ZONGO’NUN DEĞİRMENİ Rüveyda Durmaz Kılıç*

“Böyle başlayacaktı hikâye” diyerek okurunu hızlıca içine alan, kuşatan bir anlatıyla başlıyor Zongo’nun Değirmeni,”… Bu ilk hikâyede masalsı detayların, temaların kurgudaki yeri oldukça başarılı. Böylelikle okur, fantastik ile gerçekliğin biraraya geldiği ve içinden hikmetlerin ortaya çıktığı bir öykü evreninde buluyor kendini.

Zongo’nun Değirmeni, ara başlıklar atılan hem müstakil hem de bütünlükle okunabilen hikâyelerden oluşmakta. Kitabın diğer hikâyeleri de bu ara başlıklara sahip. Bu teknikle hikâyeler birbirini besliyor ve yazarın hikâyeler çıkarma becerisini de ortaya koyuyor. Böylelikle her başlığa, devam eden ana hikâyeye rağmen, yeni ve ayrı bir hikâye gözüyle bakıyoruz.

Zongo’nun Değirmeni‘nde ön plana çıkan durum; kurgu imkânlarından, dilin yetkinliğinden daha çok, yaratılan karakterlerin başarısı oluyor. Okurun aklında en çok kalan ve kitap sonrasında aramızda yaşıyor gibi hissettiğimiz kahramanlar var. Recep Seyhan’ın yarattığı karakterleri özel bir alan içinde konuşmak gerekir. Kitabın tüm öykülerinde karakter hakkında mutlaka bir merak yaratılıyor. Kimdir bu sorusu okur zihninde oluşturuluyor ve tüm öykü boyunca okurun dikkati buna yöneltiliyor. Gizemlerle dolu, hayranlığın yer aldığı, haklarında efsanevi bilgilerin olduğu, yüceltilmiş karakterler. Öykünün dinamizmi açısından bu gerekli ve değerli. Fakat aynı zamanda, kitabın her öyküsünde bu yönteme sıklıkla denk gelmek, okur için bir tekrara dönüşebiliyor. Hikâyelerdeki Zongo, Çavuşzade Salih Efendi, Flora, Ona Saygı Bile Önünü İliklerdi başlığıyla anlattığı meslek dersi öğretmeni gibi karakterler bilgisi, öngörüsü, gizemliliği, efsanevi ya da toplumdaki yeri ve değeri bakımından ele alınıyor. Ve neredeyse her hikâyede, kahramanlarla aynı yöntemlerle tanış oluyoruz.

Ön plana çıkan “Ölü Sesler Korosu” hikâyesi diğerlerinden farklı bir yere sahip. Kahramanın iç konuşmalarından oluşan metin güçlü ve akıcı anlatımıyla bir okuma keyfi çıkarıyor ortaya.Ayrıca yazarın da itiraflarını okuyormuş gibi hissetme duygusu, okuru yazarına daha da çok yakınlaştırıyor. Gerçeklik ile kurgu arasındaki salınımda olan ikili haz, tüm hikâye boyunca devam ediyor. Ve monologların birçoğu altını çizdirmeyi hak edecek bir iç yakınlığını oluşturuyor bizde.

“Baktığım her yerde yolculuğumun; hatta bütün bir tarihimin kayıtlarını görüyorum. Daha ilerisi de oluyor; mesela -bebekliğimden başlayarak, şu anda üzerimde bulunanlar dahil- tırlar dolusu portakal, kamyonlar dolusu patates tükettiğimi, depolar dolusu su içtiğimi, benim için tanklar dolusu yakıt harcandığını, fırınların aylarca bana çalıştığını, sonra dünyaya kuyular dolusu çöp ve pislik bıraktığımı; hatta bu çöpleri kuyuların almadığını ve atıklarımdan çöp dağları oluştuğunu; binlerce kilometre yol yürüdüğümü görüyorum….Bunların sayılarını, hacimlerini ve ağrılıklarını biliyorum ama bunu söyleyemem. Bütün bunları ben mi yaptım diyorum, bu kadar suyu ben mi içtim, bu kadar meyveyi ve sebzeyi ben mi yedim, bu kadar yolu ben mi yürüdüm diyor, irkiliyorum.”

Zongo’nun Değirmeni‘nde “Kestane Ağacının Rüyasını Beyan Eder” en beğendiğim hikâye oldu. Özellikle şunu belirtmeliyim ki Recep Seyhan’ın hikâye başlangıçları hem kurgusal olarak hem de dil olarak oldukça iyi ve dikkat çekici. Bu konuda merakı ustaca oluşturuyor ve okur, bu başarıdan dolayı hızlıca sonuca ulaşmak istiyor. Fakat bununla beraber hikâye, başladığı yerden yol değiştirerek, başka konulara giriyor ve okurun sonuca kavuşması gecikebiliyor. Öykülerin detaylandırılması ve uzaması hikâyenin başındaki heyecanı azaltıyor ve okuma yorgunluğu ortaya çıkarabiliyor.

Okuruna ilham veren yazarlık kıymetlidir. “Kestane Ağacının Rüyasını Beyan Eder” öyküsü bu açıdan böyle bir yerde diyebiliriz. İki ağacın hikâyesini okumak oldukça keyifliydi. Nesneler üzerinden hikâye geliştirmek ve onu eşya, detay, ihtiyaç gibi tanımlamaların dışına çıkarıp hissedilen, fark edilen bir varlığa dönüştürmek ayrı bir görme, anlama yeteneği gerektirir. Recep Seyhan bu hikâye bu mümkünlüğü bize göstermiştir.

Uzun öykülerin ardından gelen ve kitabın son hikâyesi olan “Sinek” bir sayfalık haliyle, son nefeslik bir keyiflik yaşatıyor okura. İlk hamlede hikâyeyi anlamak kolay olmayabilir. Amaç da bu zaten. “Sinek” kısa olmasına rağmen zihni performansı yükselterek anlamayı gerektiriyor ve hikâyenin ironisini çözmek de böyle mümkün oluyor.

________________________________________
*Bu metin, Heceöykü, Kasım-Aralık 2019 (sayı: 96) sayısında yayımlanmıştır.