Prof MEHMET ARSLAN’ın ARDINDAN

MEHMET ARSLAN İLE “KİTAP VE SİNEMA” DOSTLUĞUM

Ülke seçkin bir bilim adamını kaybetti (11.12. 2019). Prof. Mehmet Arslan Sivas’ta 33 yıl çalıştıktan son olarak memleketi Amasya Üniversitesinde göreve başlamıştı. Dekanlık görevi ile kararnamesi imzadan gelmiş iken aniden bu dünyadan ayrıldı. Arslan, Osmanlı kültürü ve tarihini en iyi bilenlerden biri idi. Osmanlı Sadrazamları, Kerbela Mersiyeleri, Miraciyeler, Surnameler, (Osmanlı Saray Düğünleri ve Şenlikleri 5 cilt), Fihrist-i Şâhanlar, Mihri Hatun, Bursalı İffet, Leyla Hanım ve Şeref Hanım divanlarını neşretti. Her biri hacimli toplam 43 değerli esere imza attı. Kendisiyle  dostluğum çocukluk dönemlerimize uzanıyor.

1968’de Amasya ve civarında bizim yaşımızdaki çocukların çoğu ortaöğretime geç başlamışlardır. Bu belki diğer illerde de böyleydi.(Bunun kayda değer birden fazla sebebi vardır ve erbabı incelemelidir.) Bizim tespitimiz şudur: O yıllarda okullardaki resmi öğretime velilerin güveni pek yoktu.  İmam Hatip Okullarının velilerin ilgi alanına girdiği yıllardı. Resmi eğitim anlayışına bilinen sebeplerle güveni sarsılmış olan bu insanlardan imkânları uygun olanlar, çocuklarını en yakın ildeki İmam Hatip Okulu’na kaydettiriyorlardı.Durumu çok iyi olmayanlar ise zaman geçirmeden çocuklarına imkânlarını zorlayarak din eğitimi aldırıyorlardı. Bu eğitim; köy hocalarından başlayarak müftülüklerin bünyesindeki Kur’an Kursları da olabiliyordu, klasik medrese usulünü yaşatma mücadelesi veren özel kuruluşlar da, cemaatlerin din eğitimi veren kurumları da. Bu kuruluşlarda sadece Kur’an’ı öğrenme eğitimi alınabildiği gibi sadece Arapça eğitimi de veya sadece hafızlık eğitimi de alınabiliyordu. Bu eğitim merkezlerindeki eğitimin niteliği uzmanları düzeyinde tartışılabilir bu ayrı konu; ama buralarda eğitim gören çocukların öğrenim hayatlarına ilişkin ciddi bir “gelecek” problemi de yaşanıyordu. İşte tam da burada, andığımız veliler için; civardaki İmam-Hatip Okullarının varlığı bu problemin ortadan kaldırılması için önemli bir çözüm yolu idi.

1968-69 öğretim yılında öğretime açılan Amasya İmam-Hatip Okulu’nun öğrencilerinin yaklaşık %60’ı ilköğretimden sonra birkaç yıl ara vermiş “yaşlı” öğrencilerden oluşuyordu. Bendeniz de yukarıda açıkladığımız çerçeve içinde idim ve okula iki yıl geç başlamıştım. Mehmet Aslan da birkaç yıl özel eğitim merkezlerinde Arapça eğitimi aldıktan sonra ortaöğretime geç başlayan öğrencilerden idi. Kendisiyle tanışıklığım bu şartlarda, bu okulda oldu.

Okuldaki sıra arkadaşım “238 Mehmet Arslan” idi. 1G sınıfında, kapıdan girince solda, arkadan ikinci sırada oturuyorduk. Mehmet Arslan’ın da ara vermiş öğrencilerden biri olması aramızdaki ilk ortak payda idi. Daha ilk günlerde her ikimiz de derslerde bize verilen bilgilerin çoğuna sahip idik. Benden farklı olarak Mehmet Arapça’da çok iyiydi. Çok geçmeden hocalar -özellikle Arapça’da- Mehmet Arslan’dan teyit almaya başlamışlardı.Bir süre sonra, dersler kendisine az gelmeye başlamıştı. Arslan, sadece Kur’an derslerinde değil Arapça, Fıkıh, Kelam, Akaid, Din Bilgisi vb. derslerde emsallerinin birkaç kalem önünde idi. Kaçınılmaz olarak o da ben de derslerde sıkılmaya başlamıştık. Fakat Arslan’ın başka bir özelliği daha vardı: Daha o yaşta “kitap kurdu” diyebileceğimiz bir ilgi içindeydi. Derslerde boş oturmamak için bu ilgisini devreye soktu. Okuduğu kitapları okula getiriyordu artık. Getirdiği kitabı masanın altına gizleyerek bir süre “kaçak” okumuştu. Başta matematik dersi olmak üzere fen bilimleri dersleri dışında derste hep okurdu böyle. Bu durum ilgimi çekmişti. Arslan’ın tam da rahat olmadığı o ilk dönemlerde okuduğu kitapları göz ucuyla süzüyor ve inceliyordum. Bu kaçak okumalar uzun sürmedi. Bir süre sonra okuduğu kitap, masanın altından üstüne terfi etmişti: En sonunda, öğretmenler kanıksamışlar ve bu “kaçak” okumalara izin vermişlerdi. Çok sonra bu ‘rahatlamanın’ arkasında okul müdürü ve Türkçe öğretmenimiz Osman Akgül’ün önemli bir payı bulunduğunu, bu çocuklara dokunmayın, okusunlar dediğini öğrenecektik. Müdür Akgül,Türkçe derslerinde sınıfa Hayat mecmuasını getirirdi. Bu mecmua, güzellik yarışmaları da düzenlediği için pek hoş karşılanmazdı bizim mıntıkada. Böyle iken Akgül, sırf şevket Rado’nun sohbet yazılarını sınıfta bize okumak için bu riski göze alıyordu. Türkçe öğretmeni olmadığı için Meslek Dersleri öğretmeni olan Müdür Osman Akgül’ün girdiği Türkçe dersinde Arslan’ın bir özelliği vardı:  Dreste o gün hangi hikâye veya romandan bir parça okunacaksa o, bir hafta önceden o kitabı temin edip derse okumuş okuyarak geliyordu. Bir defasında Refik Halit Karay’ın Memleket Hikâyeleri’ni okumuş olarak gelmiş ve derste sınıfa yazar ve kitaptaki diğer hikâyeler hakkında da bilgi vermişti.  Bir gün yine masasının üzerinde Descartes’in Metafizik Düşünceler kitabı vardı. İmam-Hatip camiasını pek sevmeyen Matematik öğretmenimiz İlyas Berber bu duruma müdahale etmiş ve “Bu yaşta böyle kitapları okursanız kafayı yersiniz,” diye kitabı kafasına vurarak uyarmıştı.

Mehmet Arslan ile önemli bir ortak payda daha tespit etmiştim. Bu kitapların niteliği hakkında yeterli bilgim olmasa da din temalı olmadığını, bunların roman olduğunu belirleyecek kadar az çok ilgiliydim kitaplara. O günlerde böyle, Mehmet Arslan’daki gibi bir tutku boyutunda olmasa da çeşitli vesilelerle eve ulaşan kese kâğıtlarını (yani günü geçmiş gazetelerden yapılmış kâğıt torbayı) düzgün bir şekilde yırtıp ilan ve reklamlarına kadar okuduğumu söylemeliyim. Kendisiyle aynı sırayı paylaşıyor olmamız, bu ortak ilgiyi ileri boyutlara taşımak için önemli bir fırsattı.

Bir gün, okuduğu kitapları bana da verip veremeyeceğini sordum. Tabii dedi; yeter ki oku niye vermeyeyim, dedi. Bu cevaba çok sevindim. Kendisinden ilk aldığım kitap Voltaire’in Zadig adlı romanı idi. Kitabı zor okuyordum; çünkü çok yeri anlamıyordum. Bunu kendisine ilettim. Oku, sadece oku, dedi. Anlaman şart değil. Nasıl yani dedim, okuduğumu anlamadan mı okuyayım? Daha sonra anlarsın, dedi ve mealen şöyle bir şey dedi: “O kitabı ben de, çok da anlayarak okumadım; ama o kitap beni başka bir kitaba yönlendirdi. Onu oku da bunu vereyim,” dedi. Elinde, Alaxander Dumas Fils’in Monto Kristo Konto’su vardı. Mehmet, bitirdiği her kitabı bana veriyordu artık. Anlama kaygısını aşarak bir okuma açlığı içinde sadece okuyordum. Farklı olarak benim için önemli bir engel Mehmet Arslan tarafından aşılmıştı: Okuduğum kitabı gizli saklı okumam gerekmiyordu. Matematik ve Fen Bilgisi dersi dışında bütün derslerde kitap okuyorduk. Bu evde de böyleydi.

Bir gün Mehmet’e “Bunlar çok paradır” dedim, bu kitapları nereden bulduğunu sordum.Para ödemediğini söyledi. Nasıl yani, dedim. Bu cumartesi buluşalım, sana nereden aldığımı göstereyim dedi.  Bir öğle namazında Bayezid camisinde buluştuk. Mehmet hâlâ demiyordu nereye gideceğimizi. Kitapları çok olan bilge kişilikli bir adama götüreceğini düşünüyordum. Gittiğimiz yer, caminin az ilerisinde son derece sessiz, rafları kitap dolu, tarihî bir mekândı. Buradan alıyorum, dedi Mehmet ve beni üye kaydı yapan görevli ile tanıştırdı. Sonrasında, bir ayağımız Amasya kütüphanesindeydi artık. Çok sonra anlayacaktım ki Mehmet Arslan’ın bana okuttuğu kitaplar dünya klasikleriydi. Orta iki ve üçüncü sınıfta iken dünya klasiklerini büyük oranda okumuştuk.

Dostluğumuz ilerledikten sonra beni Herkiz Mahallesi’ndeki evlerine davet etti.  Babası Ali amca taksicilik yapıyordu. Mehmet’in bizden farklı olarak şanslı tarafı Amasya’da evlerinin bulunmasıydı. Eve vardığımda ilk dikkatimi çeken kütüphanesi oldu.  Hatırlıyorum; raflarda Cevat Memduh Altar’ın iki ciltlik Opera Tarihi eserine takılmıştı gözlerim. 2019’dan  bakıldığında bile 70’li yılların başında 15-16 yaşlarındaki bir çocuğun, çoğu öğretmenin evinde bulunmayan bir kütüphaneye sahip olmasını önemle kaydetmem gerekir. Maddî durumlarının çok da iyi olmadığını bildiğim için bu kitapları nasıl aldığını sormuştum. Bana, “Yazları tuğla fabrikasında çalışıyorum, oradan kazandığımla da kitap alıyorum,” demişti. Mehmet’in maç günleri su ve simit sattığını da biliyordum.

Kitap okuma bir tutkuya dönüştükten sonra fark ettim ki zihnim saydam bir ayna gibi parlıyordu. Okuduğumu veya dinlediğimi hemen anlıyordum. O arada başka bir şey oluyordu: Ödevi aksatmıyorduk; ama ders kitaplarının neredeyse yüzüne bile bakmıyorduk. Yazılı sınavlar için o akşam konulara şöyle bir bakıyorduk o kadar. Ders notlarımız çoklukla 10 üzerinden 10; en düşük notumuz 8 idi. Meseleyi kökten çözmüştük.[Orta kısım bitince (1972) ben yatılı olarak Tokat’a gidecektim. Orada iki sınıfı birden vererek bir yıl erken mezun olacak ve kaybedilen bir yılımı geri alacaktım.  Sonra öğrendim ki Mehmet de Amasya’da aynı yöntemle sınıf atlayarak bir yıl önce mezun olmuştu.]

Okulda Mehmet Arslan ile konuştuğumuz konuların önemli bir kısmı okuduğumuz kitaplar üzerineydi; fakat benim sinema tutkum da vardı. Mehmet’e Fatma Girik’i, Türkan Şoray’ı;Cüneyt Arkın’ı, ya da Yılmaz Güney’in son gittiğim filmini anlatıyordum; fakat Mehmet’in hiç de oralı görünmüyordum. Sinemaya ilgili olmayabileceğini ve klafasını şişirmiş olabileceğimi düşündüğüm sırada “Ejnebî filmlerini gördün mü hiç?” diye sordu bana. Ejnebi ne demek bilmiyordum. O ne, dedim. “Sen Ar’ı bırak. Dünya’ya gel, film nasılmış gör,” dedi. O yıllarda Ar sinemasında yerli filmler, Dünya sinemasında ise yabancı filmler oynuyordu. Bunu biliyordum. Meğer Mehmet’in diğer tutkusu da sinema imiş. (Sonralarıkahvehanelerde “kâğıt” oynadığını da öğrenecektim.) O yıllarda, yöneticiler, Cuma günleri biz öğrencileri toplu olarak sıralı gruplar hâlinde Cuma namazına götürürlerdi. Bu uygulama, o zaman bile tartışmalı bir uygulamaydı elbette.Şehirle okul arasında, 3 km kadar mesafe vardı. Mahalle aralarına ulaşınca Mehmet ile sıradan kaçar ve yasakları delmenin keyfini yaşardık. Yıllar sonra, aramızda bu konuyu konuşuyorduk. Mehmet Arslan;40’ya yaklaşan eserleriyle ülkenin önemli bir bilim adamı, Osmanlı kültürünün tanınmasına katkıları ile öne çıkan tanınmış bir edebiyat profesörü; bendeniz hikâyeci ve roman yazarı idik. O günleri değerlendirirken Mehmet; “Cumaya giden yolda sıradan kaçanlar, kahvehaneye gidenler, yasağı delip şapkasız (beyaz şeritli) sokağa çıkanlar, okulu asıp sinemaya kaçanlar bir baltaya sap oldular, önemli yerlere geldiler,” diyecekti.

O hafta sonu Dünya sineması önünde buluştuk. Beraber izlediğimiz ilk film yanılmıyorsam SpartaküsNeron’a Karşı diye bir film idi. Filmdeki adamların başlarındaki başlıkta boynuzlar vardı. O kadar toy ve çocuktum kigâvurlarınboynuzlu olabileceğini düşünmüştüm. Bunu kendisine açtığımda katıla katıla gülmüştü Mehmet. Sonraki haftalarda Mehmet ile ortak paydamıza, coşkulu konuşmalarla süren yeni bir tema girmişti artık: Sinema.  O konuşmalara RaquelWelch, Jane Fonda, Liz Taylor, SophieLoren; AlainDelon, ClintEaswood, Jan Gabin, Charles Bronson, Lee Van Clef’inmaceraları da eklenmişti. Sinema konusu, çocukluğumuzun haşarılığını de köpürten bir konuydu. Sayfadaki resim o günlerde çekilmişti.*

Mehmet, bir gün kaçırılmaması gereken bir filmden söz etti. Filmi öyle anlattı ki mutlaka gitmeliyiz diye düşünüyordum.Yanılmıyorsam Clint Eastwood /Lee Van Cleef’in oynadığı İyi Kötü Çirkin filmiydi. Mehmet, bu film hafta sonuna kalmayabilir, vizyondan kalkabilir, dedi. Öyleyse kaçırmayalım, dedim. Öğleden sonra dersi astık, sinemaya gittik. O film, ertesi sabah müdür yardımcısı odasına kurulan divanda, Ahmet Kanar’ın Kanun’undan (değneğin adı) dörder döşemeye mal oldu bize. O sabah ellerimizi üfleyerek girdik sınıfa.

Ruhu şad makamı cennet ola…

____________________________________________________

(*) O resmin bende dramatik bir hikâyesi vardır. Bunu, Kadınge ismli hikâyede anlattım.  Başımdaki şapka ile iyi geçinemediğim günlerdeydi. Babam; insanın başında şöyle şapka gibi duran, kenarları telli bir şapka alacaktı bana; ama durumu bir türlü denkleştiremiyordu. Şapkam ucuz bir şapkaydı; kenarları çöküktü, beğenmiyordum. Emanet şapka almıştım bu yüzden o resim için.Resimdeki arkadaşlar: (Soldan) Ali Tayyar, Mehmet Atamtürk, Mehmet Arslan, Bedeniz, Necati (çömelik olan?)