, işaretleriyle, yazıp çizdikleriyle bize gösterdikleri bir yol vardı şüphesiz, bir güzergâh vardı, bir hat vardı. Kendi çabalarımızla, o hatta iğneyle kuyu kazar gibi bulduğumuz bulgularla yetiniyorduk biz. Şimdiki neslin önünde bu konuda çok büyük imkânlar var.

Ama modern dünyanın görünüşü eskiyi görmeyi engelliyor olabilir mi? 

+          Bu, modernizmin getirdiği bir problem, şimdi ortaya çıkmış değil. 19. yy ortalarından itibaren modernizm hükümfermadır. Adı kapitalizmdir, şudur budur çeşitli şekillere evrilerek devam ediyor ve hayatımızın önemli bir kısmında belirleyici durumdadır. Bu modernizmin getirdiği olumsuzluklar; yapılaşmaya yansımaları, kültüre yansımaları, davranışlara yansımaları, görsel işitsel ve iletişimsel araç ve gereçlere yansımalarıyla bizi kuşatmış durumdadır, nesli kuşatmış durumdadır. Bu kuşatmadan daha az yara ile daha az hasar ile kurtulmanın yolu edebiyat ve güzel sanatlarla içli dışlı olmaktır.

+          Teknolojik dünya hakkında görüşünüz nedir?

Olması gerekiyor ama onunla ilişkilerin düzenlenmesi çok önemli. Sizi esir almaması varlığınızı ele geçirmemesi, beyninize hâkim olmaması gerekiyor. Bilişim gereçlerinin davranışlarınızı düzenlememesi gerekiyor. O kadar her şeyimize burnunu sokmaması gerekiyor; ama kazın ayağı öyle değil tabii. Teknolojik, bilişim-iletişim aygıtları; güzel sanatlardan, edebiyattan, estetikten uzak bir hayatı olan insanı çok çabuk kuşatıyor ve tüm varlığına nüfuz ediyor, sonra onları kontrol edip denetlemeye başlıyor.

Sizin yazılarınızın özelliği nedir? (Bunu biraz açarsam; hikâyelerinizin alt metnindeki fikir nedir? Toplumsal bir ders mi içeriyor?)     

+          Onunla ilgili benim bir yargıda bulunmam doğru olmaz. Kitabımızı okuyanların ona eleştirel bir bakışla sanatsal bir bakışla değerlendirme yapacakların görüşlerine müdahale etmek istemem. Benim kendi kitaplarım hakkında ben şöyle yapıyorum, şunları yazıyorum, benim düşüncem şudur, metinlerimin arka planında şunlar şunlar vardır gibi şeyler söylememiz yakışık almaz. Bunu çıkar; bir üniversite öğrencisi bir çalışma yapar belirler, hocasına sunar; bir eleştirmen çıkar bir yazı yazar ve kendince belirler.

O zaman bunları okuyucu bulmalı ve belirlemeli sağlıklı bir veriye ulaşılması için, diyorsunuz.

+          Evet, kesinlikle.

Bir sanatçı olarak siz nelerden besleniyorsunuz?

+          Bu sorunun cevabı da kitaplarımın okunmasıyla ulaşılabilecek değerlendirmeler sonucunda daha sağlıklı olur. Bu konuda şu kadarını söyleyebilirim: Ebette ben bir yerlerden besleniyorum. Konuşmamızın başında isimlerini andığım insanların eserleri yanında okuduğumuz kaynaklar var. Oralardan damıtılarak oluşmuş bir dünya görüşümüz ve onun bize sunduğu veriler var şüphesiz. Bunun sanat boyutu var, düşünsel boyutları var, siyasi boyutları var, sosyal boyutları var. Bir kül olarak da bu topraklarda yeşeren, bu topraklarda neşr-ü nema bulan ve dünyanın geniş bir alanına yayılan bir kültürel müktesebatımız ve kültürel birikimimiz var bizim. Yüz yıldan ibaret bir geçmişe sahip değiliz. O birikimlerden ne kadarına ulaşabildiysem, oradan bize neler ulaştıysa onlardan besleniyorum. Onların adını da ben söylemeyeyim.

Nasıl bir ortamda üretkenliğiniz artar (Nerde daha rahat çalışıyorsunuz ?)

+          Ben en güzel çalışmayı evimde yapıyorum, benim için en güzel ortam evimdir. Ancak son 5 yıldır başka bir imkân doğdu bana. Bulunduğum semtin belediye başkanı bana bir oda tahsis etti. Zaten belediye personeliyim, belediyede çalışıyorum. (27 yıl edebiyat hocalığı yaptıktan sonra kurum değiştirip belediyeye geçmiştim.) Orada yazıyor, okuyor ve hasbelkader üretmeye çalışıyorum; ama sorunun cevabı kesinlikle sükûnettir. Çalışacağım ortamda gürültü olmayacak, insanlar girip çıkmayacak, sessizlik olacak. Bir de hafiften müzik olursa iyi olur.

İstanbul’da yaşamanın getirdiği toplu taşımalarda harcadığımız zamanlarda (metrobüs, tramvay, metro ) anlık bir hikâye girişi oluyor mu ? Telefona kaydediyor musunuz?

+          Aynı öyle oluyor. Bir insan bir cümle söylüyor; mesela bir defasında bir kadın dedi ki: ‘Gözün çıksın İstanbul, yavrumu elimden aldın!’  Aman Allah’ım! Bu kadın ne dedi!  Büyük bir hikâye var burada. Eve geldim ve o cümlenin arkasındaki hikâyeyi (elbette kurguladığımı) yazdım. Nerede, hangi kitapta yer aldı o hikâye; onu da arayan bulsun.

Yazılarınızı beğenmeyip attığınız oldu mu?

+          Elbette. 1978’lerde yazmaya başladım. Öğrenciyiz, cebimizde para yok. Bir kırtasiyeden şuradan buradan bir top kâğıt alacak durumda değilim. Kullanılmış kâğıtlar buluyordum bir yerlerden. Bunların bazıları bakkalda olabiliyordu. Bakkal bir şeyleri sarmak için kullanıyordu. Bir gün baktım, düzgün kâğıtlar bunlar. Bakkala okuduğum gazetelerin birikmiş gazete destelerini veriyor ve ondan da bu arkası temiz kâğıtları alıyordum. Bu tür israf kâğıtlar resmi dairelerde ve özellikle gazetelerin basıldığı binalarda kolilerce vardı ama ben uzaktım onlara. O zaman matbuatın kalbi Cağaloğlu’nda atıyor. (Sonradan Bayrampaşa-Topkapı taraflarına veya İkitelli’ye taşındılar) Sonraları Cağaloğlu’ndan arkası temiz kâğıtlar temin etmeye başladım. Sağ olsunlar, kimden istesek veriyorlardı. O kâğıtların arkasına kurşun kalemle yazardım. Sonra onlardan beğenmediklerim oluyordu ve atıyordum. Daktilo döneminde, müsveddeye yazdıklarımı daktilo ediyordum. Derken bilgisayar dönemine eriştik. Bu dönemde artık yazarak bozarak bilgisayarın başında başlıyor ve orada bitiriyorum metni.

Aslında siz çok da şanslısınız yazının üç dönemini görmüş olmakla diyebilir miyiz?

+          Evet, doğru söylüyorsun. Ben bir yazarın yaşayabileceği yazma macerasının (enstrümanlar düzleminde kullanılan malzemeler düzleminde) üç aşamasını da gördüm. Şimdi bilgisayar dönemineyiz ve bilgisayarda yazdığınızı atmak gibi bir şey söz konusu değil. Kimileri bunu yapabilir, çıktısını alıp atabilir. İsraf etmem yani ben öyle yapmam. Hatta sırf bundan dolayı kâğıt israfı yapmamak için yazıcı kullanmıyorum. Vardı yazıcım, bozulunca bir daha almadım. Şöyle yapıyorum: Bilgisayarın başına oturuyorum. Kafamda aldığım notlar var, o notların çoğu ajandadadır. (Telefona aldıysam bile sonrasında ajandaya işliyorum. Telefonda kaybolabilir, silinebilir; bu da var.) Oraya aldığım notlarda anekdotlar, imgeler vardır. Ben bir hikâyeciyim ve imgenin peşindeyim. O imgeleri, ayrıntıları, bir hikâyenin dokusuna lazım olacak enstrümanları topluyorum. Onlardan bazıları bana geliyor ve beni yaz diyor. Onlar yaz demedikçe zaten oturamıyorum.  Oturduktan sonra da yazıp bozarak (yanlışsa siliyorum) bitiriyorum metni.

Bu üç dönemi de yaşadınız. Sizce en güzeli hangisiydi?

+          Her zaman söylüyorum. Şüphesiz tabii; emek bakımından, yazının kazandığı ‘kutsiyet ‘ bakımından kalemin yerini hiçbir şey tutmaz.; ama sunduğu imkânlar bakımından bilgisayar dipsiz bir kuyu gibi. Metninizi oluştururken bir yerde bir kavram geçmesi gerekiyor fakat onunla ilgili ayrıntıya sahip değilsiniz. Olabilir. Bilgisayara soruyorsunuz bu ne? Her soruya cevabı hazır onun.  Muazzam bir kütüphane aslında kullanabilen için bilgisayar. Düşünün ki orada İslam Ansiklopedisi yüklü. İslam ansiklopedisi Cumhuriyet döneminde kazandığımız kültürel birikim olarak çok büyük bir değerdir. Ama bundan çoğu insanın haberi yok. Bu bir hazinedir ve oradan her şeye ulaşabiliyorsunuz. Bugün öğrendim; Reşat Ekrem Koçu’un İstanbul Ansiklopedisi de eli kulağında imiş; yükleme çalışmalarının sonuna gelinmiş. Hep derdim, o da yüklü olsa n’olur. Mutlu oldum. Müthiş bir haber olarak geldi bana, ilk defa da seninle paylaşıyorum. Hani “Eve Dönen Adam” var… Beşir Ayvazoğlu’nun bir eserinin adı ama  o da Tanpınar’dan ödünç almış. Yahya Kemal “eve dönen adam” ise Reşat Ekrem Koçu o evin terekesini bize tarif eden adamdır. Çünkü biz evimizi kaybetmiştik. Şaşkın bir şekilde sokakta kalmıştık. Kültürel kopuştan söz ediyorum. Nerede olduğunu da bilmiyorduk evimizin. Nurettin Topçu, Necip Fazıl, Sezai Karakoç gibi başkaları çıktı, evin yerini tarif etti. Reşat Ekrem, evin içindeki bütün levazımatı malzemeleri -neler bulunuyorsa işte- o evde bulunanları bize tek tek anlattı. Nerede bu? Elbette İstanbul Ansiklopedisi’nde. Başka da var yani; arşiv.org…  Kültürel kaynaklarımızla ilgili bazı belgelere, yazma nüshalara Amerika’daki bir siteden ulaşmanız mümkün. Yanılmıyorsam bazı vakıf üniversiteleri kütüphanelerindeki kitapları yüklediler ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi Taksim Atatürk Kitaplığı -ki yirmi bir veya yirmi iki kütüphanesi vardır ona bağlı olan- bütün kitaplarını bilgisayar ortamına yükledi. Yeni neslin bunlardan haberi var mı, bilmiyorum.

Teşekkür ederim hocam

+ Ben teşekkür ederim.
_____________________
14.12.2018