KAMYONLARLA BARIŞTIM ARTIK

Yüzyılın ihanetinin yaşandığı 15 Temmuz 2016 haftasında yazdığımız yazı* Daha sonra olayın romanı yazıldı (Ebucehil Karpuzu)

KAMYONLARLA BARIŞTIM ARTIK

15 Temmuzda yaşananlar ‘darbe’ değil ülkeyi işgal girişimi idi. ABD+AB+kukla ortak yapımı bir işgal girişimine maruz kaldık biz. Tezgâhçılar, bağımsızlık tarihimize geçen büyük kahraman Ömer Halisdemirleri, tanklara kafa tutan Pendikli Sabri Ünal’ları, Dr Metin Doğanları hesaba katmamışlardı tabii.

Bir görüşe göre bütün yaşananların müsebbibi sinsi ihanet elemanlarını buralara yerleştiren siyasi iradedir. Bu görüş kuşkusuz doğruları barındırıyor içinde, ne ki gerçek o kadar da yalın değil. Yanınızdaki 40 yıllık dostunuzun sizinle ilgili dosyalar hazırladığını, çeteleler tuttuğunu, hatta mahrem görüntülerinize ulaştığını öğrendiğinizde ne düşünürsünüz? Bu nasıl bir duygu verir size? Ne yapardınız böyle bir durumda? Dışarıdan bakanların “bütün problem, sizin onu dost edinmenizde” deyip işin işinden çıkması kolaydır. Dışarıdan görünen şey, içeride bu kadar yalın mı acaba? Gerçek şu ki olay 15 yıllık bir olay değil; sinsilik temel vasfı olan örgüt 40 yıllık bir süreçten geçerek bu noktaya ulaştı.

Bir başka görüşe göre de Türk ordusu 60 yıldır NATO tarafından yönetiliyordu. Son yıllarda orduda Nato’dan bağımsız bir yapı oluşturuldu. Bu görüşe göre işgal girişimi, uygun piyon (fg) kullanılarak yapılmış Nato yapımı bir operasyondur.
Millet, 15 Temmuz 2016 gecesi zillet veya onurdan birini seçmekle karşı karşıya bırakıldı. Her zaman olduğu gibi ikincisini tercih etti ve o müstekbirlerin “bidon kafalı”, “göbeğini kaşıyan”, “makarnaya iradesini satan adamlar” diye alay ettiği simitçiler, fırıncılar, kamyoncular, taksiciler, dönerciler, merdiveanaltı işçileri meydanlara indi; kendisini korumak için verdiği silahları cephaneliklerden çalan asker kışlığındaki eşkıyanın karşısına dikildi.

İşgal girişimi sırasında büyük şehirlerde yaşayanlar bir tarihe tanıklık ettiler. O tarihte köyde bulunuyordum. Olayların gelişimini televizyondan takip edebildim ve o sırada İstanbul’da olmadığıma yandım.

15 Temmuz akşamı millet şunları hafızasına özenle kaydetti ve asla unutmayacak:

* Al benizli, utangaç, temiz yüzlü çocuklara hırsızlık yaptırarak sınav kazandıranları; sonra beş ayrı siyasetçi kuşağını 40 yıl boyunca işleterek -aslında o çocuklara- devletin hücrelerine, CB’nin, GK’ın burnunun dibine nasıl sokulunacağını, odalarına nasıl göz ve kulak yerleştirileceğini, milyonlarca insanın nasıl fişleneceğini, sonra milletin iradesinin merkezinin nasıl bombalanacağını öğreten sinsi ihaneti (‘Işık Evleri’nde o temiz yüzlü al benizli çocuklara her akşam Hollywood yapımı casusluk filmleri izletiliyordu sadece. Bu ayrıntı çok önemlidir ve hiçbir yerde dillendirilmedi);
* İhanet örgütünün ailelerini kandırıp dersanelerde ve “ışık evlerde” 30-40 yıl dokuyup işlediği o al benizli çocukların hainler mezarlığında son bulacak olan macerasını;

* Ülkesi aleyhine düşmanlarla iş tutabilen; yoksul milletlerin servetleriyle semirmiş iri ülkelerin ülkemizi işgal planına piyon olarak gönüllü rol üstlenebilen; kendisini koruması için milletin emanet ettiği silahları sahibine doğrultan soysuzları; bununla yetinmeyip olay sonrası Avrupa’daki televizyonların özellikle kendilerini bulup “Türkiye’de neler oluyor?” sorusuna “Diktatör başkan olmak için kendine darbe yaptı, tiyatro oynandı” diye açıklamalar yapan hainleri; içeride ise ülkesinde olanları Batı’dan servis edilen pencereden seyreden sözde dostları; ülkesini hendeğe gömmek isteyen canilerin itlafına ağıt yakarken tankların altında ezilen halkının yanında ol(a)mayan, ses enfeksiyonu geçiren akademisyenleri, yazarları, sömürge aydıncıklarını, sözde “sanatçı”ları(!) halk düşmanlarını;

* Zamanında ses veremeyen sonra milletin kararlı karşı duruşu görününce çark eden “stratejik dostumuz”un “İzliyorum, dikkatli olun çocuklar” mealindeki ilk açıklamasını; bir ay sonra morarmış bir yüzle gelerek “önce neler olduğunu anlayamadık” gibi tarihe geçen trajikomik açıklamasını; diğer “dostumuz” AB’nin 15-16-2016 Temmuz’unda gırtlak ve ses enfarktüsü geçirmesini, sonra İncirlikte yaşananları;

* Zirvelere sokularak kulak dinleyen hainlerin GK adına ilettikleri habere inanmama basiretini gösteren D. Bahçeli’yi, bu siyasetçinin zor zamanlarda asil ve er duruşuna mukabil en çetin zamanda arazi olan muhaliflerini; zamanında ses veremeyen ve ortamı gözetleyen bukalemunları, keza ibreye göre “volüm” ayarlayan kurumları, grupları, milletine yabancılaşmış etkili- etkisiz kişileri; duruma göre vaziyet alarak (puslu havada uluslararası terör gruplarının ortaya çıkarak “askeri boğazını keserek linç ettiler” gibi “kes-kopyala-yapıştır” türünden manipülasyon haberlerine balıklama atlama ferasetsizliğini gösteren ve ihanetin kıyısında dolaşan eblehleri, korkakları, hımbılları;
* Buna mukabil o, partisel anlamdaki siyasi duruşunu bir kenara bırakarak ülkesinin istiklâlini ve milletin iradesini korumak için safları sıklaştıran muhalefet liderlerini, 7 Ağustos 2016’da Yenikapı’da, (benim de içinde bulunduğum) yaklaşık 7.5 milyon insanın katılımı ile tarihin en büyük buluşmasına katkı sunan her kesimden insanları;

* Tankların önüne yatan dr. Metin Doğanları, Pendikli Sabri Ünalları;  Safiye Bayatları, kullandığı kamyonu tankların önüne set yapmak üzere -yanına başı açık arkadaşını da alarak- yola çıkan çarşaflı Şerife Bozları, 5 dakikada tank kullanmayı öğrenen Mehmet Köseleri; sonra iradesine sahip çıkmak için gelişmiş silahların karşısına bedeniyle dikilen “koyun”ları, “bidon kafalı adamlar”ı “çulsuz” adamları; meydanlarda geceleyen, orada çocuğunu emziren isimsiz kadınları… Mermilere meydan okuyarak kahramanca direnirken şehit olan yiğitleri, gazileri, daha nice isimsiz kahramanları kaydetti millet, unutmayacak.
Millet, 4.5G’den “meydanlara inin! Ben de aranızda olacağım” diyerek en çetin şartlarda kıyamı yöneten TSK’nın o dönemdeki başkomutanını da ebediyen unutmayacak…

15 Temmuz 2016’dan sonra şunlar da anlaşıldı:

15 Temmuzdan çok önce, ülkemize zamanın ruhuna uygun yöntemlerle savaş açıldığını anlamamış olanlar bu tarihten sonra bu gerçeği de anladı. Şunu da tüm dünya anlamış olmalıdır: Özgürlüğünü ekmeğinin önüne alan, eline odun alıp tanklara direnen, çocuğunu nöbet meydanlarında emziren kadınlardan doğanları hiçbir güç tutsak edemez. Protez bacaklarıyla 8km yürüyen adama ve oğullarına darbe veya işgal girişimi sökmez artık. Tank sürücüsüne “in lan aşağı!” diyen, savaş uçaklarını taşla düşürmeye kalkan bir milleti hiçbir beşeri güç durduramaz.

15 Temmuz’dan sonra yine anladık ki yıkıcı bir zezelede ilkin yılanlar, sonra akrepler ve fareler ortaya çıkar; bunları böcekler izler.

Bir de o tarihlerde Avrupa’da yaşananlar var. Avrupa basını… Programın adı: “Türkiye’de Neler Oluyor?” El-cevap: (kulağınız bir yerlerden “ısırır” bu sözleri) “Türkiye yönetimi gücünü pekiştirmek için bir senaryo hazırlattı ve onu tiyatro olarak sahneledi.” Sıra programın  “Sokaktaki Türkler Ne Düşünüyor?” faslına geliyor. Tam da burada spiker açıkça ilanla muhalif arıyor ve bulmakta zorlanmıyor. Cevap belli ve yine tanıdık: “Tiyatroydu: İşte sonuçları devşiriyor. Diktatör, cadı avı başlattı. Özgürlüklere el koydu.”

Uzaktan servis edilen bu görüşler içeride adresinde yankı buldu: Avrupa basınına göre Türkiye Cumhurbaşkanı “Beni Başkan yapmak için meclisi bombalayın, kurumları basın, yüzlerce insanın canına kıyın. Sonra ben geleyim hem terör örgütü olduğunuza kanıt elde edeyim, hem de yandaşlarınızı devletten tasfiye edeyim; sonra sizi hapiste mi çürütürüz yoksa asar mıyız, bakarız” diye “kurmaca bir senaryo” hazırlamış(mış)!

İlk gün olaylara milletin karşı darbesi, savunma refleksiyle kendi doğal akışı içinde gelişti. Olanlar bize şunu da öğretti: Milletin iradesini koruma refleksi oluşturulmasının; yani darbeye karşı “millet darbesi tatbikatı”nın gereği sanırım anlaşılmıştır. Bu hazırlık olsaydı, böyle durumlarda ne yapılacağı bilgisine sahip olunsaydı daha az zayiatla atlatılırdı ve 3-5 saati geçmezdi işlem.

O sürecin son bir haftasında benim de şahsen bazı kazanımlarım oldu:

Tankların gözü nasıl kör edilir, ayaklarına nasıl çelme atılır ya da boğazı nasıl sıkılır? Evime araçla 15 dakika olan havaalanına 1.5-2 saatte yaya ulaşabilirmişim hatta F-16’ları da taşlayabilirmişim. Bunu da öğrendim. o arada Kamyonlarla oldum olası aram açıktı. Bakışım yumuşadı, kamyonlarla barıştık artık.
________________________________
(*) Bu yazı, 2018 yılı içinde Aydos Edebiyat dergisinde yayımlanmıştır