HAYATI BİLİNMEYEN İNSANLARIN ÖYKÜLERİ Şaban Sağlık Prof. Dr

Hikâyesi Bilinmeyen İnsanların Öyküleri: ZONGO’NUN DEĞİRMENİ* Şaban Sağlık

 Edebiyatın saymakla bitmeyen işlevlerinden biri de keşiftir. Bazen tarihin bilinmeyen karanlık dehlizlerine gizlenmiş bazen de özellikle günümüzde hiçbir gözün göremeyeceği bir noktada unutulmuş olan ve keşfedilmeyi bekleyen yığınla hikâye vardır. Hikâyeler anlatılmak için üretilirler. Anlatılmayan hikâyeler, yaşanmış da olsalar, unutulup giderler. Burada da Puşkin’den mülhem şu cümleyi anmak gerekiyor: “Sanat (hikâye) unutturmaz.”

Bir yazarın temsil ettiği kültürün içindeki yerini tayin ederken, o yazarın yaşadığı ülkede bilinmeyen hangi hikâyeleri keşfedip su yüzüne çıkardığına bakılır. Bu durum biraz da yazarın poetik tavrıyla ilgili değil midir? Burada poetik tavrı sadece şairlerle sınırlandırmıyoruz. Bir roman ya da bir hikâye / öykü yazarının da poetik tavrından söz edilebilir. Her yazarın poetik bir tavır içinde olmadığını biliyoruz. Bu bağlamda yazarları poetik tavrı olanlar ya da olmayanlar şeklinde de tasnif etmek mümkündür. Bizce poetik tavır sahibi olmak bir yazar için son derece önemlidir. Çünkü bir edebiyatı yenileştiren, farklı ve orijinal söyleyişlerin yolunu açanlar hep poetik tavır sahibi yazarlar olmuştur. Poetik tavır sahibi olmayan yazarlar sadece var olan sanat-edebiyat estetiğine bağlı olanlardır. Onlar için edebiyat dilinde “muakib” (takipçi) kavramının kullanıldığını biliyoruz. Tabii ki bu eğilimde olan yazarlar da edebiyata çok şey katarlar. Burada poetikası olmayan yazarları olumsuzluyor değiliz. Sadece poetik tavrın yazarı nasıl yücelttiğine dikkat çekmek istiyoruz.

Günümüz öykü yazarlarından Recep Seyhan’ın yayınladığı son öykü kitabı “Zongo’nun Değirmeni”, ilk planda aklıma yukarıda kısaca değindiğim poetik tavır konusunu getirdi. “Zongo’nun Değirmeni” kitabına geçmeden önce şunu vurgulayalım ki, Recep Seyhan, poetik tavır sahibi bir yazardır. Recep Seyhan’ın, “Zongo’nun Değirmeni”nden önce yayınlanan dört öykü kitabında da aynı tavrı sergilediğini görüyoruz.

Bir hikâye / öykü yazarının poetik tavır sahibi olmasının en önemli göstergesi, yazarın yazdığı öyküler üzerinde düşünmesi, genelde öykü sanatı hakkında farklı fikirler üretmesidir. En önemlisi de yazarın hikâyelerinde / öykülerinde “ne anlattığı” kadar, “nasıl anlattığı” üzerinde de ciddiyetle durmasıdır. Recep Seyhan bu manada ciddi bir düşünce insanıdır. Hatta onun öykü kitapları dışında yayınlanan “Bana Hikâye Anlat(ma)” adlı bir hikâye/öykü kuramı kitabı yazdığını da hatırlatalım. Sadece yayınlanan bu kuram-inceleme kitabında değil, Recep Seyhan kendisiyle yapılan söyleşilerde de öykü kuramı üzerinde çok önemli açıklamalar yapmaktadır. Şunu demek istiyoruz: Recep Seyhan’ın belirli bir hikâye / öykü poetikası (felsefesi de diyebilirim) vardır.

Burada sürekli olarak “hikâye” ile “öykü”yü farklı anlamlarda kullandığımız anlaşılmıştır. Kısaca belirtelim ki, anlatılan hikâyede insanın eserleri ve yaptıkları, bu eserlerin diğer insanlar tarafından nasıl karşılandığı gibi hususlar öncelenirse, karşımızda “hikâye” var demektir. Şayet anlatılan hikâyede insanın yaptıkları ve eserlerinden çok bizzat o kişinin şahsı öncelenirse, karşımızda olanın “öykü” olduğunu söyleyebiliriz. Bir başka ifadeyle hikâyede kişinin yaşadığı olaylar ve o kişinin toplumdaki yeri vurgulanır. Bu yönüyle hikâyeler daha çok “sosyoloji”nin yanına yaklaşır. Buna karşılık öykülerde de kişinin bizzat olay ve durumlar karşısındaki tavrı, psikolojik durumu ve iç dünyası anlatılır. Bu yönüyle de öykünün “psikoloji”ye yakın durduğunu söyleyebiliriz.(Bu konuda “Hece-Öykü” dergisinde 2015’te yayınlanan 70. sayıdaki “Her Öykü Hikâyedir Amma Her Hikâye Öykü Değildir” adlı yazımıza bakılabilir. Ş.S.)

Recep Seyhan, her ne kadar “Zongo’nun Değirmeni” adlı kitabın kapağına “hikâye” kavramını yazsa da, bu kitapta yer alan anlatılar bizce başarılı öykü örnekleridir. Burada şunu da vurgulayalım ki, her öykünün ardında da önemli “hikâyeler” vardır. Kitabın herhangi bir yerinde yer almasa da, kendisiyle yapılan söyleşi ve sohbetlerde Recep Seyhan “Zongo’nun Değirmeni” kitabında anlattığı öykülerin gerçek hayatta karşılıkları olduklarını belirtir. Bunlardan kitaba da isim olarak seçilen “Zongo’nun Değirmeni” adlı hikâyenin kaynak kişisi, Ömer Erdoğan’dır. Ömer Erdoğan, bir kültür insanıdır ve Rizelidir. “Zongo’nun Değirmeni” adlı bir hikâyenin Rize’de gerçekten var olduğunu beyan etmektedir. Hatta Ömer Erdoğan elinde Zongo’nun Değirmeni’nin gerçek fotoğrafını da taşımaktadır.

Recep Seyhan işte bu gerçek olayı öyküleştirmiştir. “Zongo’nun Değirmeni”nde Seyhan çok farklı anlatım teknikleri kullanmaktadır. Bu tekniklerin başında geleneksel anlatılarda mevcut olan “Raviyan-ı ahbar ve nakilan-ı asar şöyle hikâyet ederler ki” kalıbının modernize edilmesi gelir. Kitapta yer alan bütün öykülerde Recep Seyhan geleneksel hikâye anlatma tekniklerine gönderme yapar. Yani “Zongo’nun Değirmeni” kitabındaki öykülerde halk hikâyesi tarzı anlatım söz konusudur. Mesela “Zongo’nun Değirmeni” adlı öyküde şu alt metinler yer alır: “Değirmen Taşıyla Birlikte Dönen Düşler”, “Ofelya’nın Parlayan Yüzükleri”, “Çavuşzade Salih Efendi”, “Kelek Sami’nin Bulunması Beyanındadır”…

Yine bu öykü üstkurmaca bir nitelik de göstermektedir. Üstkurmaca, postmodern bir öykü anlatma tekniği olup, öykü içinde “öykü” sanatından, öykünün ne olduğu ve nasıl yazıldığından söz etmektir. Bu öykülerde “çoklu anlatıcılar” yer almaktadır. Ancak alt anlatılarda anlatıcı birinci şahıs oluyor.

“Zongo’nun Değirmeni” adlı öyküde çerçeve hikâyenin anlatıcısı, zemin metinlere gönderme yaparak adeta hikâye felsefesi yapıyor. Hikâyede 3. Şahıs olarak yer alan çerçeve hikâyenin anlatıcısı, olay anlatmaktan çok, hikâye felsefesi yapıyor. Bu anlatıcı, öyküyü paranteze almış gibi. Başlangıçta ve bitişte karşımıza çıkıyor. Bu öyküde asıl mesleği öğretmen olan ve öyküde “hikâyeci” olarak kodlanan birinden söz edilir. Bu kişi muhtemelen bir kadındır. Köyü gezmeğe gelen ya da öğrencilerini köyde gezdirirken rehberlik yapan bu öğretmen hikâyeci, o köyde çok meşhur olan Zongo diye bir azınlık mensubu (Rum) kişinin değirmeninden söz ediyor. Öyküden anlaşıldığına göre, Zongo, hikâyesi olan biridir. Recep Seyhan Zongo adlı kişi dolayımında Osmanlının sonlarındaki mübadelen, Rumların Karadeniz’den Yunanistan’a göç etmeleri meselesinden de satır aralarında –öykü sanatının dışına çıkmadan- bilgiler de vermektedir. Zongo, o günlerden kalma birisi ve ilginç bir hikâyesi vardır. Zongo’nun Ofelya adlı Rum kızıyla evliliği de söz konusu.

Kitapta yer alan ikinci öykü, “Flora’nın Çıngırakları” adını taşır. Bu öyküde de Recep Seyhan birçok alt hikâyeyi anlatır. Öyküye isim olarak seçilen “Flora” tıpkı Zongo gibi bir azınlık mensubudur ve yıllarca Müslüman Türklerle bir arada yaşamıştır. Recep Seyhan bu ve benzer öyküler aracılığı ile Müslüman Türklerin Osmanlı ruhunu taşımalarına yer verir ve azınlıklara kötü gözle bakmadıklarını da ima etmeye çalışır. Bu öykü Flora’nın dışında aynı zamanda bir İmam-Hatipli hikâyesini de içerir. Bizim ülkemizde hikâyesi yeterince anlatılmayan kesimlerden biri de İmam-Hatip Liselilerdir. Halkımız büyük rağbet ettiği bu okullara çocuklarını isteyerek ve çok büyük fedakârlıklarla göndermiştir. Anne babalar kadar bu okullara giden çocuklar da büyük çileler çekmişlerdir. Recep Seyhan öyküsünde haftada bir gün 9 km yol yürüyen İmam-Hatipli gençlerin anlatılmayan hikâyelerine de yer vermiştir.

“Zongo’nun Değirmeni” kitabında yer alan üçüncü öykü, “Delifişek” adını taşır. Çok ilginç bir köy hikâyesi olan Delifişek’te, hiç de köy roman ve hikâyelerinden aşina olmadığımız manzaralarla karşılaşırız. Modern Türk edebiyatında maalesef bizim insanımız ve kültürümüzle pek ilgisi olmayan yabancı bir ideolojinin penceresinden köy hikâyeleri anlatılmıştır. Oysa Recep Seyhan, kitabında bizim gerçek köylümüzü ve köy hikâyemizi, o hikâyeleri bizzat yaşayan biri olarak anlatmıştır. Anlattığı öykülerde hiç de idealizme kaçmayan, yani gerçekliğe ters düşen hiçbir unsura yer vermeyen biridir Recep Seyhan. Okuyana şunu dedirtiyor adeta: Delifişek ve Çaylak Nazmi’ler “bizim kötü”lerimizdir. Ancak bu kötüler kime nasıl davranacaklarını da iyi bilirler. Yani kötülüklerinin bile belirli bir ahlakı vardır.

Kitapta yer alan öykülerden biri olan “Kestane Ağacının Rüyasını Beyan Eder” ismini taşıyan öykü tam bir modern menkıbe gibidir. Bu öykü bizi tasavvuf dünyasına davet eder. Bilindiği üzere tasavvuf anlayışında bütün varlıklar kendi dillerince konuşup Allah’ı zikrederler. Bu öyküdeki kestane ağacı da kendi dilince zikir yapıyor gibidir. Yunus Emre, “Sordum sarı çiçeğe” der; sanki Recep Seyhan da “Sordum Kestane ağacına” der gibi anlatır öyküsünü. Kestane ağacı sanki çağımızın duyarlı ve muzdarip insanı olmuş, neredeyse bütün modernleşme problemlerini kendi dilince anlatmaya çalışıyor. En çok da ağaç kesme, yeşili katletme problemine ışık tutuyor. Ancak yazar, Show meraklısı “çevrecilerin” ya da sahte doğaseverlerin söylemine asla itibar etmiyor.

“Zongo’nun Değirmeni”nde hakkında en çok konuşulacak öykülerden bir diğeri ise “Ölü Sesleri Korosu”dur. Recep Seyhan, tasavvufi kaynağı sanatında “zemin metin” olarak kullanma tavrını bu öyküsünde daha bir zirveye taşımıştır. “Modern zamanlarda tasavvufi bir hayat yaşanır mı” sorusuna cevap arayanların mutlaka okuması gereken bu öyküde, sorgulanan pek çok tasavvufi kavramı görürüz. Recep Seyhan saldırmadan, aşağılamadan, tamamen tefekkür düzleminde kalarak tasavvufi hayatı masaya yatırır. Yazarın tek derdi sanki “anlamaya çalışmak”tır. Öyküyü okuyunca dikkatli okuyucu bunu fark eder. Bu öyküde özellikle tasavvufun yok etmeye çalıştığı “ben” vurgusu, öykü kişilerinin “ben anlatıcı” olmalarıyla sorgulanmaya çalışılır. İnsan istese de “ben”ini yok edebilir mi? Öykü kişileri bu sorunun cevabını verircesine at oynatırlar öyküde.

Kitaptaki son öykü “Sinek” adını taşır. Kitaptaki en kısa metin olan bu öykü adeta ironik bir yapı arz eder. Hani bir söz vardır, “Sinek adam öldürmez ama mide bulandırır” diye. Öykü sanki bu sözün ironisidir. Metin kısadır ama önemsiz değildir. Sinek de önemsiz değildir. Koskoca Nemrut’un ölümüne sebep olan bir sinek değil midir? Modern zamanlarda “yalnızlık”, “iletişimsizlik” ve “sessizlik” denilince akla gelen bir canlı değil midir sinek? Recep Seyhan sanki sinek üzerinden “sessizliğin dili”ni çözmüştür. Sesini kimsenin duymadığı küçük canlı sineğin hem sesini hem de cismini ölüm döşeğindeki bir insan nasıl görür? Öykü buradaki “nasıl”lığa tatmin edici bir cevap vermiştir.

Altı öyküden oluşan “Zongo’nun Değirmeni”nde Recep Seyhan, bugüne kadar hikâyeleri anlatılmamış insanların öykülerini anlatmıştır. Öykülerini diyoruz, çünkü yazarın usta anlatımı sayesinde, unutulmuş, hatırlanmayı ve de anlatılmayı bekleyen bu insanların her birinin iç dünyalarına yolculuğa çıkıyoruz; yine bu insanların ruhsal travmalarına tanık oluyoruz. Ayrıca bu insanların birbirleriyle ilişki ve münasebetlerinde de içsel derinlik seziliyor. İşte bu yüzden “Zongo’nun Değirmeni” hikâyeden çok “öykü”nün alanına giriyor.

Kitaptaki bütün öykülerde yazarın bilinçli tercihini yansıtan kurgu ustalıkları göze çarpar. Mesela her bir öyküde “isim sembolizmi” hissedilir. İsim sembolizmi, öykü kişisinin ismi ile öyküde sergilediği karakter özelliğinin uyuşması anlamına gelir. Mesela “Zongo’nun Değirmeni” adlı öyküdeki Çavuşzade Salih Efendi, isminin çağrıştırdığı bütün özellikleri yansıtır. Salih Efendi, isminin anlamı olan “salih kişi, güvenilir, yardımsever kişi” olmanın bütün göstergelerini taşır.

Öykülerde dikkat çeken hususlardan biri de, anlatıcılardır. Her bir öyküde birden fazla anlatıcı yer alır. Recep Seyhan, genellikle her bir kişiye kendi öyküsünü anlattırır. Bu tercih adeta, “kişiyi en iyi kendisi tanır ve anlatır” gerçeğinin kurgusal ifadesidir. Recep Seyhan, Anadolu’nun henüz tanınmayan farklı kişilerini de adeta gün yüzüne çıkarır. Hemen her öyküsünde bir şekilde adı geçen “Kadınge”, bu bağlamda anılması gereken bir isimdir. Kadınge kimdir? Kadınge, her Anadolu köyünde rastlayabileceğimiz, bilge yaşlı kadınların kod adıdır. Anadolu’nun köylerinde bu tip kadınlar vardır ve bu yaşlı kadınların her biri “bilge kişilikleri” ve adeta köyün kanaat önderi olmaları hasebiyle çok önemli bir Türk insanı tipidir. Sadece “Kadınge” ismi de değil, Recep Seyhan, Anadolu insanının insanları adlandırması ve anması gerçekliğine öykülerinde ustaca yer verir. Sosyolojik açıdan başlı başına bir inceleme konusu olan bu hususta öykülerde karşımıza kişiler genellikle köylünün koyduğu lakapla çıkarlar. Mesela şu kişi isimleri bu bağlamda okuyucuyu tebessüm ettirecek niteliktedir: “Cızdıklı’nın oğlu Yanaklı, “Dıngıl Hamit”, “Kelek Sami”,“Dişli Osman”… Öykülerdeki kişilerin sosyolojik (halkî) yönünün yanında, sözlüklerde adı geçmeyen pek çok eşya ve nesne isimleri de bu öykülerde karşımıza çıkıyor. Bizce asıl “köy gerçekliği” budur.

Öykülerdeki mekânlar da ustaca kurgulanmış ve Türk insanının tarihindeki çok farklı mekânların keşfi esasını yansıtmıştır. Bu yansıtışta halk tarafından bir mekânın adlandırılması esası da göz ardı edilmemiştir. Mesela  “Müftüzadeler Konağı”, öyküde Zongo’nun büyüdüğü konaktır ve halkın bu konağa bakışı da konak adının anılmasına yansıtılmış gibidir. Yine Anadolu’daki yer adları da öykülerde ustaca anılır. Mesela “Kanlı Dere” ismi, tamamen halkî bir kullanımdır.

Öykülerin anlatı yapısı, geleneksel hikâyeleri hatırlatacak niteliktedir. Kitaptaki her bir öykü, “çerçeve hikâye” tekniğine uygundur. Çerçeve hikâye tekniğinde “hikâye içinde hikâye” göze çarpar.

“Zongo’nun Değirmeni” kitabında dikkat çeken en önemli kurgu unsurlarından biri de bu öykülerin her bir unsuruna ustaca yedirilen “zemin metin”lerdir. Zemin metin, kültürümüzün ve medeniyetimizin temeli olan ve halk arasında kutsanarak yaşatılan / önemsenen temel kitaplar ve efsane, masal menkıbe gibi kültürel anlatılardır. Recep Seyhan’ın öyküleri bu açıdan oldukça zengindir. Başta Kur’an- Kerim olmak üzere, Mesnevi, Yunus Emre, Mantıku’t-Tayr, Kelile ve Dimne, Peygamber kıssaları, Veli-Evliya menkıbeleri vs. bu bağlamda Recep Seyhan öykülerinde sürekli ima edilir; bu zemin metinlerle yazar ustaca “metinler arası ilişki” kurar.

Recep Seyhan’ın öykülerinde dikkat çeken en önemli kurgu başarılarından biri de, yazarın ustaca kullandığı “dil”dir.  Öyle ki bu öykülerdeki dilin genel özelliği “şiirsel” bir nitelik gösterir. Zaten öykü sanatı hep “şiir” sanatıyla irtibatlandırılır. Yine bu bağlamda şunu da hatırlatalım ki Recep Seyhan öykülerinde çok sayıda “şiirsel ifadeler ve aforizmalar” da yer alır. Bütün bu dilsel başarı ile yetinmeyen Recep Seyhan, didaktizme kaçmadan “satır arası eleştiri”ler yapmaktan da geri durmaz. Öykülerin yansıttığı tarihsel kesitlerin bütün önemli olayları Recep Seyhan’ın öykülerindeki satır aralarında “eleştiri” ve  “analiz” süzgecinden geçirilir.

Sonuç olarak şunu ifade edelim ki, son öykü kitabı “Zongo’nun Değirmeni” için yaptığımız bu tespitler, Recep Seyhan’ın diğer öykü kitapları için de geçerlidir. Hatta sadece öykü kitapları da değil, yazarın 15 Temmuz ihanetini anlattığı romanı “Ebucehil Karpuzu” için de çok farklı değerlendirmeler yapılabilir. Ele aldığı konunun önemi yanında “Ebucehil Karpuzu”, roman tekniği, kurgusu ve “darbe” gibi evrensel bir konunun felsefesini yapması bağlamında da oldukça başarılı bir romandır.

Velhasıl Recep Seyhan bizce, Cemil Meriç’in “Bu Ülke” kitabına da gönderme yaparak adeta şunu yapıyor: Bu Ülke’de henüz hikâyesi anlatılmayan insanlar vardır. Bu Ülke’de henüz yazılamayan konular vardır. Bu Ülke’de keşfedilmeyi bekleyen insan gerçekleri vardır. İşte Recep Seyhan –iddiasız bir şekilde- bütün bunları yazma cesaretini gösteren ve yazmayı sürdüren bir yazardır.
_____________________________
*Prof Şaban Sağlık’ın bu çalışması  Edebiyat Ortamı Dergisinin Ocak Şubat 2020 / 72.sayısında yayımlanmıştır.