ZONGO’NUN DEĞİRMENİ – Şeyma Subaşı

ZONGO’NUN DEĞİRMENİ

Recep Seyhan’ın Zongo’nun Değirmeni adlı son hikâye kitabı Bilge Kültür-Sanat Yayınları tarafından yayımlandı. Seyhan, sadece bir hikâye yazarı olarak karşımızda değil. İlgili konuda kuramsal çalışmaları olan ve hikâyeye kafa yoran bir isim. Özellikle “Bana Hikaye Anlat/ma” adlı eserinde yer alan ve okur zihninde tamamlanması gereken metinlerin yeniden okumaya ya da yoruma ne kadar müsait olduklarını, yazarın niyeti bir yana, bir başka yazarın yani Recep Seyhan’ın metindeki anlamı çoğaltan, metni aydınlatmaya yarayan bakışının önemli olduğu gözlemlenir. Bu yönü ya da eleştirmenliğinin onun öykücülüğünü beslediği muhakkak. Seyhan, Bana Hikaye Anlat/ma’da geçmişten bugüne öykü özelinde edebiyatın konusu olmuş bazı tartışmalara değinmekle kalmaz, aynı zamanda yine bu husustaki önemli unsurlara dikkat çeker. Kitapta son dönemde dikkat çeken birçok öykücüye dair ontolojik ve psikanalitik metin tahlillerinin yanı sıra genç öykücülere tavsiyeler de yer alır. Yazar, çeşitli felsefî yaklaşımlar, kuramlar ve tasavvuf penceresinden metinlere bir bakış sergiler. Bu bakış, metnin niyeti noktasında çok farklı kapılar açar okura. Kökeni geçmişe ve geleneğe dayanan “hikâye”mizi modern tekniklerle okura emanet eder. Anadolu, eserlerinde her zaman yer alır. Recep Seyhan’ın çocukluğunu geçirdiği ya da her daim tanık olduğu hikâyelerin, gerçekliklerin yer aldığı bir yer midir Anadolu? Onun için hikâyelere konu olmaktan çok daha fazlası olsa gerek.

Anadolu vurgusunu yazarın son eseri Zongo’nun Değirmeni ile alakalı olarak da yapmak gerekir. Bu kitapta geçen birçok ifadeyi ancak Anadolu aşinası, Anadolu yerlisi bir insanın kullanabileceğini düşünüyorum. Çok yerel ifadeler yer alır eserde. “Ambar”, “gömbe”, “keşkül”, “zerze” gibi ifadeleri buna örnek olarak göstermek mümkündür.

Zongo’nun Değirmeni’nde Seyhan, bu toprakların ve bu topraklarda yaşamış nice insanın şahitlik ettiği mübadele yıllarına götürür okuru. Kitaba adını veren ilk hikâyede, kuş motifi güzel insanların güzel atlara binip gitmediği zamanları tarif eden bir his uyandırır okurda. O vakitler, kimi zaman metafizik temeli olan ve kimi zamansa fantastik diyebileceğimiz kuşların çocukların rüyalarında yer alabildiği vakitlerdir. Mustafa Kutlu’nun cümlelerine gönderme yaparsak, soframıza meleklerin indiği zamanlardır bu zamanlar. Hikâyenin başında karakterin anlatıcı olmaktan bahsettiği sahne, ilgi çeker. Aynı zamanda değirmen durduğunda değirmencinin uyanması, değirmen seslerinin; değirmencinin ninnisi olması gibi ayrıntılar da.

Kelimeler, harfler bir hikâyeci olarak Seyhan’ın enstrümanı adeta. Enstrüman dememin bir sebebi de yazarın cümleleri ve metinlerde müzikaliteye dair çağrışım oluşturan ifadeler. İlgili hikâyede “değirmen” olgusu nesnel gerçekliğinden öte insanları eşitleyen, bir ortaklık etrafında birleştiren bir yöne sahiptir. İyi bir taş ustası olan Zongo’nun Çavuşzade Salih Efendi ile kurduğu iletişim, bir hoca öğrenci ilişkisi gibidir. Fakat dizinin dibinde her şeyi öğrendiğin bir hoca gibi Salih Efendi. Hikâyenin geçtiği zamandan bu zamanlara “sohbet kültürü” dediğimiz şey, artık fazla rastlanmayan bir olgudur belki de günümüzde. Zongo’nun hikâyesinden sonra Flora’nın Çıngırakları hikâyesinde bir şeyi daha net hissettim. Hikâyeler, Seyhan öyküsünde karakterlerin hayatlarında onları meraka düşüren bir görev üstlenir. Hikâye karakteri, bu kez de kendini tabiata adamış bir çiftçi olan Flora’nın hikâyesini merak etmektedir. Flora kelimesinin bilinçli bir tercih olduğu da muhakkak. İfade, sözlükte bir bölgede ya da ülkede yetişen bitkilerin türü olarak geçer. İlgili hikâye,-Ölü Sesleri Korosu’nu saymazsak- kitapta şiirsel üslubun en çok hakim olduğu öykülerden biri olarak yer alır. Karakterlerin hayatlarında, varlığı bir mesele olan Songül ve Flora arasında gidip gelmeleri hikâyeye hareket katar. Flora, çalışarak ve üreterek var olma mücadelesi verir.

Delifişek hikâyesindegeleneksel hikâyeciliğimizin yapıtaşı olan birçok eserden izlerin yer aldığı gözlemlenir. Aslında bu tesbiti, hem karakter seçimi hem de anlatım açısından düşünüldüğünde kitaptaki tüm hikâyeler açısından yapmak gerekir. Yazar, aynı zamanda hikâyelerde fantastik kurgu ve büyülü gerçekçilik unsurlarını kullanır, olağanüstü olanın imkanlarından yararlanır. Kestane Ağacının Rüyasını Beyan Eder, karşılıklı olarak birbirlerine bakan iki ağacın bir ömür nelere şahitlik ettiğinin hikâyesidir. Kesilen ağaçla beraber artık orada oynamayan ya da gözlerindeki ışıltıyı kaybeden çocuklardan bahsedilir. Ağaçla birlikte çok şey kesilip gider ve olan biten, şehrin yazgısına teslim eder kendini. Buna rağmen hikâyede beliren kestane ağacı, olup bitenler karşısında olumlu bir imge gibi yer alır. Ölü Sesleri Korosu, eserde en çok ilgimi çeken hikâyelerden biri oldu. Kahraman kendini kimsenin konuşmadığı bir dile çevrilmiş kitap gibi tanımlar. Hayata düşler penceresinden bakar ve düş, onun hayatında hem kurmaktan hoşnut olduğu hayallerin bir diğer adıdır hem de hayatındaki çoğu şey bir süre sonra bir düş konumuna düşer. Hikâyede bir leitmotif olarak tekrar edilen cümle ise kalbi anımsatır. Karakter, bir tekkeye intisaptan sonra varlığının darmadağın olması sürecini yaşar. Burada nefsi öldürme hedefi, varlığının tarumar olması ile sonuçlanır. Hikaye karakteri parçalanmış bir kişiliğe sahiptir. Psikolog soru sorduğunda cevapları kendi içinde vermeyi seçer. Acaba bir insanın ya da karakterin parçalanmış yönlerini açığa çıkarmak kime ait? Hikâye anlatıcısına mı? Okura mı?  Necip Tosun’un deyimiyle hikâyesi anlatılmamış insan gerçek anlatıcısını bulamamış demektir ne de olsa. Sinek öyküsü ise tematik olarak kitaptaki diğer hikâyelerden daha ayrı ve müstakil olarak duran bir kısa öykü formatında kitapta yerini alıyor. Recep Seyhan, gerçek bir anlatıcı olarak karşımızda durmaya devam ediyor. Peki hikâyeye konu olan karakterler bu şanstan haberdarlar mı?