Hakemli bir dergide bilimsel bir çalışma: RECEP SEYHAN’IN HİKÂYELERİNDE NESNE-BİREY İLİŞKİLERİ/İsmail Turan

RECEP SEYHAN’IN HİKÂYELERİNDE NESNE VE BİREY İLİŞKİLERİ*[1]

Object-individual relations in Recep Seyhan’s stories
Abstract
Recep Seyhan, who started his writing career in 1979 in the Türk Edebiyatı magazine; He is the author of several books as well as many journal articles and independent works. Our writer, who succeeded in successfully synthesizing the modern story with the traditional story, brings modern interpretations to ancient feelings and ancient tools. For this purpose, a strong staff of the staff who founded Seyhan’in especially at Azazil’in Kapısında and Metal Çubukların Dansı of the story books offer us a large field of study. The aforementioned works are decorated with stories in which Seyhan made ontological observations and examined the relationship between human and object. In our study, we will examine the objects that form the stories in their books and sit in the center of the texts. In the stories, objects that appear to have strong communication with people: mirror and screen, metal bars (knitting shafts), stones, doors, toys and knives. Working from these objects will reveal that the individual and the collective unconscious are projected from the human to the article.

Keywords: Recep Seyhan, individual, object, story, psychoanalysis.

GİRİŞ
“Ben ölürsem ölürüm bir şey değil / Ne olursa garip eşyama olur” Cahit Sıtkı Tarancı
Çeşitli inceleme ve araştırmalarından ziyade öykücülüğüyle tanınan Recep Seyhan; yazı hayatına 1979 yılında Türk Edebiyatı Dergisi’nde başlar. 1980 yılında bir süre Mavera Dergisi’nde devam eden yazma hikâyesi, 28 Şubat döneminde ailece uğradığı bir mağduriyetten sonra uzun denebilecek bir süre kesintiye uğrasa da döndükten sonra peş peşe kitap yayımlayarak aradaki mesafeyi kapatır. Seyhan’ın yayınlanmış hikâye kitapları şunlardır: Çiçekler Kesmişti Selâmı, Güneşin Doğduğu Yerde, Azazil’in Kapısında, Metal Çubukların Dansı, yayımlanma aşamasında olduğunu bildiğimiz Zongo’nun Değirmeni. Bunların dışında kuramsal yazılarının bir kısmını bir araya getirdiği Bana Hikâye Anlat-ma adlı bir çalışması ile Osmanlı Türkçesinden (taş baskıdan ve matbu baskıdan karşılaştırmalı) yazı çeviri Hatem Tayî Hikâyeleri, Kelile ve Dimne adlı uyarlama-yayına hazırlama çalışmaları vardır.

Recep Seyhan, geleneksel hikâyeyle modern hikâyeyi eserlerinde başarılı şekilde birleştirmiş bir yazardır. Hikâyelerinde bizim insanımızı ve evrensel düzeyde insanı; zaafları, özlemleri, tutkuları, inançları, sabırları ve kederleriyle anlatır. Bireyi çağımızın karışmış zihninde bulup, anlamaya, anlatmaya çalışır. Seyhan, temiz, duru bir dil kullanır. Söyledikleri kolayca anlaşılır. Buna mukabil, yerel deyimler, yerel sözcükler de iliştirir cümlelerin içine. Bu sözcükler metinde iğreti durmaz. Okuyucu bu türden kimi sözcüklerin anlamını bilmese de, sözlüğe bakma gereği duymaz; çünkü anlamı üstünde yürüyen, kolayca hissedilen sözcükler[dir bunlar.]”[2]

Recep Seyhan’ın öyküleri okunmaya başlandığı andan itibaren okuyucuyu bir mıknatıs gibi kendine çeker. Okurları kendine çekmeye başladığı andan itibaren metinle bir bütünlük sağlanır, öykü son bulana kadar bu bütünlük sürer.[3] Uzun cümleler kurmayı seven yazar, ayrıntıları derinlemesine irdeler. Recep Seyhan’ın öykülerinde mantıktan, sosyolojiden, fizikten ve ontolojik felsefeden yararlanarak oluşturduğu metaforlar vardır. İlk okunuşta bu metaforların okuru sıktığı görülebilir. Fakat anlatıma alışan okur, belirli bir zamandan sonra metaforları ve alt metinleri keşfetmeye başlar.

“Recep Seyhan, tam anlamıyla bir kelime sihirbazıdır. Seyhan, her an yaşadığımız fakat fark etmediğimiz hatta üstüne basıp geçtiğimiz ayrıntıları yakalamakta ve onlara dokunarak can vermekte oldukça usta.”[4] diyen Sevda Deniz K., Seyhan’ın öykücülüğü hakkında yerinde bir çıkarımda bulunur.

Recep Seyhan’ın öykülerinde daha çok özlem, nesne-insan ilişkileri, yabancılaşma, toplumun baskılarından kurtulma mücadelesi, yalnızlığa mahkûm edilme, iletişimsizlik, sosyal hayatta kendine bir yer arama veya itilmiş olma durumu, aidiyet sorunu, şehirleşmenin beraberinde getirdiği betonlaşma, teknolojinin insan üzerindeki hakimiyeti ve bireylerin var olma çabaları gibi temalarla insana özgü duygu ve düşüncelerin genellikle nesneler üzerinden anlatıldığı görülür. Yazarın öykülerinde seçtiği kahramanların davranışları öykü anlayışını gösterirken zengin bir kültürel birikime, ağdasız bir anlatıma, dikkatli bir gözleme ve dil işçiliğine sahip olan yazar, yaptığı kuvvetli tasvirlerle kendini gösterir.

Recep Seyhan’ın öykülerine bireyin varoluş mücadelesi ve “hakikati arayış” meseleleri hâkim tema durumundadır. Bu da yazarı doğu hikâyeciliğine yaklaştırır. Öykülerinde post-modern unsurları sıkça kullandığı görülen yazar, çokça başvurduğu flashback (geriye dönüş) tekniğini başarılı şekilde kullanır. Modern hikâyeyle geleneksel hikâyeyi iyi bir şekilde sentezleyen ve bunu eserlerine yansıtan yazarın, öykülerinde çeşitli disiplinlerden (felsefe, tarih, psikoloji vd.) unsurların da var olduğu görülür. Bazı eserlerinde hep baba-oğul ilişkisi üzerinde duran yazar; bu öykülerinde “oğulların hep geç kaldığını”, oğulların kıymet bilmediğini; babaların ise hep kırgın veya kızgın olduğunu öyküler.

Bu çalışmada Recep Seyhan’ın hikâyelerinde ön plana çıkan nesne-birey ilişkisi üzerinde durulmuştur. Bunun yanında nesnelerin birey üzerindeki etkisine, nesnelerle ilişkilerine; karakterleşen nesnelere -başka ifadeyle nesnelerin karakterlerin kimliğini giyinmelerine- değinilmiştir.

Recep Seyhan’ın Öykülerinde Nesne ve Birey İlişkileri

            Konumuzu açımlamadan önce yazarın eşya ilgili görüşlerine bir bakalım. Kendisiyle yapılan bir söyleşide eşyaya bakışını şöyle anlatıyor yazar:

Eşyaların insanlardan daha kıymetli olduklarını düşünmedim hiç. Bunu böyle algılayanlar hiç şüphesiz vardır. İnsanların, eşyanın “eşya” olduğunu unutmaları ve onu tahkir etmeleri beni hep düşündürmüştür. Yalnız bu tahkir bizce iki boyutlu: Eşyaya eşyaüstü bir paye vermek de onu aşağılamaktır en azından yerinden etmektir. Tahkirin ikinci boyutunda ise eşyayı insanlardan yalıtarak yalnızlaştırmak ve onu tekdüze algılamak var. Bana göre her iki tutum da eşyaya zulümdür. Eşyanın insanlarla ilişkilerinin insanların onlarla ilişkilerinden çok farklı olduğunu tam da bu sebeple düşünmüyorum. Eşyalar bizimle anlam kazanıyor, bizim ruhumuz onlara giydiriliyor, bizimle sıcaklık kazanıyorlar; daha önemlisi bizimle varlık kazanıyorlar.[5]

Hayatın her noktasını sarıp sarmalayan, yapılan ve yazılan her türlü san’at eseri imgeler dünyasıyla çevrelenmiştir. Edebi eserlerde de verilmek istenen mesajlar, konuyu pekiştirmek için kullanılan metaforlar da imgelerin alt ürünleri olarak her zaman var olagelmiştir. Bazen yazar, anlatmak istediği şeyi açık şekilde belirt(e)mez. Bunun için anlam zenginliğini içeren imgeler dünyasına başvurur. İmgeleri kullanan yazarın anlatım alanı genişler, anlatmak istediği şeyi bunların yardımıyla anlatır. Bu şekilde yazılan edebî metinler, çeşitli katmanları oluşturarak okuyucuya deruni bir âlem sunar. Metinde başvurduğu imgelerle farklı duyguları aktarabileceği bir kurmaca bir dünya kurar.

İmge, Yurdanur Salman’a göre; “Zaman içinde anlam genişlemesiyle, bireyin zihinde beliren bir resim, bir kavram, bir fikir, bir izlenim gibi anlamlar kazanmış; daha sonra da, yazın bağlamında, söz sanatı, özellikle de eğretileme ya da benzetme için kullanılır olmuş[tur].”[6]

Her yazarın kendine özgü bir imge dünyası olduğu için, yazarların kullanmış olduğu imgeleri, yüklediği anlamları ve manaları saptamak kolay değildir. Kullanılan her imgenin yazarın yazdığı öykülerde bir manası vardır. Bunu bir de nesneler aracılığıyla yapıyorsa eğer daha somut verilerle öykü anlaşılır hâle gelir.

“İmgeler, öykü ikliminin ve hikâyeye giren olayların sembolik anlatımıdır. Gizli düşünce ve duygularımızdan çoğu zaman korkarız. Reddedilmek ve dışlanmak getirebilir. Bu tehlikeli alanı imgelerle anlatmak yazarın hareket alanını genişletir, daha rahat yazmaya başlar.  İmgelerle örülen öykü, çok katmanlı, çağrışımı çoğaltan derinlikli bir metne dönüşür.”[7]

Recep Seyhan’da eşyaya karşı özgün bir tavır vardır. Onun öykülerinde eşya kendi tabiatından kurtularak birtakım gizemli anlamlar yüklenir. Yazarın nesneye karşı gösterdiği estetik tavır, nesnenin sahip olduğu birtakım değerler tarafından belirlenir. Bazı edebi metinlerde asıl kahramanın nesne olduğuna şahit olunur.[8] İnsana özgü duygu ve düşüncelerin genellikle nesneler üzerinden anlatıldığı dikkati çeker. Recep Seyhan’ın birçok öyküsünde bunun örneği vardır. Öyküler okunmaya başlandığında işlenen her eşyanın canlandığı, ruha büründüğü görülür.

Dil ve üslup açısından incelendiğinde, yazarın öykülerinde kullandığı nesnelerle kahramanlarını bütünleştirdiği görülür. Bu bağlamda yazarın öykü anlayışını da ortaya koyan en önemli öykü Çakı hikâyesi ve bu hikâyeye adını veren çakı nesnesidir. Yazar bu hikâyede kendine özgü bir öykü dünyası kurar ve bu öykü ile kahramanlar kullandığı nesneler ve olay örgüsü ile kendisine Türk edebiyatında aslî bir yer edinir. Recep Seyhan’ın diğer öykülerinde de nesnelerin varlığı dikkatten kaçmayacak kadar aşikârdır. Metal sesleri, motor sesleri, kağnı sesleri, tabiattaki diğer nesnelerin sesleri, hayvan sesleri vd. Seyhan’ın hemen bütün öykülerine bu tür dış sesler hâkimdir denilebilir. Yazar, okuyucunun zihninde insanlığın yaşamış olduğu olumlu olumsuz tüm değişimlerin sebebi bunlarmış gibi bir algı oluşturur. Böylelikle yazar, bu nesnelerle kendi öykü kuramına, dil ve anlatımına bir nevi destek sağlar. Akademisyen Ferda Zambak’ın nesnenin bireyle bütünleşmesine ilişki görüşüne bakalım:

Fakat kimi eserlerde eşya, okurun karşısına mekânı bütünleyen bir parça olarak değil, bireyin öncelikle fiziksel, daha sonra da ruhsal anlamda varlığını kuşatan bir alan olarak da çıkabilmektedir. Böylece eşya, edebi eserde yalnızca mekân olarak adlandırılan alana bağımlı bir nesne olmaktan çıkmaktadır.”[9]

Yazarın öykülerinde en çok kullandığı nesneler şunlardır: örgü milleri, dağ,  taş, çakı, ayakkabı, resim tablosu, merdiven, makas, ayna, perde, defter, vitrin, çakı, cep telefonu, ceviz sandıkları, kağıt, oyuncaklar, ev, kapı vd. Öykülerinde hedefine ulaşmak için kendine bu nesnelerle bir yol çizen Seyhan; nesneleri bu yolda takılıp kalan, yalnızlaşan bireylerin yardımcısı, yolunu aydınlatan ışığı olarak görür; nesne-birey ilişkisinin yanında nesne-zaman bütünleşikliğini önceler ve bu nesneleri var edip olgunlaştıranın da “zaman” olduğunu belirtir.[10]

Nesnel tasvirlerin anlam kazanması, insan tecrübeleriyle ve davranışlarıyla gerçekleşir. R.Barthes’in tabiriyle nesneler, anlatıda sadece “gerçeklik etkisi” yaratmaz; yazarın karakter ve atmosfer yaratmaktaki maharetine de omuz verir.

Seyhan’ın öykülerinde karakterlerin duygusal hâlini nesneler üzerinden kavrarız. Yani onun hikâyelerinde karakteri var eden, nesnelerle kimlik kazanan, kendini bulan hayatlar söz konusudur. Burada, insanî olan her şey nesneler sayesinde daha içselleştirilebilir ve daha yaşanılabilir kılınmaktadır. Öykülerinde bireyin sosyal çevresinde varlık kazanma mücadelesine -üstü kapalı da olsa- ontolojik vurgu yapan yazarın öyküleri, nesnelerin sahip oldukları duygu yüklerinden destek alır.

Dinî/geleneksel motifleri de öykülerine serpiştiren yazarın öykü kahramanları çeşitli günahlara bulaşmış bireyler de olsa, bu bireylerin önünde sonunda “hakikat”e yaklaşma veya ona ulaşma cehdi içinde olduğu görülür.

İnsanın, kaybettiği bir eşyayı aramak için çıktığı yolda, verdiği mücadelede kendine rastlaması muhtemeldir. Nitekim Recep Seyhan’ın hikâyelerinde de kahramanların kendini bulmada nesneleri kullandığına şahit olunur. Bu öykülerde nesnelerin işleniş biçimi, anlatıya da şeklini verir, böylelikle nesneler kendini karakterlerle bütünleştirir. Nesne anlatılarda değer kazanarak, kurmaca bir şey’e dönüşür. Nesneler, öykülerde anlatıcı tarafından tutarlı ve düzenli bir biçimde kişileştirilir, yer yer doğaüstü güçler yüklenir.

  1. Ayna ve Perde

“… En güvenilmez hikâyeler, aynalara fazla bakanların başından geçer.[11] diyen Murathan Mungan’ın sözünden hareketle “Metal Çubukların Dansı” adlı hikâye kitabının üçüncü öyküsü olan “Aynalar ve Perdeler”de bireyin gizli tarihinden bir kesit sunulur. Burada başat eşya kameradır, cep telefonudur. Öyküde kullanılan ayna ve perde imgeleri okuyucuyu bireyin gizli tarihine götüren eşyalardır. Öykü kahramanının konuşmacı olarak katıldığı bir konferansta dinleyicilere sorduğu sorulardan yola çıkarak bakarsak eğer; bu iki imgenin bireyin sırlarını (bazen gizli kabahatlerini) saklama çabasını temsil ettiği; başkaları tarafından bunların ortaya çıkmasını engellediği anlaşılır.

 “Perdelerin sadece mahremiyetinizi mi perdelediğini sanıyordunuz siz? (…) Siz aynaları; karşısına geçip saçlarınızı taramak, tıraş olmak; makyaj yapmak, yüzünüzü güzelleştirmek için kullanılan bir gereç mi sanıyordunuz sadece?(…) Peki, aynaların arkasında ne var? Ya da perdelerin arkasında? İnsanlar niçin perdelere ihtiyaç duyarlar? Perdeler nelerimizi perdeler?[12]

Aynaların ve perdelerin neleri perdelediğini sorarken yazar, onların aslında çok yönlü oluşunu da ortaya koyar. Tiyatro salonlarında perdeler bir şeyleri gizlemek için değil; bir şeyleri göstermek, ortaya çıkarmak için vardır. Nitekim bu öyküde konuşmacının anlatmak istediği şeyi slaytla beyaz perdeye aktarırken perdeler bu kez perdeleme işlevini tersine çevirerek beklenmedik bir anda konuşmacının gizli günahlarını ifşaya başlar; yani perdeler var olanı gizlemez, bu defa; gösterir. Perde başka bir şeyi daha gerçekleştirir: Varlığı ve görünürlüğü sembolize eden aynaların arkasındaki perde; insanı bir bütün olarak gerçek varlığı ile gösterir.  Bu öyküde eşya varlığı yapı sökümüne uğratarak dönüştürür; böylelikle insanın dış görünüşünü değil varoluş hakikatine aralanır perdeler.  Adem Can’a göre ayna, kapıları kapalı bu fildişi kulenin meraklıları için şeffaf perdelerle örtülü bir pencere gibidir.”[13]

Bu öyküsünde aynı imgelerle yazar, aynaların ve perdelerin birbirinden bağımsız ol(a)mayacağını, aralarında sıkı bir bağ olduğunu, aynanın ayna olmasını sağlayan arkasındaki şeyin örtü/perde olduğunu belirtir: Buna bir alıntıdan bakalım: “Bütün aynalar perdelere muhtaçtır. Bu şu demektir: Perdeler ile aynalar sarasında sıkı bir ilişki vardır. Aynaların arkasında amalgam denilen alaşım bir örtü vardır ki ona “sır” denir. O sırlı tabakayı kaldırırsanız ayna, ayna olmaktan çıkar, cam olur. Demek ki aynaları ayna kılan perdedir.”[14]       

Bireylerin kendi fiziki özelliklerinin yanında perdelemek istediği başka şeyler de vardır. Bu gizli durumlar; toplumdan uzak, kendileriyle baş başa kaldıklarında yaşadıkları şeylerdir. Hikâye bize, eşya üzerinden insanın başka yüzlerini gösterirken aynı anda hikâyeye giren nesnelerin (ayna ve perdenin) başka yüzlerini de gösterir. Mesela aynayla perde arasında sıkı bağın yanında gizli bir çekişmenin de olduğunu, aynaların gösterip perdelerin de gizlediğini söyler metin.[15] Bununla birlikte anlatıcı, aynaların var olanı yansıtmak için bir perdeye ihtiyaç duyduğunu belirterek aralarındaki vazgeçilmez bağı işaret eder.

  1. Lacan; tüm ezoterik geleneklerde var olan ve diğer nesnelerden ayrılan en temel özelliği, “yansıtıcı” olan aynayı, düşsel olanla simgesel olanı birbirinden ayıran, sınırları çizen bir eşik olgu olarak görür.

“Metal Çubukların Dansı” adlı öyküsünde kahraman, içindeki sıkıntıları kimseyle paylaş(a)madığını, bunu yalnızlığından ötürü yaptığını ve bunları anlattığı tek “şey”in perde olduğunu açıklar. Kısa bir alıntıyla bunu gösterelim: “Kimselerin duymadığı ve içimde durgun bir ırmak gibi akmakta olan konuşmalarımı kendisiyle paylaşabileceğim tek eşya perdelerdi. Perdelerin kıvrımları arasında yaşıyorum nicedir.”[16]

Ayna, İslam tasavvufunda evrenin yansıması olarak görülür. Anlatıcı yazar; insanın kendisiyle yüzleşmesini sağlayan bir nesne olan, insanı ve aynayı, “İllet” adlı öyküsünde kahramanın içinde kopan fırtınalara mercek yapar. Burada ayna; kahramanı sürekli takip eden ve adını “illet” olarak belirttiği şeyden (bu illetin benliğini kemiren bir şeydir) kurtulmak için gösterdiği çabalardan, yaşadığı psikolojik buhranlarını anlatmak için kullanılır: Kahraman, ne zaman kurtulduğunu düşünse evdeki ayna illeti yeniden ortaya çıkararak kendisine musallat eder. Bu, şöyle anlatılır öyküde:

“Ne zamandır aynalara bakamıyordum onun yüzünden. Aynalarını ve onun türevlerini görmek istemiyordum. (…) Annemin ‘evin aynası’ dediği nesne, yanımdan ayrılmayan o illeti gözüme soka soka teşhir ediyor ve beni çileden çıkarıyordu; dahası beni bana bırakmıyor ve beni kendime hasım ediyordu. (…) Annemin ikinin biri bana illetin bedenimdeki varlığını ima eden kıymıklı sözlerini çekemez olmuştum.”[17]

Öyküde, kahramanın bu durumdan kurtulmak için çeşitli mücadeleler verdiği, hatta mecburiyetten artık illetle konuştuğu, onunla bir uzlaşım alanı aradığı görülür.[18] Çevresindeki herkesin illetle birleşip kahramanın üzerine gelmesi, onu bu amansız mücadelede yalnız bırakması kahramanı çok yorar;  artık pes eder ve kendini teslim edecek duruma gelir. Ailesinin kendisine destek olmaması, illetin de yakasını bırakmaması sonucunda bundan sonraki hayatını bu şekilde yaşamaya mecbur kalır.

  1. Metal Çubuklar (Örgü Milleri)

Yazar, zekâsını biçimlendirip hükmeden, duygu ve düşüncelerin tabiat üzerindeki somut biçimi olan eşyayı şekillendirirken, duygularını ifade etme fırsatı da bulur. Böylelikle yazarla eşyalar arasında sıkı bir ilişki kurulur. Nitekim eşyayla sıkı bir dostluk kurmak, onun lisanına erişmek, yazar için ulaşılması gereken ilk hedeftir. Eşyanın bir kimliğe bürünmeye başladığını gören yazar, kendi duygu ve düşüncelerini eşya üzerinden okuyucusuna aktarmak ister.

“Kaç defa eşyanın kapalı sanılan uykusu benim için tunç kapılarını açtı ve hayat sonsuz yeknesaklığından kurtuldu.”[19] diyen Tanpınar, tuncun kapılarını açmasıyla eşyanın dilini çözmeye başladığını belirtir.

Eşyanın kaderi de insanın kaderinden pek farklı değildir. Kullanılabildiği sürece önemi vardır. Fakat sahibinden de geri kalınca hayatın dışına itilir, yalnız başına kalır ve sonunda yok olmayı bekler. İnsanlarda olduğu gibi eşyalarda da kaçınılmaz son budur. Şu bir gerçektir ki insan; sadece kendisi değil paylaştığı eşyalar da geçmişinin bizzat tanığı olmuş ve bu geçen sürede ona yoğun anlamlar yüklemiştir.    

“Metal Çubukların Dansı” adlı öyküsünde “… gündüz akşama, gece sabaha kadar çorap ören, sonra onu söküp tekrar ören, (…) yaşlı ve kendi dünyasında yaşayan bir kadını”[20] anlatan yazar; metal seslerin, nesnelerin etrafını sardığı bir kahramanın bunların verdiği rahatsızlıklardan bunaldığını, insanların eşyayı temellük hırsıyla birbirleriyle mücadele içine girdiğini, nesnelerin ve geçen zamanın insanları giderek tükettiğini anlatır.

Öyküde “[asıl] dikkat[leri] çeken; makas peşinde, öyküdeki yaşlı kadın. Evin içinde (düş dünyasında-gerçek dünyada) kaybetmiş. Makas katastrof için biçilmiş kaftan.  (…) Üstelik afazi (alzheimer) hastası. Her şeyi unuturken, zihni -elindeki şişlerden hareketle- metal çubuklara yoğunlaş[mıştır].[21]

Anlatıcı yazar, dış seslerin birleşimiyle beraber, kahramanın örmekte olduğu çorabın mil sesleriyle bir dans gösterisine dönüştüğünü belirtir. Bu durum şöyle anlatılır:

“Dış dünyadan gelen sesler[le] (…) örmekte olduğu çorabın mil sesleri birleşerek metalik seslerin toplu dansına dönüşüyordu.”[22]

Bu öyküsünde yazar, geri dönüş tekniğini uygulayarak kahramanı geçmişe doğru yolculuğa çıkarır ve olayları âdeta yeniden yaşatır; bu olaylarla kahramanının ne gibi sonuçlarla yüz yüze geldiğini göstermek ister. Bunu yaparken yine postmodern unsurlardan yararlanarak daha teknik bir öykü yaratmak ister. Yazar, öykülerinde genellikle nesneyle bireyin ilişkisine, aralarındaki sıkı bağa değinmeye çalışırken okuyucuyu; bireyi nesneleştiren, ona kendisini bir eşyaymış gibi algılatan verilerle yüz yüze getirir. Bu, şöyle anlatılır:

“Sonra o sesler varlığımı kuşatıyor ve beni ben dışında başka bir şey hâline getiriyor. Ben bazen bir dirgen oluyorum işte böyle ya da bir çapa, ne bileyim bazen de; ara sıra metalik sesler çıkaran bu beş çubuktan biri…”[23]

Öyküde müzikten edebiyata giren ‘leitmotive (laytmotif) tekniğini “makas” ve “merdiven” nesnelerinde kullanarak yapıyor yazar. Öykü boyunca kaybolan makası arayan kahraman, baharın gelişiyle makası bulur; makasın aranışını öykü boyunca geçişlerle gösterir. 

  1. Taş

Recep Seyhan’ın hikâyelerinde fazlaca rastladığımız bir nesne olan taş, aynı adı taşıyan öyküde öykünün merkezindedir. Öyküde, yaklaşık yarım asırdır evinin yakınlarında taşla hemhâl olan yaşlı bir kadının(Dudu Kadın) anlatılır. Kadın, Anadolu kültürünün sembolü konumundadır. Kimseyle konuşmaz, varlığını dahi hissettirmeden yaşar, sessiz, kendi hâlinde; ak taşın üzerinde hep uzağa, en uzağa bakarak geçmişini düşünür, sanki insanmış gibi taşla dertleşir. Bu çerçeve öyküde şöyle çizilir:

“Yarım yüzyıldır sırtını yasladığı taş da öyleydi: (…) Belki de onunla perçinlenen dostluğunun kesintisiz sürüp gelmesinin temelinde, ak taşın gözleri önünde yaşlanması vardı kadının; her ikisinin de tarihine kaydedilen yüzlerindeki bu çukurlar vardı.”[24]

Bu öyküde anlatıcı yazar; taş ile çok iyi bir iletişim sağlayan Dudu Kadın’ın, ak taşla kendi içinde sohbet ettiğinden, taşın neresinde olursa olsun gönül gözüyle taşla iletişim kurabildiğinden, bu konuşmaların bizim sürekli kullandığımız ifadelerle olmadığından, -kendi ifadesiyle- ‘taşça’ bir dille konuştuğundan ve bunu kimsenin duymayıp anlamadığından[25] bahseder. Bir vakit sonra istenmedik sebeplerden dolayı taşla Dudu Kadın’ın yolları ayrılır, taş kendisini yalnız hissederek bunu hâl diliyle halka bildirir; fakat ağırlığından dolayı taşı olduğu yerden kaldırmak zordur;. Bir nesnenin yardımına yine bir nesne yetişir ve motorlu araçla yapılmakta olan caminin minaresine kaide taşı olarak yeni mekânına taşınır. Anlatıcı, -bir zihin oyunuyla-, Dudu Kadın ile taşı muhayyilesinde tekrardan başka bir konumda bir araya getirir.

 Yazarın bu öyküsü, karakterleşen nesnelere somut bir misaldir. Recep Seyhan, hemen hemen bütün öykülerinde nesneleri bir karaktere büründürerek onları bir nevi şahıs kadrosu içine katar ve böylece kadroyu genişletir. Bu da olayı ve onun akışını özneyi çevreleyen nesnelerle zenginleştirir.

Hikâyede Dudu Kadın, “Asgelin” adını verdiği kedisiyle beraber sabahın erken saatlerinde ak taşın yamacına gelir, hep yanında olan minderi ve değneğiyle her zamanki yerine oturur. Bunun kesintisiz şekilde yarım asırdır böyledir ve taşa yaslananın salt bir sırt değil bir insanın yüz yılı aşkın geçmişidir.[26]

Hikâyedeki birçok şey, bireyin o andaki duygusal devinimlerini, yaşadığı çevreyi, geçmişini anlatmaktan ileri bir mana taşımaz. Muhit ve burada var olan nesneler/eşyalar; bireylerin duruşunu, psikolojik hâlini tamamlar nitelikte bir vaziyet alır. Öyküde kadına ak taşla ilgili sorulan soruya verdiği şu cevaba nesne-birey ilişkileri çerçevesinden bakılabilir.

“Ebe, o taş senin neyin olurdu? dedim. (…) o taş bendim zaten oğul! dedi.”[27]

  1. Kapı

Girişin veya çıkışın anahtarı olan kapının her şeyden önce ayırıcı işlevi vardır. Kapı, evle dış dünyayı, odaları birbirinden ayıran/bağlayan özelliğinin yanında açılıp kapanmasıyla bir nevi insan için umut vaat eder. Bununla birlikte mahremiyetin de süngüsü olan kapı, iç dünyayla dış dünya arasında geçişin simgesidir. Nesneler anlatıda kendine yer bulduktan bir süre sonra yazarın da maharetleriyle bir kişiliğe bürünür. Kişileştirilen nesneler öyküdeki nüfuzunu arttırmakla kalmaz; öykünün merkezine yerleşir, öykünün vazgeçilmezi olur. Böylelikle okuyucu sürekli olarak nesnenin durumunu takip eder. Kapı Sesi hikâyesinde de durum böyledir.

Bu öyküde anlatıcı yazar; kapının bir tınısının olduğunu, kapının çıkardığı her sesin bir anlamının olduğunu hissettirir bize. Babası kahramana bir meseleden dolayı dargındır. Çocuk, babasına sesini yükseltmiştir. Sonra bu yaptığına pişman olmuştur; ama iş işten geçmiştir.  babasının kapıya vuruşunun özel bir biçimi vardır, ona özel bir sestir bu. Bu tıklamanın, oğulun zihninde nesne olmaktan ziyade bir karaktere büründüğünü anlarız. Bunun yanında kapının, öyküde kahramanla babası arasına sınır koyduğuna şahit olunur. Bunu şöyle ifade eder anlatıcı:

“Bu kapı vuruşu sadece onundu: Tek bir tık ve arkasından birkaç saniye içinde kapının açılışı… İnanamıyorum. Bu kapı sesi onundu. Bundan emindim; çünkü ondan başka kimse kapıyı bu şekilde tek tıkla vurmazdı.”[28]

Öyküde nesnelerin anlatıma olan hâkimiyetinden dolayı yazar, nesneleri sihirli değnek olan betimleme, aktarma ve dolaylama tekniklerini etkin şekilde kullanır. Bu da anlatıma güç katar.

“Vurulan kapı, Doğu enstrümanlarını hatırlatan hüzünlü bir inilti eşliğinde içeriye onun sıcaklığını boşalttı.”[29]

  1. Oyuncak

“Çocuksuz oyuncak, oyuncaksız çocuk olmaz.” Kemal İnal

Oyuncak, çağın tanığı olan, insanla birlikte var olan ve onunla gelişen bir nesnedir. Çocuk kültüründe çok önemli bir yere sahip olan oyuncağın, geçmişten bugüne bakıldığında endüstrileşme çağına kaynak olduğu görülür. Çocukların sanayi için geniş bir pazar olduğu gerçektir. Barthes’e göre “yaygın oyuncaklar her şeyden önce, ergin bir küçük evrendir‟; hepsi de insan nesnelerinin küçültülmüş halidir.”[30] Nitekim oyuncak endüstrisinin sağladığı çeşitlenme sonucunda dünyadaki her şeyin bir minyatürü vardır ve bu minyatürler dünyanın oyuncaklarına yöneliktir.

Bu zamanın oyuncaklarının nankör bir maddeden yapıldığını[31] söyleyen R. Barthes’e katılmamak elde değildir. Sanayinin de gelişimiyle endüstrileşen oyuncak sektörüne kapitalizmin de etkisiyle ruhsal bir enerjiden ve derinlikten yoksundur. Dokunmanın verdiği hazzın ve merak gibi çocukluk duygularının köreldiği; yeni tip oyuncakların, çok çabuk öldükleri ve çocukların yaşamlarından gittikleri görülür.

İnsanların “ilk dönem çocukluğu”ndan itibaren iyi kötü yaşadığı her şeyi paylaştığı, bütün sırrını döktüğü, onu eşyadan da öte gördüğü en az bir oyuncağı olmuştur. Hikâyede anlatıcı onunla iletişim kurar, onu bir kimliğe, bir kişiliğe büründürür; çünkü çocuklar için oyuncak, “… içinde bilinmezleri saklayan ve keşfedilmesi gereken, binlerce yıllık gizemli bir antik küptü sanki ya da yüzyıllardır açılmayı bekleyen bir sandukaydı.”[32]

Çocukların kimlik oluşumunda oyuncakların büyük bir payı vardır. Bundan hareketle “Benim Oyuncaklarım” adlı öyküde kahraman, oyuncakları kişiliğe büründürmekle kalmıyor; onlardan ayrılamıyor, arasının çok zaman iyi olduğu oyuncaklarla bazen kavga da ediyor. Hikâyede bu durum şöyle anlatılıyor:

 “Oyuncakların kişiliğimin ve kimliğimin dokuyucuları olduğunu bilmiyordum belki ama onlardan bazılarının duyguları olduğunu, hissettiklerini, üzüldüklerini veya sevindiklerini de duyumsuyordum. Bu yüzden olmalı; bazılarının yokluklarına alışamıyordum. (…) Bir dem geliyordu, ne oluyordu bilmiyorum; bütün oyuncakları saçıp savurasım, gözümün önünden uzaklaştırasım geliyordu; böyle anlarda sağa sola fırlatıyordum, kırıp döküyordum onları.”[33]

Hikâyenin ilerleyen safhalarında anlatıcı; “Büyüdüğüm düşünülse de oyuncaklarım benimle büyümüyordu; sadece biçim değiştiriyordu.” diyerek oyuncağın herkes için sadece çocuklukta değil, hayatın her safhasında biçim değiştirerek sürdüğünü; fakat zamanı gelince insanlar gibi oyuncakların da insana yabancılaşabileceğini, onu terk edebileceğini hissettirir ki bu nokta önemlidir: Oyuncak imgesi bu yönüyle dünya malıdır, dünya ve içindekilerdir. Yazarın bu hikâyeyi “dünya bir oyun yeri ve içindekiler de bir oyuncaktır” mealine gelen ayete telmihli olarak yazdığı kanaatindeyiz.[34]

Buradan bakılınca insanların barınak olarak kullandığı evi hatta dünyanın kendisi dahi oyuncaktır. Mesela; hayatı boyunca ev nesnesine emek vermiş, onu ele geçirmek için uğraşmıştır insan; zamanının çoğunu ona harcamıştır, fakat o ev bir gün onu terk edecektir.[35]

  1. Çakı

“Çakı” adlı öyküsünde kahraman, babasından kendisine kalan tek nesne olan “kemik saplı, sivri uçlu, kapandığında kolay açılması için bir kenarında parmak kertiği bulunan o, uzun atlayan çita figürlü, Sürmene işi”[36] çakıyı resmi bir kurumun güvenlik biriminde unutur, bu andan itibaren öykü boyunca kendisiyle bir hesaplaşma içine girer. Çakıyı ararken “Belki de ben, burada çakı kılığına girmiş bir umudun peşindeyim.[37] dedikten sonra çakı; artık kahramanın babasına duyduğu sevginin ve onunla arasındaki bağın bir simgesi hâline gelir. Babasından kendisine kalan en değerli şeyin çakı olduğunu söyleyen kahramanın yaptığı çakılarla babasını, babasının davranışlarını özdeşleştirdiği anlatılır. Hikâyede bu durum şöyle anlatılır:

“Çakılarının her biri onun bir yönüne benzerdi. Kullandığı çakılarda onun gözleri vardı; kalın kaşları, kıllı elleri, kama burnu, beyaz şakakları, nasırlı boynu, dağınık saçları vardı. (…) Nereye gitse mutlaka yanında çakı bulunurdu.[38]

Bu öykülerde nesnelerin bir karaktere büründüğüne şahit olunur. Kahraman babasından kalan tek eşya olan çakıyı bulmak için verdiği mücadelenin haklılığını azmiyle gösterir.  Babanın ellerinin, gözlerinin, kirpiklerinin çakıya nakış nakış işlenmiş olması, kahraman için çok önemlidir.
Yazarın bu kitapları dışındaki (henüz kitaplaşmamış) öykülerinde de zil, değirmen, çıngırak gibi nesneler metinde güçlü şekilde yer alır

Sonuç 

Bu çalışmada “Azazil’in Kapısında” ve “Metal Çubukların Dansı” adlı öykü kitaplarındaki öykülerine işleyerek kullandığı nesnelerin; bireye, mekâna ve zamana etkisi üzerinde durulmuştur. Recep Seyhan’ın öykülerinde ağırlıklı olarak nesneler üzerinde durduğu, eşyalarla kahramanları özdeşleştirmeye çalıştığı görülür.

Yazar, öykülerindeki nesneler dünyasıyla insanı ve değerlerini algılama biçimini ortaya koyarak kahramanların yaşadığı değişim ve gelişimleri, nesnelerin diliyle, zamanın ve mekânın akışkanlığı içinde ele alır. Böylece yazar, hakikati var olanın ve görünenin ötesinde arar, onun nesnelerin anlamsal değerinde ve insanla ilişkilerinde saklandığını hissettirir. Bu yaklaşımla, nesneleri sembollerin diliyle tekrardan oluşturur.

Jean Baudrillard; eşyaya sahip olmanın, onlardan keyif almakla, onları tüketmekle olmayacağını; onlar üzerinde hâkimiyet kurarak, onları bir düzene sokarak olabileceğini söyler. Seyhan, böyle düşünmez. Recep Seyhan hikâyelerinde, eşyaya hükmetmeyi teklif etmez; onun bizim bir parçamız olduğunu; fakat bizim gibi bir fani olduğunu imler ve tabii varlığını bozmadan onunla anlaşmayı teklif eder.

Recep Seyhan’ın öykülerinde, insana özgü duygu ve düşünceleri genellikle nesneler üzerinden anlattığı dikkati çeker. Kişilerin özellikle duygusal-psikolojik yönlerini işlerken nesnelerden sıkça yararlanan yazarın, bazen nesneleri, (Taş, Çakı vb.) öykü kişileri olarak karşımıza çıkardığı görülür. Böylelikle karakterlerin nesnelerin kimliğini giyinmesi veya nesnelerin karakterleşmesiyle öykülerinden farklı bir tat alınan yazar, metonimik nesnelerle öykülerini sağlam zemine oturtmaya çalışmıştır. Seyhan’da nesneler, anlatıların ham maddesidir. Nesnelerin varlığı anlatılara çeşitli işlevsel özellikler yükler. Böylece nesneler anlatı içinde apayrı bir yer edinirler. Öykülerinde “Eşyanın günlük yaşam içerisinde tamamlayıcı bir rol üstlenen bir realite olduğu”[39] görülen Recep Seyhan, nesne-insan ilişkisini ön plana çıkarırken kişinin duygu ve düşüncelerini nesneler vasıtasıyla aktarır. Öykülerinde işlediği temaları ve insana özgü duyguları, nesnelerden yararlanarak anlatırken insanî özellikleri nesnelere yükler.

Öykülerinde kullandığı nesneler; mekânı oluşturan nesnelerden kişiyi var eden eşyalara, oyuncak eşyalardan metal çubuklara ve değirmene, taşa varıncaya kadar çeşitlilik gösterir. Bu çeşitlilik, öykülere etkili bir anlatım gücü, yoğun bir imgelem ve zengin bir betimleme kazandırır.

_____________________
[1] Kırklareli Üniversitesi’nde Yüksek Lisans Öğrencisi
* Bu metin 12.4.2019 Cuma günü Kırklareli Üniversitesi, Kayalı Yerleşkesi Fen-Edebiyat Fakültesi kampüsünde Uluslararası Rumeli Sempozyumu’nda bu başlık altında, İsmail Turan tarafından bir bildiri olarak sunulmuştur. Metin, hakemli bir dergi olan RumeliDE, (Rumeli Dil ve Edebiyat Araştırmaları Dergisi) 198-208 sayfalarında 21 Ağustos 2019 günü yayımlanmıştır.

KAYNAKÇA

Adem Can, Necip Fazıl’da Ayna İmgesi, Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sayı:34, Erzurum 2010.

  1. Hamdi Tanpınar, Mücevherlerin Sırrı: Derlenmiş Yazılar, Anket ve Röportajlar, (hzl. İ. Dirin – T. Anar – Ş. Özdemir), Yapı Kredi Yay. İstanbul, 2002.
  2. Aslı Uçar, Teselliyi Eşyada Aramak: Türkçe Romanda Nesneler, Doktora Tezi, İhsan Doğramacı Bilkent Üniversitesi, Ankara, Ağustos 2012.
  3. Etem Çalık, Mustafa Necati Sepetçioğlu Hayatı-Sanatı ve Eserleri, Atatürk Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, (Yayımlanmamış Doktora Tezi), Erzurum, 1993.
  4. Ferda Zambak, Türk Romanında Mekân, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Muğla Üniversitesi, 2007.
  5. Murathan Mungan, Üç Aynalı Kırk Oda, Metin Yay. İstanbul, 1999.
  6. Mustafa Everdi, Mazbut Çocukların Dansı, Türk Edebiyatı Dergisi, Şubat 2018, sayı. 532

Recep Seyhan, Azazil’in Kapısında, Bilge Kültür Sanat Yay. İstanbul, 2015.
Recep Seyhan, Metal Çubukların Dansı, Bilge Kültür Sanat Yay. İstanbul, 2016.
Roland Barthes, Çağdaş Söylenler (çev. Tahsin Yücel) Hürriyet Vakfı Yayınları, İstanbul. 1990.
Sevda Deniz K. Recep Seyhan’ın Öykü Dünyası, Türk Dili Dergisi, Nisan 2017, sayı. 784
Şadi Kocabaş, Recep Seyhan’dan İyi Bir Öykü: Metal Çubukların Dansı, 25.6.2016.
www.dunyabizim.com; Azazil’ İn Kapısında Ve Metal Çubukların Dansı, Dergâh, Sayı 323, Ocak     2017
Yurdanur Salman, İmge, Zor Yakalanır Bir Görselleştirme, Kitap-lık Aylık  Edebiyat  Dergisi, 2004, sayı: 74.
Cemal Şakar, Kırk Soruda Öykü (Dil-Kültür Öykü İlişkisi/ Öykü Nasıl Okunur, Okurdan Ne Tür Bir Katkı bekler?), Ketebe, İstanbul 2018, s. 54-60;63-67
Cem Akar, Bana Hikâye Anlat-ma, 2018, bilatarih; http://www.kitapcafe.com/bana-hikaye-anlatma.html
Kâmil Büyüker, Hatem Tayî Hikâyeleri Hakkında, Hece Dergisi, Sayı 250, Ekim 2017
Yalçın Doruk, Recep Seyhan’ın ‘İskelede’ Hikâyesinde Tektonik Anlam Katmanları, Türk Edebiyatı,  Kasım 2018, sayı 541, sayfa 76-80
Gül Tanrıverdi, Recep Seyhan’ın Çakı Hikâyesinde Çakı’nın Sakladığı Varoluşsal Yüzleşmeler, Türk Edebiyatı Dergisi, Ağustos 2017, sayı 526 sayfa 60
Uluslararası Ahmed Yesevî Üniversitesi, Türk Edebiyatında İsimler Sözlüğü, Recep Seyhan maddesi, Madde yazarı Funda Özsoy Erdoğan: http://teis.yesevi.edu.tr/index.php?sayfa=madde_detay&md=e38e37a99f7de1f45d169efcdb288dd1.4f3181601a6c07fb
Gülhan Tuba Çelik, 13/12/2016  dünyabizim.com Serazat Bir Kalemin Dünyası: Metal Çubukların Dansı
http://www.dunyabizim.com/kitap/25410/serazat-bir-kalemin-dunyasi-metal-cubuklarin-dansi;
G.Tuba Çelik, Yazmak ve Zihnin Evrensel Katmanları, İtibar Dergisi, İtibar dergisi, Şubat 2018,  sayı 77
Funda Özsoy Erdoğan, Metal Çubukların Dansı,  Türk Edebiyatı Şubat 2017, sayı 520
Duygu Aksoy, Azazil’in Kapısında, Türk Edebiyatı Temmuz 2017, sayı 501
Muhsin Duran, Anadolu’nun Kara Kutusu “Taş” Hikâyesi Üzerine; Dil ve Edebiyat dergisi, Haziran 2019 sayı: 126
NOT: Kaynakça’da yazarla yapılan söyleşiler, eserleri hakkında yazılanlar için
yazarın kişisel web sitesinden (recepseyhan.com.tr) yararlanılmıştır.
YAZARLA YAPILAN SÖYLEŞİLER
Yazarla yapılan söyleşiler, eserleri hakkında yazılanlar için yazarın kişisel web sitesinden (recepseyhan.com.tr) yararlanılmıştır.
♦ Söyleşen: Zeynep Satı Yalçın Recep Seyhan’la Kurmacanın Hikâyesi, Türk Dili Ocak 2018 sayı 793
♦ Söyleşen Funda Ö. Erdoğan, Recep Seyhan ile Güneşin Doğduğu Yerde Çerçevesinde Söyleşi: 14.04.2014  http://haber.stargazete.com/kitap/hikayede-gercek-anlatinin-daha-fazla-icindedir/haber-869702
♦ Söyleşen¨ Senem Gezeroğlu, Recep Seyhan’la Bana Hikaye Anlat-ma’yı Konuştuk, Türk Edebiyatı, sayı 535, Mayıs 2018
Söyleşen: İsmail Turan, Recep Seyhan İle Bana Hikâye Anlat-ma, Öykü Ve Öykücülüğümüz; Edebiyat Ortamı, sayı 61, Mart-Nisan  2018, s. 62-69
♦ Söyleşen: Hatice Ebrar Akbulut, Recep Seyhan İle Öyküleri Ve Öykücülüğümüze Dair,  21 Şubat 2017 edebistan.com
♦ Söyleşen: Erhan Genç, Nasıl Yazar Oldular? Recep Seyhan Anlatıyor, Türk Edebiyatı Dergisi, Sayı 508, Şubat 2016
♦ Söyleşen Duygu Aksoy, Recep Seyhan İle “Azazil’in Kapısında” Hakkında, 12 Nisan 2016 edebistan.com
♦ Söyleşen Eyüp Tekin, Metal Çubukların Dansı’ndan Hareketle Seyhan Öyküleri, Mahalle Mektebi sayı 35 / Haz.-Tem. 2017

[1] Kırklareli Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Yüksek Lisans Öğrencisi; turan.ismail.tde@gmail.com
[2] Şadi Kocabaş, “Recep Seyhan’dan İyi Bir Öykü :“Metal Çubukların Dansı””, 25.6.2016 www.dunyabizim.com
[3] Yalçın Doruk, Recep Seyhan’ın ‘İskelede’ Hikâyesinde Tektonik Anlam Katmanları, Türk Edebiyatı,  Kasım 2018, sayı 541, sayfa 76-80
[4] Sevda Deniz K. Recep Seyhan’ın Öykü Dünyası”, Türk Dili Dergisi, Nisan 2017, S. 784, s. 77.
[5] Söyleşen Duygu Aksoy, Recep Seyhan İle Azazil’in Kapısında Hakkında, 12 Nisan 2016 edebistan.com
[6] Yurdanur Salman, “İmge, Zor Yakalanır Bir Görselleştirme”, Kitap-lık Aylık Edebiyat Dergisi, 2004, Sayı: 74.
[7] Mustafa Everdi, Mazbut Çocukların Dansı, Türk Edebiyatı Dergisi, Şubat 2018, sayı 532
[9] Ferda Zambak, “Türk Romanında Mekân”, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Muğla Üniversitesi, 2007. S. 16.
[10] Recep Seyhan, Azazil’in Kapısında, Bilge Kültür Sanat Yay. İstanbul, 2015, s. 24.
[11] Murathan Mungan, Üç Aynalı Kırk Oda, Metin Yay. İstanbul, 1999, s. 120.
[12] Recep Seyhan, Metal Çubukların Dansı, Bilge Kültür Sanat Yay. İstanbul, 2016, s. 25.
[13] Adem Can, Necip Fazıl’da Ayna İmgesi, Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sayı: 34, Erzurum 2010,, s. 170.
[14] Metal Çubukların Dansı s. 25.
[15] Metal Çubukların Dansı s. 26.
[16] Metal Çubukların Dansı s. 46.
[17] Metal Çubukların Dansı s. 14-15.
[18] Metal Çubukların Dansı s. 16-17.
[19] A. Hamdi Tanpınar, Mücevherlerin Sırrı: Derlenmiş Yazılar, Anket ve Röportajlar, (hzl. İ. Dirin – T. Anar – Ş. Özdemir), Yapı Kredi Yay. İstanbul, 2002, s. 39.
[20] Metal Çubukların Dansı s. 47.
[21] Mustafa Everdi, Mazbut Çocukların Dansı, Türk Edebiyatı Dergisi, Şubat 2018, sayı 532
[22] Metal Çubukların Dansı s. 40, [23] 42, [24] 6, [26] s. 62.
[25] Azazil’in Kapısında s. 64.[27] s. 74, [28] s. 7,[29] s.12,[32],s. 32 ,Benim Oyuncaklarım, Bilge Kültür Sanat Yayını, 1’inci Baskı, 2015, s. 14.[33] s.15; [35] s. 20, [36] s. 76, [37] s. 47,[38] s.55
[30] Roland Barthes, Çağdaş Söylenler, (çev. Tahsin Yücel), Hürriyet Vakfı Yayınları, İstanbul. 1990. s. 42.
[31] Çağdaş Söylenler s. 43.
[34] Ankebut: 64, Hadid: 20, En’am: 32
[39] Etem Çalık, Mustafa Necati Sepetçioğlu Hayatı-Sanatı ve Eserleri, Atatürk Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, (Yayımlanmamış Doktora Tezi), Erzurum, 1993, s. 64.