SEYHAN’IN ANADOLU’NUN KARA KUTUSU NİTELİĞİNDEKİ “TAŞ” HİKÂYESİ ÜZERİNE- Muhsin Duran

SEYHAN’IN ANADOLU’NUN KARA KUTUSU NİTELİĞİNDEKİ “TAŞ” HİKÂYESİ ÜZERİNE

Hiç unutmam, edebiyata ilgimin kıpırdamaya başladığı yıllarda bir dostumuz, dünya klasiklerinden dersler çıkarıp, onlardaki birden çok mekânları, çoklu zamanları ve çok sayıda olay kahramanlarını değerlendirirken; “Bakın, bu hikâyede, bu romanda usta yazar, bu kadar kalabalık kahramanını nasıl sahneye çıkarmış, bir mahalle, bir kasaba dolusu insandan ayrı ayrı karakterler üretmiş,  onlara uygun rol vermiş, hikâyeyi adeta bir dantelâ gibi işlemiş…” diye takdirlerini bildirmiş ve kahramanların çokluğunu hikâyenin artısı olarak işaret etmişti.

Bir tespit olarak diyorum; günümüzde hikâyeler -kalabalık şehirlerin yoğunluğunun usanç veren hâlinden midir nedir- bir iki kahramanla veya neredeyse hiç kahramansız bitirilebiliyor. Son zamanlardaki kimi postmodern hikâyelerde ise sahne büsbütün boş kalmasa da bir kahramanın bulunup bulunmadığından veya (var ise) bir varlığı olup olmadığından emin olamayabiliyorsunuz. Şu da oluyor: Yazar, tek kişi etrafında, o bir tek kişiye dokunan her nesneyi teşrih masasına yatırıyor. Mekân da öyle… Bu hikâyelerde yazar, karargâhını oraya kuruyor; kahramanın iç dünyası da yazarın gözlem alanı oluyor. Böylece sahnede, yine görünmeyen ama hissedilen kahramanlar rol alıyor. O arada eşya da bir karakter kazanıyor. Böylece eşyanın insanlarla ortak paydası bulunup anlatıma farklı çeşni kazandırılıyor. Bu tür hikâyeleri okurken kahramanın iç dünyasını âdeta istilâ etmiş görünen kalabalıklarla karşılaşıyorsunuz. Yani yine sahne boş değil.

Sözü, Recep Seyhan’ın Bilge Kültür Sanat’tan çıkan (2016) Metal Çubukların Dansı adlı kitabındaki Taş hikâyesine getirmek istiyorum. Taş hikâyesi, bir kişinin etrafında dönse de gerçekte sadece bir şahsın değil, Anadolu’nun kara kutusu gibi göründü bana… “Koca bir köyün günahı kadar ağır bir taş” bu… (İşinde-gücünde köylülerin günahı o taş kadar ağırsa, şehirlinin günahı kadar ağır bir taşın hacmini hayal dahi edemiyorum) Bazı insanların başına düşermiş taş, benim kucağıma düştü. Hakikaten öyle bir “ağırdı” ki bitirene kadar yerimden kımıldayamadım. Dereler, çaylar, söğüt ve kavak ağaçlarının dallarındaki kuşlar; vadiler, dağlar; krallar, saraylar; çocuklar, köylüler; harmanlar, tozlu yollar, kağnılar… Hikâyeyi okurken her birinin iç dünyalarına, hücrelerine giriyor, oradan da; bir asrı zahiri vücudunda ve ruhunda temsil eden, koca bir asrı devirmiş piri fani köylü bir kadınının dünyasından ak bir taş kütlesinin içerisine yol bularak seyahat ediyorsunuz; ama orada kendinizi kaybetmiyor, (her cansız varlık dahi canlıdır) fehvasınca o kütleden harika bir sanat eseri doğduğuna şahitlik ediyorsunuz. Taş gibi katı bir kütleye bakarak hafızası olan bir varlığı izliyorsunuz. Adeta koca bir taş kütlesini yontan ve muhayyel bir savaşın  kahramanlarını tablolaştıran bir heykeltıraş gibi…

Taş hikâyesinde yukarıda andığım nesnelerin canlandığı, hayatın içine girerek orada insanlarla rol paylaştığı nefis bir tabloyu seyrettim. Dünyanın hangi namlı ressamı böyle bir tabloyu yapabilir, bilemem? Bu beğenim belki de; yazarın önceki hikâyelerinin birçoğunda olduğu gibi, konusunu, hasretini duyduğum köyden almış olmasındandır. Recep Seyhan’ın bu hikâyesinde kahraman sayısı az; kahraman sadece Taş ve Dudu Kadın gibi gözüküyor; ama metnin anlam katmanı yönüyle gizli kahramanlar oldukça çok ve anlatım da oldukça zengin. Seyhan’ın bir diğer nefis hikâyesi Kadınge’deki bilge, köylü kadında da gözlemlemiştim bunu. Taş hikâyesinde, köyde yaşayan, yüz yıllık çınar (hikâyede 105-110 yaşlarında olduğu izlenimi verilmiş) Dudu Kadın’ın 50 yıla yakın sırtını yasladığı ak taşla iletişimi şöyle anlatılıyor: “Her gün, düzenli olarak, sabahın erken saatlerinde, bir işe gider gibi; koltuğuna kıstırdığı, kirlenmiş, rengi solmuş mini bir oturak minderi; peşinde kedisi Asgelin; elinde de o, yanından hiç eksik etmediği uzun, kuru fındık değneği olduğu hâlde iki büklüm evden çıkar, o kısa yolda bir iki kez soluklanarak buraya gelir; oturak taşına oturur, sırtını da güvenli bir dağa yaslar gibi ak taşa yaslardı. Fasıla olmaksızın son yaklaşık 50 yıldır böyleydi bu.”

Seyhan, kahramanı Dudu Kadın’ın yüzündeki yılların izlerini, yine kendi anlatım yöntemini kullanarak, doğal bir tarzda o yörelerin tabiatından aldığı benzetmelerle tablolaştırıyor: “Hep uzak ve derin bakan gözlerinin arkasında yüzyılın şeritleri vardı. Uzaklaştıkça derinleşip kaybolan kıvrımlı yollar gibiydi yüzü kadının; … Zamanın haritası çizilmişti sanki yüzündeki hatlara.”    Seyhan, bu hikâyede bir metnin görünmeyen yerlere uzanan derinlikleri bulunduğunu da düşündürüyor. Yazar, ileride yükleyeceği büyük misyon gereği ak taşı kişileştirerek onun geçmişine gidiyor, nesebini araştırıyor: “Rivayetler muhtelif: …Firikyalılardan veya Lidyalılardan kalma… Büyük şehirde oturan köyün okumuşlarından birine kalırsa bu taş, eski Mısır’dan, Baalbek’ten getirilmiş olabilirdi.” Dudu Kadın’ın böyle soylu bir taşla iletişimi elbette sıradan olamazdı.

İnsanların ilk iletişimi harfsiz ve kelimesizdi. Taş hikâyesi de bizi böyle antik zamanlara götürüyor. Kahramanımız, hayatına giren taş gibi nesnelerle kelimesiz, harfsiz, sessiz, en doğal haliyle konuşuyordu. Bu iletişim yoluyla konuşanların varlıklar ve eşyalarla problemi pek olmamıştır. Çözülmez problemler, aynı dili konuştukları hâlde hayatta hakperest olamayışları nedeniyle anlaşamayan insanlar arasında yaşanır. Ortak dili ve anlaşma paydasını bulursanız bir eşya bile sizinle her şeyini paylaşabilir: “Kadın, kendi içinde, sırtını yasladığı taşla konuşurdu hep… Ak taş ile konuşmaları bizim bildiğimiz kelimelerle değildi. İçinde kelimelerin ve cümlelerin olmadığı, kimsenin bilmediği bir dilden belki de ‘taşça’ bir dille- konuşuyordu da kimse söylediklerini bu yüzden duymuyor; dolayısıyla da anlamıyordu.”

Seyhan’ın kaleminde ak taş artık canlı bir nesne olmuştur. Âdeta yoldan geçenlerin fotoğrafını çeken bir nesne. Onların seslerini, kokularını, gülmelerini, ağlamalarını kaydeden elektronik bir “aygıt”tır sanki taş: Kimler geçmemiştir ki hemen önünden: “Haftanın belli günlerinde kalaycılar, süpürgeciler, çerçi katırları, keçeciler, çuhacılar geçerdi o tozlu yoldan… Sonra hiç eksilmeyen kağnılar, eşya yüklü merkepler, saman çetenleri, atlı misafirler… Çok sonra acemi şoförlerin kullandığı egzozundan duman çıkan gürültülü traktörler…”

Dudu Kadın’ın bu kadar yakınlık peyda ettiği dostundan, ak taştan nihayet ayrılma günü gelmiştir. Bunca sene, bu yol üzerinde gelip geçene tanıklık eden ak taşın cami minaresine kaide-temel taşı olmak üzere kaldırılmaya karar verildiği gün, cümle varlıkların orada âdeta resmigeçit yaptıklarını düşünmek her muhayyileye sığmaz. Bu muhayyile, bizce kalıp gözüyle değil, kalp gözüyle gerçekleşebilir ki Seyhan okuyucuya böyle bir duyguyu yaşatıyor:

“Düğünler sonra, bayramlar, uğurlama şölenleri; yaşanan mevsimler; yağmur sesleri, doğan ve batan güneşler, gök gürültüleri, ay ışığının gümüşsü geceleri, beyinleri pişiren temmuz güneşleri… Uzak Doğu ezgilerini andıran bir inlemeyle giren kağnı sesleri…”

Seyhan, hikâyesinde taşın asaletini usta bir iz sürüşle araştırdığı gibi Dudu Kadın’ın asaletini de ortaya çıkarmış ve bu fani dünyada bu iki asil varlığı âdeta konuşturarak bir ömür boyu köye, olaylara, tabiata tanıklık yaptırmıştır. Anlatıcı hikâyenin bir yerinde değişiyor. O toprakları bilen okumuşlardan biri (bu bir jeoloji mühendisi de olabilir, kültür varlıklıları üzerine araştırma yapan bir araştırmacı da) anlatıcı olarak araya giriyor. Bu, postmodern anlatımlarda görülen “üst kurmaca yöntemi” ile yazarın kendisi de olabilir. Yazar bu noktayı okuyucuya bırakıyor. Anlatıcı Ak Taş’ın yerinden taşındığı, orada bulunan kalabalıklar arasında Dudu Kadın’ı da hayal ediyor. Aslında çoktan vefat etmiş olan kadını “bir imge olarak” oraya getiriyor, onunla hemhal oluyor, onu bu uğurlama töreninin öznesi hâline getiriyor. Şöyle anlatıyor anlatıcı buradaki gözlemlerini: “Kaydettiği bu sesleri ve görüntüleri çok merak ediyordum. Bir gün gidip şimdiki yerinde onunla konuşmayı düşledim; orada ona içinde biriktirdiklerini bana göstermesini şiddetle arzu ettim” Kısaca, orada bulunanlar da Dudu Kadın’ın geçmişinin bilinmeyenlerini ondan öğreniyorlar.

Anlaşılıyor ki tebaiyeti Osmanlıdır Dudu Kadın, Şam’da doğmuştur. Babası değirmen taşı ustasıdır; aşlık, bulgur, soku, havan taşları da yontar ve o taşları satar. Büyük taşlar getirir kağnıyla dağlardan, sonra o taşları günlerce yontar. Sadece bu değil,  kadının Erzincan’a, sonra Bingöl’e oradan da Şam’a uzanan tarihi vardır. Dudu Kadın’ı tanıyanlar öğrendikleri karşısında şaşırırlar. “Kadının Şam’da bir ipek tüccarının kapısında hizmetçi iken şiddet gördüğünü ve oradan bir kaçakçı kervanıyla Bingöl’e götürüldüğünü, orada bir gözü görmeyen adama vardığını; sonra kocasının aşiretler arasındaki bir kavgada öldürüldüğünü… Sonra oradan Anadolu’nun batısına kağnılarla erzak taşıdığını, dönüşünden bir süre sonra depremde aile büyüklerinin ve o arada iki çocuğunun da öldüğünü, sonra buraya gelişini…” öğrenir köylüler.

Dudu Kadının diliyle geçmişi geleceğe taşıyan yazar, bu millete bin yıllık yurt olmuş, rahat yüzü görmeyen, hiçbir zaman yeterince beslenememiş, sağlığını koruyamamış bu çelimsiz, bir deri bir kemik kalmış kara-kuru Anadolu insanının hazin hikâyesini bizlere usta bir üslupla, farklı bir anlatıcı kimliği ile yansıtıyor.

Hikâyenin sonu hiç beklenmedik şekilde bitiyor: “Ebe, O taş senin neyin olurdu?” dedim. Cevabı hazırdı sanki: “O taş bendim zaten oğul” dedi.

Recep Seyhan bence, bu hikâyesiyle ustalığının bütün hünerlerini göstererek hikâye sanatında ideal yerini buluyor. Yazar, Taş’ta her ne kadar tasvire fazlaca yer vermiş olsa da bendeniz bir nesnenin yalnız birkaç şeklinin olduğuna değil, o nesneye sanatsal bakan kişiler adedince boyutlarının varlığına inananlardanım. Sanırım, yazar bu hikâyede bunu yapıyor. Eşyanın görünmeyen sayısız boyutlarından ve buutlarından ancak görebildiklerini aktarıyor bize. Diğer hikâyelerinde olduğu gibi Seyhan’ın, öğretmenliğinden gelen detaylı anlatım tarzını, tarihe ve Osmanlı Türkçesi’ne vukûfiyetini, Anadolu insanını -dolayısıyla köy hayatını- çok iyi biliyor olmasını, yazı tecrübesinin avantajlarıyla birleştirerek bu hikâyesinde de kullandığını görüyoruz.

Taş hikâyesi şu sıklet ve sıkıntılı günlerde bana keyifli bir çay veya kahve molası gibi geldi.
_________________________________________________________________
Kaynak► Muhsin Duran,  Recep Seyhan’ın Anadolu’nun Kara Kutusu Taş Hikâyesi Üzerine
Dil ve Edebiyat Dergisi, Haziran 2019 sayı: 126