ZONGO’NUN DEĞİRMENİ’nden seçkiler

Zongo’nun Değirmeni‘nden
►Kitaptaki üç hikâye (Zongo’nun Değirmeni, Flora’nın Çıngırakları ve Ölü Sesleri Korosu) daha önce hiçbir yerde yayımlanmamıştır.

“Dalında olgunlaşıp kuruyan, kurda kuşa yem olmaya hazır bir meyve gibiyim şimdi. Yüksek yüksek yaylalardan kesildim, gecesi aydınlık şehire gitmekten kesildim, araziye gitmekten kesildim. Ahır bile bana kapısını kapadı. Dünya; ovasıyla, yaylasıyla, toprağıyla beni terk etmeye başladı. İyisi mi toprak beni bırakmadan onu dönüştüreyim.”(…)

Zongo’nun bunları böyle içinde dokuyup durduğu bir mart ayının sonlarıydı.
Bu gelişme üzerine konu komşu ile dayanışarak kirli beyaz taşı kağnılarla getirtti köye.
Günlerce işledi o taşı kapı önünde.
Taş son hâlini aldığında değirmen inşaatı da sona yaklaşmıştı.
Değirmen tamamlandıktan sonra, çevresi çocukların -özellikle Kelek Sami’nin- mekânı hâline gelmişti. Zongo; şems siperli serpuş idi zihinlerde, bir parça değirmen taşı, çocukların arasına karışmış unlu iş abası, açık pembe burunlu Pekinez ve peşinden hiç ayrılmayan alaca kuzu idi. O kuzuyu da Dıngıl Hamit’ten almıştı.
Bu arada Efendi de cuma günleri dışında ilk kez halkın arasına karışmış ve evden aşağıya inmişti. (…)

“Bak Zongo! Her insan, dünyada ciltsiz, tek nüsha ve okunmamış bir kitaptır. Bu kitabın tashihi yine kendisi tarafından yapılabilir ancak; fakat ikinci baskısı katiyen yapılamaz.” Ne demek istediğini tam anlamadım tabii; fakat söz de aklımdan hiç çıkmıyordu. Ne ilgiyse, Yanaklı ile Çavuşzade kafamın bir yerinde buluştular.” (…)
Hamit, Sami’nin; Sami ise (hayır koyunların değil) sadece kendisinin duyduğu bir sesin peşinde idi. O sesi duyduğunda onu kimse tutamazdı. Sami’nin duyduğu sesi tespit etmek için az uğraşmamıştır Dıngıl; ne ki yedi köyün cinci hocasına ulaştıysa da bir sonuç elde edememiştir.

Ölü Sesleri Korosu’ndan

Kimsenin konuşmadığı bir dile çevrilmiş bir kitap gibiydim. Kendimi düşlerle bezenmiş bir denizde yüzüyor buluyordum çok zaman. Rûy-ı zemine sığmıyor ve göklere yükseliyordu düşlerim. Çok geçmeden düşlerimin kanadına bir uçak çarpıyor ve o uçak düşlerimi parçalıyor ve her yer bir düş oluyordu sonra.

Annem de bir düş oldu.

Sol memenizin iki parmak altında, çam kozalağı şeklinde bir parça…

Onu hiçbir gözün kullanmadığı mekânlarda aradım. Ulaştığım mekânlarda sadece tozumsu, yarı saydam, gaz ve buhar tabakasından müteşekkil, akışkan ve devingen bir sis vardı. İnsanların yüzü, yokluğun içinde bir belirip bir kayboluyordu. Onlar içinde geçmiş yüzyıllardan, içinde yaşanılan zamana kaçıp gelmiş hissi uyandıran yakaları yukarı kalkık, gözleri kan çanağına dönmüş, parmakları bacakları ile yarışan adamlar; etekleri rüzgârda uçuşan, yüzlerinin kalıbı çıkarılmış da oraya başka bir deri geçirilmiş gibi açık fildişi renginde pelteleşmiş kadınlar görüyordum. Ellerindeki büyük bir taşla daha küçük bir taşı parçalamaya çalışan, ayakları kir ve pas içinde çocuklar görüyordum. Yüzleri gerilmiş ve elleri büyük oluyordu bu çocukların. Onların çocuk olduğunu kaşlarından ve giysilerinden anlıyordunuz. Geride toz bulutu bırakarak geçip giden araçlar görüyordum sonra. (…)

Bozbulanık akıntılar var içimde. Bu sebeple; kullanılmamış, kimseyle paylaşmadığım uzun cümleler kuruyorum hep ona dair. Cümlelerimi kimseyle paylaşamıyorum. Suç cümleleri oluyor bunlar genelde, kendime bile duyurmadığım… Fakat ne oluyorduysa her nerede olsam cümlelerimin rengi beni ele veriyordu. Dolayısıyla kurduğum her cümle beni ait olduğum yerden biraz daha koparıyordu. Kurduğum her cümleyle üzeri sararmış yapraklarla döşeli, altı kaygan, katı ama yapışkan bir batağa batıyordum sanki. Sonra günlerdir üflük çalıp duran Karancalos Fırtınası’nın ardından doğan kış güneşi gibi içimin körfezleri ışıyor birden, dar sokakları genişliyor, düşlerim çiçekleniyor ve bir imbisat hâline geçiyordum. Bir genişlik… İşte o zaman -bulunduğu yerden- annem de sesleniyordu bana ismimin son hecesini uzatarak. Bu sesi çok net duyuyordum. O sırada, ufukta rengârenk bulutlar, yeryüzünde olmayan bir ülkenin haritasını çıkarmış oluyorlardı. İşte o zaman o beliriyordu birden ve bulutların içinden bana doğru yüzüyordu.

Bu adımı karşılıksız bırakamazdım.(…).

Buraya gelirken kapının dışında bıraktığım öteki kendim ile içeri aldığım beriki kendimin aynı kişi olduğunu sanıyorsunuz siz. Oysa buraya girerken sizin gördüğünüz beriki kendimi kesip biçtim ben, onu yontup başka bir kendim elde ettim. Bu görece varlığımı bilmiyorsunuz ve her iki kendimi de aynı kişi sanıyorsunuz. Size anlatamadığım tam da burası. Dahası var: Bu ikisi dışında, benim, bile isteye oluşturduğum kamu önündeki sosyal varlığım da var. Bazen istemeyerek benim katkı verdiğim, dışarıya yansıyan görüntülerimden veya gıyabımda başkalarının oluşturduğu benimle ilgili bazı verilerden derlenerek elde edilmiş derleme varlığım var bir de. Bunların dışında; Ben’e ve bana rağmen, sosyal medya ortamlarında beni hiç görmemiş, gıyabımda tanıyan insanların kafasında bile isteye oluşturduğum sanal varlığımdan ise hiç söz etmiyorum.(…)

Tekrar kolay gelsin, dedim.
Adam kolaysa başına gelsin, dedi.
Başıma geldi zaten, dedim.
– Öyleyse bu konuda tecrübelisin.
– Hayır, tecrübem yok ben de tam bunu soracaktım.
– Neyi?
– Siz kutlu bir adamsınız.
– Neden?
– İnsanların pisliklerini süpürüyorsunuz.
– İşim bu benim.
– Öyle mi?
– Evet.
– İçimdeki çöpleri de süpürebilir misiniz?
– Benim böyle bir görevim yok.
Sonra bir anda ayıldı görevli ve neee! dedi, ‘e’ sesini uzatarak.
– Bunun için size emeğinizin karşılığını ödemeye hazırım, dedim.
– Sen galiba kaşınıyorsun sabah sabah. Süpürürüm, hem de bütün pisliklerini süpürürüm de sen gel hele şöyle yamacıma!
Bunu derken diğer elindeki gerece sopa konumu aldırmıştı.(…)

Aramak için çıktığım yolda benim kaybımı bulmamdan değil, belki kaybımın beni bulmasından söz edilebilir. Bunun farkındaydım. Bana hediye ettiği kapı zili (hayır, koyun zili) de bunun farkında idi. Şöyle de söylenebilir: Beni içeri buyur eden, o, aradığımı bulduğumu düşündüğüm kapının kanatları, ağırlamak üzere değil uğurlamak üzere açılmıştı. Halbuki onunla karşılaşınca aradığımı bulduğumu düşünmüştüm ilkin. Oysa ben gözleri gözlerime dokununca, gördüğüm yerde kanatları açılan kapıdan çıkıp (doğrusu girip) gitmiştim.”

Delifişek’ten

Bir gün, başı hep dumanlı olan yaylaların dumanı, Delifişek’in başına konakladı. Konakladı da gitmek nedir bilmedi dumanlar…
İlk, koyun sağarken görmüştü onu.
O görüşte olan olmuştu: Gördüğü bir çift göz değil de bir yıldırım yalımıydı sanki.
Bu kez onu tutuklayan karakol çavuşu değil; fettan bakışlardı.
Delifişek’in, bütün mülkünü viran eylemişti o bakışlar.
“Şeytan diyor ki çoluğu çocuğu terk et, al git şu kızı” diye düşündü o anda.
Yâri güzel olanın uyku girmezmiş gözüne.

O gece uyku sıçan deliğine girdi.

Kestane Ağacının Rüyasını Beyan Eder’den

İnsanlar, gökyüzünü tırmalayan tuğyan yüzlü binalara giydirmişlerdi ruhlarını. Şehrin, insanı boğan kementleri vardı, urganları vardı, görünmeyen kıtal malzemeleri vardı. Yolu şehre düşmüş ağaçlar, burada çile dolduruyorlardı ve ormanlardaki ağaçların bundan haberleri bile yoktu.

Babamın o ağacın dibinde doğduğu, hatta onun dalında büyüdüğü bana iletildiğinde veya bana iletilenleri anladığımda ilk mektebe başlamıştım. O ağaç ile, hayalimde paylaştığım zamanlardan aklımda kayda değer birkaç kırıntı kalmıştır sadece. Onlardan biri, bebeklik çağında, babamın dalına asılmış kundağını sallamak üzere oraya gittiğimi kurgulamış olmamdı.

Flora’nın Çıngırakları‘ndan

Üç kişilik bir taburduk biz. Kanı yüğrük, reçinesi süt dolu nisan dalları idik. Kurulduğumuz kavak dallarında, aheste esen yellerle salınıp dururduk sağa sola. Flora’nın çıngırakları mevzusuna kadar bir şikâyetimiz de yoktu bundan. Yelimizi seviyorduk zahir. O yelin bazen hızlanıp çatıları yerinden eden bir boraya dönüşmesi ise hiç hesabımızda yoktu. (…)

“Adını tam olarak telaffuz eden yoktu. Lora derlerdi kestirmeden. Gözleri bir acayip imiş bu Lora’nın. O kadar çirkin imiş ki bazı aileler korkar diye ondan çocuklarını bile sakınıyorlardı. Köy içine pek çıkmaz, kimseye gelip gitmezdi; hatta -sayıları az olsa da- onunla konuşmayı hatta görmeyi bile uğursuzluk sayanlar vardı. Bundan haberli miydi bilmiyorum; ama adını telaffuz edemeyenler “gâvur” diyorlardı ona. Hayatımda hiç gâvur görmemiştim. Gâvurlar nasıl bir insandı, bizden farkları nelerdi? Çirkinliğinin gâvur olmasıyla bir ilgisi var mıydı? Birine kızınca ‘gâvur dölü’ derdi Halit amcam. Büyükanamdan da duymuştum; yaramazlık edince “gâvurluk etmeyin” demişti bize. Bu gâvur meselesi de meraklarım arasındaydı.” (…)

O gece hep onu düşündüm. Görebilecek miydim acaba? Sanki biri zamanları bir çuvala doldurup kaçıracaktı; sanki başına bir hal gelecek ve onu bir daha göremeyecektik. Zihnimde kaynaşıp duran titrek hayallerin niye ilk sırasına yerleşti bu konu bilmiyorum; ama içimde bu kadar harlanmışken harekete geçmeliydim. Geçtim de.(…)

Yok, gibi yaşıyordu. Onunla kimse ilgilenmediği gibi kimse de onun şikârında değildi. Öyle çirkin ki diyordu Vahide teyze; insan bakamıyor, göz göze gelemiyor. Zaten gözlerini görmek de neredeyse mümkün değil, diyordu. Güldane teyzeye kalırsa gözlerine bakılamayışı içindeki kinle ilgiliydi.

Merakımı kamçılayan şeyler vardı: Neye idi kini? Kim ne yapmıştı ona? Gittiği yerlere ne zaman gider, yolu nerelerden geçer, evine ne zaman döner; kimse görmezdi. O evde nasıl yaşadığını da tam olarak kimse bilmiyordu.(…)

Onu görmeliydim; çıngıraklarını, kilise çanını sonra. İlla yüzünü. Gözlerini… Dedikleri kadar çirkin miydi? Kapısının önünde olduğunu duyduğum küpü de görmeliydim. İçinde ne vardı acaba?
Bunları acayip merak ediyordum şimdi.
Bu kez iyi bir gerekçemiz vardı ve onu göreceğimden umutluydum. (…)

Eyvah, dedim; yandın Muttalip!
Kaçmak para etmezdi.
Muttalip, anası ölmüş tay gibi başı yerde, elleri önünde, adımlarını sürüyerek yanına vardı: Hacı, kulağının birinden tuttu bunun, itin götüne sokup çıkardı: “Hafız-ı Kur’an olmanın hatırı var. O hatırı yağma etme. Hızır belledik seni, hınzır çıkma. Anladın mı? Bir daha onun bunun yeliyle böyle çocukluk yapma; kulaklarından asarım seni. Himmet’i alıp gideceksin ve o kadından özür dileyeceksin. Haydi git şimdi!” dedi.

Kulakları düşmüş enik gibi oradan uzaklaşıp yanımıza döndü Muttalip.