EDEBİYAT DÜNYAYI DEĞİŞTİRİR mi?

“Yaya Öncelikli Trafik” ya da  EDEBİYAT DÜNYAYI DEĞİŞTİRİR mi?

Ne alaka? Yaya öncelikli trafiğin edebiyatla ilgisi ne ola? Böyle bir soru sorulmalıdır. Önce malumun ilamına bakalım: Bizde 2019’da -fark edilen demeyeyim haydi- gündeme getirilen “yaya öncelikli trafik” gerçekliği Avrupa’da en az 50 yıldır caridir. (Şimdi, böyle dedim diye ‘Avrupa hayranı’ yargılamasına muhatap olabilirim.) Dünyanın az çok gelişmiş her yerinde yayaların geçebileceği yatay çizgilerle belirlenmiş alanlar vardır. Sürücü buralardan temkinli geçer ve karşıya geçmek üzere hazırlanan bir yayayı görür görmez en az 5m ötede durur. Hele de yaya hamle yaptı ise zinhar yaklaşmaz. Yasakların delinmesinin bir hüner veya artı bir vasıf sanıldığı bizde, kendisi için tahsis edilmiş bu alanları kullanmaya çalışan yayaların canını zor kurtardığı da bir vakıadır. Öte yanda hiçbir yaya da trafiğin aktığı yayalar için bir işaret bulunmayan bir yerden karşıya geçmek üzere harekete geçmez. Gelelim bunun edebiyatla ilgisine:

Genelde sanatın; özelde, güzel sanatların fonetik kolu olan edebiyatın elbette bir amacı vardır. Bütün adlandırılmış veya kodlanmış iş, meslek ve bilim dallarına bir ihtiyaca mebni olarak bir alan açılmış ve bir hedef belirlenmiştir. Konumuz tam da burada “yaya öncelikli trafik” ile ilgilidir. Yine malumu ilam: Trafik kurallarını, herhangi bir ülke veya ülkelerden birinde bir bilim adamı veya falan ülkenin adı belirli bir bilim heyeti belirlemiş değildir. Elbette bununla ilgili toplantılar olmuştur, kararlar alınmıştır, uygulamalar olmuştur; ama bunlara bir ad vererek ‘şu’ demek mümkün değildir. Demek ki bu kurallara, kuralların içinden çıkan trafik işaretlerine deneme-yanılmalarla, yer yer ödenmiş acı bedellerle ulaşılmıştır. O halde trafik, kendi kurallarını yine kendisi belirlemiş; hatta bu kurallardan neşet eden işaretlerin adlarını bile kendisi koymuş ve bu konuda insanları istihdam etmiştir diyebiliriz. Bu sebeple olmalı, trafik kuralları için “evrensel” sıfatı yakıştırılmış ve bu kurallar üzerinde (eskilerin tabiriyle muttefekun aleyh bir hükümde) ortak bir mutabakat sağlanmıştır. Bu yargının da belirlenmiş, imlenmiş bir sahibi yoktur. Kimse çıkıp da buna itiraz etmemiş ve kim söylüyor bunu diye de sormamıştır şimdiye kadar. Böyle bir soru nasıl abes karşılanırsa; bu kurallar nasıl ki süreç içinde kendi yasalarını koyup onu kullanacak olanlara kendisini dayattıysa; sanat da böyledir. Şimdi konuyu açımlayabiliriz:

Sanat, kendi kullarını kendisi belirler ve onu kendisi ile meşgul olanlara dayatır. (Bu dayatma kelimesi, çağrışımı ve duygu değerindeki zayıflık sebebiyle bana da sevimli gelen bir kelime değil ama burada, en azından eriştiğim zamanlarda gördüğü ilgi sebebiyle kullanacağım.) Siz şöyle veya böyle sebeplerle mesela kuralsızlık huyunuz depreşir de sanatın yasalarına uymazsanız, üretiminizin niteliğine ilişkin bir problem çıkar ortaya. (Buna değineceğiz). Bu çerçevede, dayatanların en güzeli Tanrı’dır. Dünyaya gelirken gelmek istemiyorum diyemediğimiz gibi Azrail götürmek üzere kolumuza girdiğinde de gitmek istemiyorum diyemeyiz. Allah’ın sani’ صانع sıfatının insan tarafındaki yansıması olan sanat da yine O’nun Hâlık  خالق  sıfatının insandaki izdüşümü olan ibda’ ( ابدع veya  أبداء) da bu düzlemde bir dayatma ile gerçekleşir. Bu dayatanlar, dayatanların; dayatmalar da dayatmaların en makbul olanıdır kuşkusuz. Bu sebeplerle; insan tarafından gelebilecek her baskıya, varlığına müdahale anlamına gelebilecek dayatmalara ilk elde karşı çıkan (karşı çıkması gereken) sanatçı, sanatın bu dayatmasından hoşnuttur; çünkü eserini buna borçludur.

Diğer bilim dallarından farklı olarak güzel sanatlar, kendi hedefini (ya da amacını) kendisi belirler, demiştik. Sanatın kendi kurallarını yine kendisinin belirlemesi elbette akşamdan sabaha olmamış, bu, yüzyılları bulan bir süreç içinde gerçekleşmiştir. Bu önemli bir farktır. Bu şöyle olmuştur: Sanat, sanatçının, -çeşitli mülahazalarla- istediği gibi tasarruf edebileceği bir alan değildir. Söz gelişi, bir romancı kahramanına, bir ressam zihninde kurguladığı nesneye, bir müzik adamı notalara istediği gibi müdahale edemez. Elbette nihayetinde eserin yaratıcısıdır sanatçı; evirir, çevirir, yontar. Ne ki bunu; esere keyfi müdahalelerle, başka deyişle, sanatın belirlediği çizgilere, onun tabiatına basa basa yürüyerek gerçekleştiremez. İlk itiraz sanatın kendisinden gelir ve ‘dur’ der.  Bu ikazı kulak ardı eden sanatçı da eseri de büyük yara alır. Bu sebeple hiçbir sanatçı bunu göze alamaz. Keyfiyete direnenler çıkarsa bunun bedelini ödedikten sonra er geç hizaya gelir. Tıpkı bizde 50 yıl sonra “yaya öncelikli trafik” kuralına 2019’larda gelindiği gibi. Evrensel dediğimiz şey de budur ve sanat da evrenseldir.

Şimdi soruyu soralım: Kendi kuralını, hedeflerini ve icra şartlarını kendisi belirleyen sanatın hedefleri arasında toplumu değiştirmek var mıdır? Penceremizi edebiyat düzlemine çekip özelleştirerek soruyu şöyle de sorabiliriz: Edebiyat dünyayı değiştirir mi; ya da edebiyatın böyle bir hedefi var mıdır? Bize göre dünyayı değiştirmek veya toplumun ekonomik göstergelerini yukarı çekmek ya da trafik kurallarına uymayı temin etmek edebiyatın amacı da görevi de değildir. Edebiyat dünyayı değiştirmese bile onun karakterini dönüştürebilir. Sanat; genelde dünyayı, özelde eşyayı anlamayı, anlamlandırmayı ve o arada onu güzelleştirmeyi amaçlar. Başka bir ifadeyle sanat, hakikate giden yolda bize pencereler açar. Bu pencerelerden sanatçı olan da olmayan da istifade eder. Herkesin hakikati farklı olabilir, sanatçının hakikat anlayışı da farklı olabilir; sonuç aynıdır: Sanat, baktığımız her şeye güzel olanın penceresinden bakmayı, içimizi güzelleştirmeyi, güzel olanı değil sadece farkı da görmeyi hedefler. İçi güzelleşen bir insan, kazandıklarını kaybetmedikçe, kolay kolay çirkin, kaba ve hoyrat olan bir eylemin içinde olmaz.

Sanatın önceliği yine sanattır. Bu, tam da, bir keyfiyeti anlatmak için isabetli bir ifade olan “yaya öncelikli trafiğe” benzer. Bu böyledir diye trafiğin kendisini ‘yayalarla ilişkiler’e hasretmek veya onunla sınırlandırmak nasıl yanlış ise sanatı da “toplumu ya da devleti imar” hedeflerine münhasır kılmak veya onunla ile sınırlandırmak da öyle yanlıştır. Bu olacaksa hiçbir zorlama ya da dayatma olmaksızın, kendi doğal akışı içinde gerçekleşir. Sanat sosyal hayata bakan yüzünü ne öncelikleri arasına alır ne de onu bütünüyle dışlar. Saha açılırsa bunda sanatın (o da değiştirmekten çok dönüştürme işleviyle) elbette etkili bir payı olabilir; ama onun amacı da öncelikleri de bu değildir. Bu olursa, bu kez sanatın -dolayısıyla edebiyatın- üretme kapasitesi daralır ve tek bir alanla sınırlandırılmış olur. O sebeple; büyük devlet olabilmiş, insanlığa katkı sunmuş bütün devletler; sanatı, sanatçıyı ve sanat eserlerini birinci derecede önemsemişlerdir.