SORUŞTURMA / BUTİMAR DERGİSİ

Sorular: BUTİMAR dergisi yay. yönt. Şeyma Subaşı
  • Bir kurmaca metnin doğuşu sizde nasıl gerçekleşir?

RS-Bu sorunun bir benzeri daha önce başka bir dergide “Öykünün doğduğu an” başlığı altında yöneltilmişti. Orada değindiğim hususları tekrar etmemek için farklı noktalara değineyim: Kurmaca metinler gerçek olandan yontulabildiği gibi hayalden de yontulabilir. Gerçekten yontmanın riskleri vardır. Gerçek sizi kendi çekim alanına sürükleyerek ayartabilir; hatta muhayyilenizi tutuklayabilir. Bu riski aşmanın yolu hayale ve arketiplere müracaat etmektir. Bendeniz hayalden de yontsam hiçbir gerçeğe tümüyle sırt dönmedim. Şunu söyleyebilirim: Hikâyelerimde; gerçek hayatta veya içimde veya hayatımın bir diliminde yaşamadığım, görmediğim, gözlemlemediğim, birinden duymadığım yahut düşlemediğim hiçbir şey yoktur. Bu şu anlama geliyor: Hikâye, doğmadan önce bana bu saydığım merkezlerden bir dalga olarak gelir,  muhayyilemin kıyılarına vurur. Onu oradan alıp işlemek kalır bana. Bazen bu dalgalar bir yoğunlukla gelebilir. Bu bir bereket demidir kuşkusuz ve hikâye yazmamı kolaylaştırır.Konunun diğer veçhesinde şu var: İçimizde yaşadıklarımız/yaşattıklarımız tümüyle kurmacadır ve hiçbir kurmaca gerçekten tümüyle yalıtılmış değildir. İnsanın, insan vasfının temelinde muhayyile vardır. Muhayyilesi olmasa insandan geriye hiçbir şey kalmazdı. Muhayyileyi besleyen bitimsiz kaynak da çocukluk döneminde dokunan bilinçdışındaki yapılanmalarıdır. Buna “arketip” diyor Jung. Bilinçaltındaki arketiplerin bilince yükseldiği demlerde doğar öykü. Şiir de böyledir. Bu sebeple kurmaca metinlerin tükenmeyen kaynağı çocukluk dönemidir ve yaratıcı yazar o dönemi çok ciddiye almalıdır. Kurmaca metinlerin ikinci büyük kaynağı yalnızlık duygusudur. İnsanı birey kılan en önemli ayırım yalnızlıktır. Yalnızlık duygusunun yalın-ız kalmakla ilgisi yok gibidir. Bu duygu ana kucağındaki çocuklarda bile olabilir. Yalnızlık duygusu, çocukluk döneminden sonra yaratıcı bir yazarı besleyen ikinci ana kaynaktır. Yalnızlık duygusu, bilince çarpan farklı dalgaların başkalarınca/çevresinde algılan(a)madığının sezilmesi veya algılanamayacak olmasının anlaşılması ile başlar. O andan itibaren insan kendisini yalnız hisseder. Farklı dalgalar nedir? O insanın duygusal dokusunu ören ilmeklerdir ve o ilmekler kesinlikle o bireye özgüdür. Bir hüzün melodisiyle gelir yalnızlık. Bu sarmala yakalanınca Sait Faik’in ifadesiyle “milyonlarca insan içinde yapayalnız” kalırsınız.Demek ki kurmaca metinlerin doğuşunda yalnızlık önemli bir kaynaktır. Bu kısım bilgi ile ilgili değildir; öncelikle verili olanların hemen yamacında duran birey varlığınızla sonra birikim ile ilgilidir. Bir birikiminiz yoksa yalnızlık duygusunun size gönderdiği verileri değerlendiremezsiniz ve o davranışlarınızdaki yansımalarıyla kalır sadece.

Konunun üçüncü ayağında teknik işlemler vardır. Bu kısım konunun bilgisine sahip olmakla ilgilidir. Burada yapılacak olan muhayyileye düşen verileri toplayıp değerlendirmektir. Geriye; yazarın kendisine bağışlanan bu verileri düzenledikten sonra dilin imkânlarını en verimli şekilde kullanarak metne dönüştürmesi kalır.

  • Hikâye ve öykü karşılaştırmasında hangi adlandırmanın doğru olduğunu düşünüyorsunuz?

RS-Bu konuya, yaptığımız bir çalışmada (Bana Hikâye Anlatma/psikanalitik ontolojik tahliller) değinmiştim. Ayrıntıyı oraya havale ettikten sonra şöyle diyeceğiz:  Bendeniz öykü ile hikâye arasında ince bir ayrım olduğunu söyleyegeldim. Kimi dostlarımız bunu kabul etmiyor. Hikâyenin nesi vardı, dili kısırlaştırma çabalarına çanak tutmaktır bu diyerek bize kızan dostlarımızdan farklı düşünüyorum. Mesele bu kadar yalınkat değil. Öyküyü kurmak hikâyeden daha zordur. Hikâye geleneksel damarla ve ondan bize tevarüs edenlerin güncellenmesi diyebileceğimiz bir tutumu öne alan bir “anlatım” iken; öykü, modern hikâyenin verilerinden olabildiğince yararlanan bir ‘anlatı’dır. Öykünün “anlatı” özelliğinde, denemeden koparak oradan özerkliğini ilan etmiş olmasının büyük payı olduğunu düşünüyorum. Bendeniz, öykü özellikleri baskın olan bir metne “öykü” demeyi, hikâye özellikleri baskın olan metne de hikâye demeyi tercih ediyorum. Bundan dil ne zarar görür? Tersine dil bir kelime daha kazanır. Bu mülahazalarla bendeniz son çıkan öykü kitabım Zongo’nun Değirmeni’ni bilinçli bir tercihle “hikâye” olarak kodladım. Bu kitaptaki altı öyküden dördü hikâye olunca kitabın hikâye olarak kodlanması gerektiğini düşündüm. Keza kitaba adını veren metin bir hikâyedir. Oradaki Ölü Sesleri Korosu adlı uzun anlatı hikâyeden ziyade öyküdür. Burada şunu özellikle belirtmeliyim: Bu adlandırmaları, biri metne artı bir vasıf (rüçhaniyet) kazandırıyormuş da diğeri sahip olduğu adlandırmadan dolayı bir eksiklik (nakise) içindeymiş gibi değerlendirmek son derece yanlış olur.  Yapılan, metnin özelliğine uygun bir ad koyma işlemidir. Hepsi budur. Bir tespit olarak bir vesileyle değinmiştim. Önemine bina ederek: Çok rahat “Geleneksel hikâyemiz”  diyebilir iken bir yüzyıl geçtiği hâlde hâlâ “modern öykümüz” diyemiyoruz. Öykü cemaatini bunu düşünmeye davet ediyorum.

  • Hikâyede imgenin yeri hakkında ne söylemek istersiniz?

RS-Hikâye imgelerle yazılıyor uzun bir zamandır. Buna ayak uyduramayan hikâyeciler gider. Herkesin onu öyle ifade ettiği şekilde anlattığınız dramlar, olaylar, hatta durumlar bile hikâyede kendisine yer bulamıyor artık. İmge, bir hikâye metnine o hikâyenin kendine ait bir dil kazanmasını sağlayan önemli bir dokudur. İmge nedir? İmge metnin kanatlarıdır, çoğalmış yüzüdür, fiziğin (sıradan cümlelerin) gücünün yetmediği yere yetişen hızırdır imge. Yukarıda ilk soruda verdiğimiz cevapta değindiğimiz çocukluk dönemi arketipleri ile kullanılmış zamanların bulutsu dilimleri, üzerinden belirli bir zaman geçtikten sonra imgeye dönüşür. Demek ki, imge kurmacanın merkezindedir.

  • İlgili türde sahiciliğin önemine inanıyor musunuz? Asl’olan “hikâye” midir? Eserlerde kurgu ya da biçimin hikâyenin önüne geçmesi günümüz hikâyecilerinin sorunlarından biri mi?

RS-Bu konuda daha önce çalışma yapan biri için sorunuzun cevaplanması zor; çünkü cevaplarken tekrara düşmemek zorundasınız. Konuya yukarıda adı geçen analitik çalışmamızda Hikâyede Sahicilik-İnandırıcılık başlığı altında ayrıntılı değinildi. Oradan farklı olarak şunu söyleyebilirim kısaca: Bu, sahicilikten ne anladığınıza bağlı. Ben öyküde sahiciliği öyküde inandırıcılık olarak anlamıyorum. Sahicilik inandırıcılıktan ince bir ayrımla (nüansla) -fakat ondan çok da uzaklaşmadan- ayrılıyor.Sahicilik gereceğe uygunluk değil dış gerçeği gerçekliğin alanına çekerek anlattıklarınızın, orada kendi kurduğunuz evrene uygun düşmesi durumudur. Bu sebeple gerçeklerle birebir örtüşmediği hâlde büyülü gerçeklik dediğimiz imkân insanları yüreğinden yakalamıştır. Demek ki anlatılanlar sahici kılınmıştır. Günümüz hikâyesinde biçimin ve kurgunun hikâyenin önüne geçme çabası sıkça rastladığımız bir olgudur. Bu, (gerçeğin kendisi, olayın aslı veya melodram gibi) hikâyeye içeriden gelen ciddi bir tehdittir. Bu tehdit,  doğru ve yerinde kullanmamaktan kaynaklanıyor bizce. Bu nasıl oluyor? O veriler kullanılırken kanırtılıyor; dolayısıyla yapaylığın tuzağına düşülüyor. Bu tehdidin savılması da bizce yapılanın tersi tutumla mümkündür.

  • Mevcut Türk hikâye geleneği yanında son yıllarda yazılan hikâyelerde sizce çeşitli açılardan bir zenginlik söz konusu mu? “Hikâye”nin geleceğini nasıl görüyorsunuz?

RS-Geleneksel hikâye damarımız belli ve çok da zengin; fakat mevcutla ilgili bir hikâye geleneğinden söz edebilir miyiz?  Sanmıyorum. Umarım böyle bir gelenek oluşmuştur da ben farkında değilimdir. Son yıllarda, yılda yanılmıyorsam 300 civarında yeni kitap çıkıyor; her ay ortalama on (10) yeni hikâyeci hikâye sahasına çıkıyor; hatta onların bazıları sosyal medya ortamlarında bize hikâyenin ne olduğunu da anlatmaya başladılar. Buna sevinmeli mi üzülmeli miyiz? Hikâye türünün bu kadar ilgi görmesine bakarsanız hikâye kitaplarının “yok” satması beklenir. Gerçek böyle mi? Burada paradoksal bir durum var. Şiirin seçkinci duruşuyla öyle herkesi yanına yaklaştırmadığı öteden beri biliniyor. Yukarıda yalnızlıktan ne anladığımıza değinmiştik. Şiirden yüz bulamayanlar (değindiğimiz çerçevedeki) yalnızlıklarını en iyi ifade edebilecekleri alan olarak hikâyeyi görüyor olabilirler mi? Sesli düşünüyorum:  Bilmiyorum. Böyle giderse çok sürmez, hikâye türü de kendi içinde kendi filtresini uygulayacaktır. Buradan hikâyenin geleceğine atlayabiliriz: Hikâye türü öykü ile kavgalı değil bizce. Her ikisi de kendi yollarında rahvan gidiyorlar. Öykü kemiyet olarak daha önde görünüyorsa da gerçek böyle değil. Öykünün aleyhine bir gelişme hatta bu. Bunu biraz açayım: Kendilerini anlatım ustalığı ile kanıtlamış kimi “öykücülerimiz” harikulade diyebileceğimiz bir anlatımla “öykü” olarak kodladıkları deneme yazıyorlar. Biri de çıkıp;  “arkadaş, çok güzel bir anlatımın var. Dile de hâkimsin. Eyvallah; ama bu metinlerin çoğu deneme ve içinde bir öykü olmadığı gibi hikâye de hiç yok, demiyor. Bu nokta, öykünün değil öncelikle eleştirinin bir problemidir.

  • Dergilerde hikâyenin durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

RS-Bu sorunun cevabı bir önceki sorunun içindeönemli ölçüde var. Dergiler(isim vermem uygun olmaz, alınganlıklar olur) etraflarına bile isteye ördükleri duvarlar içinde (kiminde bu duvarlar oldukça kalın) yaşıyorlar ve bir “dergi cemaatleri” oluşturmuş durumda. (Malum; cemaatler içe kapanmışlardır ve kendilerini denetleyemezler; dış denetim de iç tahkimatın sürerliği için sağladıkları siyasa çemberi sebebiyle neredeyse imkânsızıdır.) Bu bizim bir tespitimiz değil, malumu ilamdır. İşte, edebiyat dışından destek bulamayan bir dergimiz kapandı bir ikisi direniyor. Sorunuzun içindeki ikinci vurguya şöyle cevap verebilirim: Dergilerde yazılan öykülerin çoğunu uzun bir süre okuyamadım (okumadım değil okuyamadım). Bir süredir de taşrada yaşıyorum ve bu kez takip etme imkânım kalmadı. Bilmiyorum. İnşallah iyidir ahval ve şerait.

____________________________________
Bu söyleşi Butimar Dergisi / Güz-Kış (sayı 9-10 Aralık 2019) sayısında yayımlanmıştır