YAŞAR NURİ ÖZTÜRK YAZISI / R.Seyhan-Biyografi(k)

YAŞAR NURİ  ÖZTÜRK YAZISI

Yaşar Nuri Öztürk de gürültülü bir ömrün sonunda sakin bir hayata ebediyen geçiş yaptı.* Yaşar Nuri Hoca için -vechimi pâk eyleyerek ve bühtandan sakınarak -eski bir mesai arkadaşı ve onu iyi tanıyan birkaç kişiden biri sıfatımla- vefatının ardından bir yazı yazma ihtiyacı hissettim.

Kendisiyle geçmişte, 2.5 yıla yakın aynı mekânı paylaştım. Hoca’yı benim kadar tanıyan azdır. Yaşar Nuri Hoca, sıradan bir insan değildi kuşkusuz. Kendisinin ve sahip olduğu vergilerin farkındaydı. Ona Yaratan’ın bağışladığı bu vergileri nasıl kullandığının değerlendirilmesi bize düşmez. Biz sadece bir tespit yapacağız. Bu sebeple bu yazının amacı ne Hoca’yı tezkiye ne de onu tenzil veya terzildir. Amacımız, Hoca’nın doğru anlaşılmasına katkı sağlamaktır.

Koca Mustafapaşa’da, küçük bir Osmanlı mescidinde beraber görev yaptık. Ben müezzin idim, o imam idi. Gündüz vakitlerinde bulunamıyordum; gündüzler Hoca’ya emanetti, okula, bugünkü Marmara Üniversitesi’ne (Türkçe-Edebiyat) devam ediyordum. İlginçtir; görev yaptığımız caminin yakın geçmişteki görevlileri de hep üniversite öğrencisi imişler. (Benden önceki müezzin merhum Mehmet Aydın da hukuku bitirip memleketi Sivas’a avukat olarak dönerken bana becayiş imkânını kullandırmıştı. Ruhu şad olsun). Yaşar Hoca, o tarihlerde ilk eşi Tevhide Hanım ile evliydi. Çocuklarından Cüneyt ve Mustafa küçük idiler. Yaşar Hoca, o yıllarda ikinci fakülte olarak Hukuk’ta okuyor, bir yandan da kitap yazıyor, Hürriyet Gazetesi için de Ramazan sayfası hazırlıyordu. İlkokulu hiç okumadığı için el yazısı çok kötüydü ve bazen yazılarını ben tebyiz ediyordum. (Bu tebyiz teklifini yaparken de “emeğinin karşılığını ödemek” koşuluyla kaydını düşmüştü. Ben kabul etmek istemeyince de ‘hayır o zaman kalsın, bana bir iş yapacaksan böyle olacak’ demişti ve her sayfa için ödeme yapmıştı) Neden daktilo kullanmak istemiyordu, onu da bilmiyorum.

Cuma günleri hutbesini dinlemeye gelen özel bir cemaati olurdu. Ben tam kamet getireceğim sırada lojmandan çıkıp gelir, sünnetleri kılmaz, -Cuma dâhil- farzı kıldırdıktan sonra da cemaati yarıp çıkardı. Merhum babamla çok iyi iletişimleri vardı. Babam,“bu adam çok cesur ve yiğit bir adam” derdi. Daha o yıllarda “sünnet namazlar”ın ihdas olduğu fikrine sahipti. Gözlemime göre L.Massignon’dan Hallac-ı Mansur ve Eseri’ni tercüme ettiği o yıllarda Hoca’nın tasavvufla organik düzeyde bağı da vardı. İhtisas alanı tasavvuf düşüncesi idi ve ilk telif eserinin adı Tarih Boyunca Tasavvufi Düşünce (1974)’dir. Kendisine sormadım fakat Halveti olduğunu biliyordum. Doktora tezi de bu zemin üzerinde idi: Kuşadalı İbrahim Halveti (1982). Hocanın, kültürel bir değer olarak tasavvufa sahip çıkmakla birlikte tarikatlarla ilgili olarak sonraları bu konuda farklı bir çizgiye yöneldiğini görüyoruz.

“Hafız-ı Kur’an”dı. Daha 6-7 yaşlarında iken Kur’anı’ı hıfzetmişti. Karadeniz’in sayılı hocalarından ders almış ve medrese eğitiminden geçmişti. Çocuk yaşta bilgin durumunda idi. İlkokul dâhil devletin resmi okullarının hiçbirinde örgün eğitim görmemiş, bitirdiği üniversiteleri de dışarıdan bitirmişti. Kısa sürede üç dilde konuşabilecek duruma gelmişti. Yaşar Hoca, peş peşe yayımladığı kitaplarla ve yoğun televizyon programlarıyla bir dönem ilgi odağı oldu. Etrafında daima sevenleri oldu fakat nefret edenler de hiç eksik olmadı. Ondan nefret edenler onu tekfire; hatta cüretlerini “cenaze namazının kılınmayacağı” hükmüne kadar vardırdılar. Hoca, kimine göre “özgün ve yeni” şeyler söylüyordu; kimine göre “mezhepsiz ve reformist” idi; kimine göre ise “saldırgan bir üslûpla insanları aşağılayan, ilmiyle mağrur ve kibirli” birisiydi. Bazıları da “sosyete imamı” gibi yakışıksız sıfatlarla anıyordu onu. Hoca’nın “uluslararası bir adam” olduğunu söyleyenler de vardı.

İyi bir mevlithandı da. Bir keresinde beni Muharrem Aslantürk, Fatih Çollak, Enver Balcı, Kadir Temel gibi ünlü mevlithanların da bulunduğu bir meclise götürmüştü. Meclis dediysem burası (muhtemelen geçmişleri için) mevlit okutan bir zengin eviydi. Bizim hocaların tam da “Allah adın zikredelim evvela” diye mevlit kıraatine başladıkları sırada -aksilik bu ya- gözüm şeytanın imlediği bir yere ilişmişti: Bizim mevlithanların kıraat esnasında gözleri yumuk, elleri dizlerinde, hafiften sallanarak yöneldikleri tarafta, filmlerden sonra ilk kez gördüğüm Amerikan barda, dev şarap şişeleriyle karşılaşınca derin bir çelişki yaşamıştım orada. Evden çıkarken uzatılan (payıma düşen) zarfta bütçemi rahatlatacak bir miktar vardı.

Siyasete atıldığı dönemde, seçime iki üç gün vardı. Son mitinglerden biri için Samsun’a gelmişti. Kürsüde konuşuyordu. “Bu yağız delikanlı” diye başladığı konuşmasında Baykal’ı yere göğe sığdırmamış, onun mücadele azmini Peygamberlere benzetmişti. Konuşması bitmiş ve yerini Deniz Baykal’a bırakmıştı. Otobüse geçtik. O sırada Baykal da konuşmaya başladı. Bak, dedim, -egolarının güçlü oluşunu kasıtla- “Baykal ile benzeşen taraflarınız var. Tam da bu sebeple onunla ters düşebilirsin. Bu kadar kontrolsüz övgü ileride seni sıkıntıya düşürebilir, dedim. “Siyaset de böyle bir şey” deyip geçti. (Hoca’yı bir konuda eleştirmek veya ona bir tavsiyede bulunmak kolay değildi ve haddinizi bildirebilirdi. Bu cümlelerimi yumuşatarak ve dikkatli bir üslupla ifade ettim elbette) Neden Chp dedim; orada fazla kalabileceğini hiç sanmıyorum, dedim. “Orada el atılması gereken, müfrit bir damar var. O damar, yıllarca, laikliği dinsizlik gibi algıladı ve sırf bu sebeple bu parti halkla buluşamadı.  Oraya Kur’an’ı ve doğru laikliği anlatmam gerekiyor. Diğer taraflara da laikliğin din için de neden önemli olduğunu anlatmam gerekiyor” dedi. Neden iktidar partisi değil, dedim. Orada daha rahat olmaz mı bu hizmet? dedim. Diğer tarafın ihtiyacı var, dedi. İktidar partisinden söz ederken sitemliydi. Oradan kendisine bir teveccüh olmadığını anladım. Oldukça samimi gördüm. Şahsen orada altı ay süre biçmiştim. Bu kadar da kalmadı, koptu.

Kuşkusuz hoca öfkeli bir adamdı. Onu en çok öfkelendiren iki kesim var idi: Uydurma hadisleri ve Emeviyatı halka din gayretiyle anlatan din adamları ve kendisini din adına tekfir eden “ham ve cahil” Müslümanlar idi. Bu iki kesime çok sert bir üslupla konuşabiliyordu. Bu özelliği, sevenlerine “ohh” dedirtirken nefret edenleri de arttırıyordu. Hocanın hayatını üç döneme ayırabiliriz: İlk dönemi benim çok iyi bildiğim imamlık, hatiplik, irşat ve kendini mayalama dönemi. İkinci dönemi, benim takip ettiğim, seyrek de olsa iletişim içinde olduğum, ünlendiği o zirve dönemidir. Üçüncü dönemi ise yakından bilmediğim (çoklukla medyadan izlediğim ve kabullenmekte benim de zorlandığım) savrulmalar dönemidir. Üçüncü döneminin önemli bir kısmı kişisellik arz ettiği için oralara girmeyeceğim. Evlilikleri, boşanmaları ve aşkları kendi şahsi taktiri çerçevesinde yaşadığı özel hâlleridir ve bize tecessüs yaraşmaz. Hakkında aşırı konuşanlarla aynı şeyleri çoklukla paylaşmadığımı da belirtmeliyim. İnsanların öbür dünyasına ilişkin hüküm verme cüretine sahip olanlardan olmadığım için öte dünyasını Allah bilir diyeceğim. Herkes gibi onun da eleştirilecek tarafları elbette vardı; fakat onu son yıllardaki bazı uç davranışları ve savrulmalarından dolayı acımasızca eleştirenler; muhataplarının herkes gibi hatalarla illetli bir beşer olduğunu, bu insanın, hayatını Kur’an’ın anlaşılmasına adadığını, bu uğurda en ağır hakaretlere maruz kaldığını, aynı yolda geride 40’ı aşkın eser bıraktığını dikkate almalıdırlar.

22 Haziran 2016 günü Üsküdar Şakirin Camisi’ndeki cenazesine de katıldım. Hocanın cenazesinin de hayatı gibi renkli olacağı az çok biliniyordu. Cenazede her kesimden insan vardı. Normal hayatta bir mecliste bir arada bulunmaları imkânsız olan insanları vefatıyla bir araya getirmişti Hoca.  O gün orada bazı tuhaflıklar olabileceği benim için sürpriz değildi. Bir ara kimi alkış tutmak, kimi tekbir getirmek istedi. Bu kümede hangisinde karar kılacağını bilemeyen bir kararsızlık vardı. Alkışçılar az tezikti sanki elini çabuk tutma çabasına girdi; fakat arkası gelmedi. O sırada etrafıma, alkışın cenaze adabımızda yeri olmadığını söyledim. Sadece adap değildi tabii, dinde de yeri yoktu alkışın ama bu kadarını söyleyebilirdim orada. Kuşkusuz, cahiliye dönemi müşriklerinin bir âdetiydi ıslık ve alkış: “Duaları ıslık çalmak ve el çırpmaktan başka bir şey değildi”(Enfal:35)

Hayatımda ilk defa kıyafeti dekolte sayılabilecek bir hanımefendi ile yan yana cenaze namazı kıldım. Kadın namaz boyunca cemaate uymayarak kendince bir dua ve niyazda bulundu ve sadece ellerini açıp âmin dedi. Biri çıkıp da “böyle namaz mı kılınır be kadın?” diyebilir mi? Kadının bildiği sadece bu ise, Tanrı ile arasına nasıl girebilirsiniz artık? Rabbi ile baş başa kaldığı bu âna hangi yetki ve hakla müdahale edeceksiniz? Onun o anda Allah ile samimi bir iletişim kuramadığını kim iddia edebilir? Sorular uzar… Bizim camilerde cehennem muhafızları eksik olmaz. Tam da bunun benzeri oldu: İçeride yer olmadığı için caminin avlusundaydım. Avluya giren insanlar içinde tanınmış kişiler de olabildiği için gözler kapıdaydı. O ara bir kıpırdanma ve sokranmalar oldu. Baktım, bir adama yönelmiş eleştiriler. Biri “Ne Hakkın var buna?” diyor, diğeri ironik bir üslupla “Tapulu malları ya camiler!” diyor; bir başkası “Sağlığında hocaya dünyayı zehir ettiniz, bari burada onu rahat gönderelim” gibi şeyler söylüyor. Yanımdaki adam, kollarını boyun hizasından itibaren açıkta bırakan bir hanımefendiyi birinin “Camiye böyle mi girilir?” şeklinde uyardığı bilgisini iletiyor bana.

Cenaze cami avlusundan çıktıktan sonra, caminin hemen karşısındaki yolda da bir kargaşa yaşandı: Birisi, “geberdi ş.siz…” gibi bir küfür söz sarf etmiş. Ben duymadım ama duyan adam hemen önümde idi. Öfkeli adam söylenip dururken birden saldırmaya karar vermiş olmalı ki aniden geri döndü. Kalabalığı yararak koştu ve yakaladığı genç adama “Sen kime “ş.siz” diyorsun lan!” diye söylenerek saldırdı. Saldıran adamın 70 yaş civarı yaşına rağmen gösterdiği çevikliğe şaşırdım doğrusu. Kavgacılar ayrıldı ayrılmasına da bu kez kavgada üstünlük kendisinde olmasına rağmen saldırgan kişi zor haller geçirmeye başladı: Meğer adam kalp yetmezliği yaşıyormuş. Oğlu ve kızı başında, bir yandan adamı teskin ederken bir yandan da kolonya ile de rahatlatmaya çalışıyorlardı. Sonrasında ne oldu bilmiyorum.

Bunları şunun niçin anlattım: Yaşar Nuri Hoca; renkli, çalkantılı, çok sesli ve hareketli bir ömür yaşadı. Zirvelerde dolaştı çok zaman fakat ömrünün son yılları hastalıklarla mücadele ile yalnızlık duygusu ile geçti. Bu belki de insanların kişiliğine bulaşan medyatik rengin bu tür insanlara yaşattığı ortak bir kader çizgisidir.

Medyatik döneminde cezp edici imkânlara kavuşmuştu. Bir ara, 1998-2008 civarında cebinde “açık bilet” taşıyordu. Dünyanın belli başlı üniversitelerinde ders veriyordu. Time dergisine göre “İnsanları en çok etkileyen son yüz yüzyılın 100 dâhisi” arasında yer almıştı. Kaç insanın ayaklarını yerden kesmez bu tür imkânlar? Bol keseden atmak kolaydır. Herkes kendisini mükemmel bir istikrar üzerinde görüyor, kimse gözünün üzerindeki çöpü görmüyor. Başkalarının kusurları ile meşgul olmamayı salık veren bir dinin mensuplarının belirleyici özelliği olamaz tecessüs. Herkes kendisine bir sorsun: Bu vergiler size sunulsa mütevazı kalabilir miydiniz? Elbette ideal olan bu değildir fakat unutmayalım ki dâhiler ideal veya geleneksel olanla, “muttefekun eleyh” niteliğindeki kamusal ittifaklarla hiçbir zaman uyuşamamışlardır. Necip fazıl’ı düşünün. Sartre’ı, Borges’i, Dali’yi düşünün… Uçlarda yaşayan bu insanlar aynı zamanda derin bir çelişkiden ibaret idiler. Esasen insanoğlu çelişkiler yumağıdır. Bu keyfiyet atlanmamalıdır

Olağanüstü bir zekâ, aşırı özgüven, uçlarda dolaşmak, kendisini dünyanın merkezinde görmek, sıra dışı davranışlar sergilemek dahilerin temel özelliklerindendir. Bu özellikler Yaşar Hoca’da da vardı. Fazladan olarak cerbezeli ve sinirli idi. Kabullenemediği bir yaklaşımla karşılaştığında o sırada nerede olduğunu ve karşısındakinin sosyal konumunu umursamadan ne söyleyecekse söyler ve sözlerini uçlarda ifade ederdi. Bu durum, yer yer, onun “ilmi ile amil olmayan kibirli bir adam” gibi algılanmasına da yol açtı. Bu algılara kendisinin de katkıları olduğu düşünülebilir fakat bize göre bunların çoğu onun yaratılışı ile ilgili bir durumdu ve bundan kendini alıkoyamazdı. Kendisiyle çok yakın iletişime geçtiğinizde o ekrandaki sinirli adamı; (bir cüretiniz hâlinde sizi anında paylama huyu aynı kalarak) keyifli anında kahkahalar atan, sıcak, yardımlaşma duygusu gelişmiş, merhametli ve nahif bir insan bulabilirdiniz.

Yaşar Hocanın bilinen ve en çok eleştirilen uç sözlerini, hayatındaki iniş ve çıkışları, evliliklerini, özel hayatını sarsan ilişkilerini, son zamanlarda içinde bulunduğu ortama uyum sağlamak gibi aslında kişiliğiyle taban tabana zıt söz ve eylemlerde bulunmasını da bu sıra dışı ve dâhi kişiliğine bağlamak gerekir diye düşünüyorum. Özellikle sosyal medyaya çok farklı yansıtılan namaz konusundaki yorumu, Kemalizm’e evrilmesi, deizm’e ilişkin çıkışları, “müptezel bir medya ortamında sinkaflı kaba sözlere iştirak etmek” gibi hususların bizce psikolojik temelleri vardır. Bunlar, resmi ideolojinin istediği “dindar” insan tipi ve Yeni Selefiliğin kodları çerçevesinde ayrıca tahlile muhtaç hususlardır.* Bu irdeleme ayrı bir inceleme konusudur ve erbabı yapmalıdır.

Görüşümüz şudur: Hoca son zamanlarda yaygın medya ağlarından dışlanmıştı. İzlenirlik oranı düşük olan bir iki televizyondan ve iki gazeteden başka arayan soran yoktu. Yaşadığı ilişkilerin de onu zor zamanlarında terk edilmişlik ve yalnızlık duygusuna itmiş olabileceği göz ardı edilmemelidir. Doğrusunu bilemem; “ulusalcı” söylemlerini ve siyasal ölçekte sert muhalif duruşunu, siyasete girmeyi düşündüğü dönemde, beklediği ilginin ilk umduğu yerden gelmemesine bağlayanlar da vardır. Sahip olduğu vergiler, kişilik özellikleri, çıktığı zirveler ve bu olaylar ve durumlar yan yana getirilirse Hoca’yı daha net anlamak mümkün olur sanıyorum.

Yaşar Nuri Hoca’nın en çok eleştirilen tarafı, iki önemli kaynaktan birini (Sünnet’i) dışarıda bıraktığı iddiasıdır. “Sünnet’i reddetme” şekline dönüşen bu suçlamaya cevabı eserlerinde vardır. Hocanın bu tutumu, -bizce- Kütübüsitte’ye bile sızdığı artık kabul edilen ‘mevzû’ (uydurma) hadislerin sis perdesi altında geri plâna itildiğini düşündüğü Kur’an’ı öne çıkarma çabasıyla ilgilidir. Bu kaygı Âkif’te şöyle dile getirilir:

Lisân-ı pâk-i Nebî’den yalanlar uyduruyor
Sıkılmadan da ‘sevâb işledim’ deyip duruyor!

Hocanın Kütübü Sitte’ye inancı zayıftı. Bu zayıflığın kaynağı bu kaynaklara da sızdığı tespit edilen mevzu hadislerdir elbette. Ona göre sünnetin iki boyutu vardı:

a “Sünnet-i ibadet: Peygamber sıfatı ile ibadetleri ki bunlar sadece kendisine racidir, ümmet bunlarla yükümlü değildir. Hoca, bu sünnetleri genelleştirenlere “Sen Peygamber misin?” diye çıkışırdı.

b “Sünnet-i âdet”: Beşer sıfatı ile bir insan olarak sıradan davranışları ki bunlar da ümmeti ilgilendiren şeyler değildir. Renk tercihleri gibi.

Hoca’nın değinmediği ve benim gözlemime göre itiraz da etmediği üçüncü boyut daha var ki o da Hz. Paygamber’in güzel bir eylemde bulunurken veya birinin güzel bir eylemini gördüğünde onu insanlara da öğütlediği davranışlar ki ki biz buna sünnet-i saadet (gözlem alanına giren ve bundan mutlu olduğu için de onayladığı davranışlar) diyebiliriz. ‘Sünnet’ derken aslolan herhalde bunlardır: Diş fırçalamak, çatlayıncaya kadar yememek, ayakta bevletmemek gibi (Bkz: Yeniden yapılanmak, 1997 Yeni Boyut yayını)

Bize göre Yaşar Hoca, yüzyıllar önce İbni Teymiye’nin; 100 yıl önce Mehmet Âkif’in, Cemaleddin Afganî’nin, Muhammed İkbal’in söylediklerini 100 yıl sonra, günümüz insanının zihin formatına uygun bir dille ve farklı bir üslûpla tekrar etmiştir. Âkif, 100 yıl önce yırtınırcasına bağırdı. Kimse işitmedi onu, savaş naraları arasında sözlerini duyan olmadı. Buradan bakıldığında Hoca, çok da farklı bir şey söylemiş değildir. Günümüz insanı Safahat’ı okumadığı, okusa da anlamadığı için Yaşar Hoca’nın çok yeni şeyler söylediğini zannetti. Hoca’nın eserlerinin özeti sayılabilecek “Kur’an’daki İslâm”, Âkif kaynaklıdır: Bu kitabın adı da, içindeki düşünceler de Âkif’in Safahat’taki “Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı / Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm’ı” mısralarıyla bire bir örtüşmektedir. Âkif de Müslümanların; içine düştükleri zilleti, Kur’an’ı anlama ve yorumlamadaki din algılarındaki problemli duruşlarını, din adına sarıldıkları saçma sapan hurafeleri eleştirirken yer yer üslûbunu sertleştirmiyor muydu? Yüzyıllar öncesinin fetvalarından hüküm çıkaran ve kendisini şâri’ veya vazı’ makamında görenler, namazlara zam yapmaya da (ör. Cuma namazı, teravihe eklemeler) cür’et ettiler. E, böyle bir din, bünyesinde, tekbir getirerek cinayet işleyen İşid’i, sürücü kadınları kırbaçlayan Taliban’ı üretir. Şâri’ شارع veya vâzı’ واضع kelimelerini doğru okuyamayan ve düzgün yazamayanlarla, Ümeyye Oğullarının Emevilere tekabül ettiğini bilmeyenlerle bu konuyu tartışmak da doğru değildir.

Hoca’nın öfkesini Âkif’in farklı bir kimlik ve kişilikle “100 yıl sonra nedir bu hâliniz?” diye bağırmasına benzetiyorum. Şu ifadeler Âkif’in:

Nebiye atf ile binlerce herze uydurdun
Yıktın da din-i mubini yeni bir din uydurdun

Yaşar Nuri Hoca, M. Nur Doğan, Abdülaziz Bayındır, Mehmet Okuyan, İlhami Güler gibi hocalar da sık sık bunu dile getirdiler; tek ve temel kaynağın Kur’an olduğundan bahsettiler. ‘Uydurulmuş din’den ve bu dini kuşatmış hurafelerden, putçuluktan, Kitap’ta karşılığı olmayan eşyaya kutsallık şirklerinden yakındılar. Esasen Yaşar Hoca’nın söylediklerini ondan da önce daha ileri boyutlarda (izinden gittiğini söylediği) Hüseyin Atay Hoca da söylemiştir. Ne ki Atay, cerbeze ile ve cedel üslubuyla ifade etmediği için bu söylemleri sadece Yaşar Hoca seslendiriyormuş gibi algılanmıştır.

Hocaya göre kan ve irin içinde yüzen İslam toplumlarının içler acısı hâlinin temel sebebi, ‘uydurulmuş sahte din’dir. Gerçek şu ki işid ve Taliban gibi uç figürleri üreten din, Hz. Peygamber’in tebliği ettiği “sulh ve selam” anlamına gelen İslam değil;  uydurulmuş, bir sürü eklemelerle kendisi olmaktan çıkarılmış Ümeyye oğullarının dinidir. Problemin de bu tartışmaların da ana kaynağı budur.  Emeviyat’ın mensupları bildiklerini (sözgelimi mezhebini) sorgulayamaz. Mezhebini ve meşrebini sorgulayamayan da onları dinleştirir: Olan da budur. Alevisi de Sünnisi de bu illetle malüldür.

Kimi insanlar gördüm: “Allah ile Aldatmak” diye bir kitap adı mı olurmuş? Bu ne saygısızlık diyor. Oysa bu tabir tam da Kur’an’dan alınmadır. “la yağurranneküm bi’llahi’l-garur»الغرور  بالله لا یغرّنكم  : “Aldatan, sizi Allah ile aldatmasın” (Fatır 5, Lokman 33).

Yaşar Hoca, birçok Müslüman kalem efendisinin ulaşamadığı varsıl konaklara, evlere girmeyi başarmış, İslâm kaynaklarının adına bile alerjisi olan birçok insanı Kur’an’la buluşturmuştur. Bu keyfiyet görmezden gelinemez. Tabiri caiz ise “müellefe-i kulûb”ü (kalpleri ısınma aşamasında olan insanları) muhatap aldığı zamanlarda söz gelimi “nasıl kılmak istiyorsa (Türkçe- Arapça) öyle kılabileceği gibi esnek yorumlarında alay konusu edilmiştir. Bu insanların kalbine Kur’an sevgisi yerleştirmek az bir hizmet değildir. Bunu ben cenazesinde somut olarak gördüm. Bazı yorumlarını “aşırı” .bulabiliriz, konuşmalarındaki üslûbu eleştirebiliriz; fakat Yaşar Hoca’nın ilk iki dönemindeki ilmî kimliğini ve söylediklerindeki özü kaldırıp atamayız. Yaşar Hoca özünde yanlış bir şey söylemedi. Onun uçlarda gezinen üslubuna, özel hayatındaki dalgalanmalara takılma yerine ne söylediğini anlamaya çalışmak daha akıllıca olur kanaatindeyiz.

Allah taksiratını affetsin ve rahmetiyle muamele eylesin.

________________________________
* Bu yazı merhumun vefatından birkaç ay sonra Dil ve Edebiyat dergisinde yayımlanmıştır. (Yazılış: 6.8.2016)
[1] İsmail Kara’ya göre 28 Şubatçıların cemaatlere ve hocalara önerdiği “Kemalist dindarlık veya Cumhuriyet ideolojisi ile tam uyumlu din” anlayışını Yaşar Nuri ileri düzeyde sahiplendi. Esasen bu hocalar, o dönemde ortaya çıkan medyatik dalganın ürünüdür. Bu ilahiyatçılardaki ulusalcı yönelimler ve dışlayıcı yaklaşımlar, Kemalizm ile Yeni Selefiliğin bağdaştığı ortak zeminlerde aranmalıdır: “Yeni Selefîlik ise yeni kelâm ağırlıklı bir din yorumudur, lafızcıdır; esas itibariyle kademe gözetmez, farklı öncelik ve anlayışlara meşruiyet tanımak istemez, tektipçidir.” (bkz. İsmail Kara, Medyatik Hocalar ve Dinin kritik Anlatımı, Star Gazete, 2.7.2016)
* Yukarıda geçen bazı dalgalandırıcı haberlerin aslı şudur: Görüşüne elbette katılmayabiliriz; ama o, deizmi “Allah’ın dışında olağanüstü otoriteler tesis edilmesine karşı duruş” bağlamında değerlendirir. Kur’an’a tümüyle yabancı olan, dinle yıldızları uyuşmayan “kaçkınlar”a ateizmin kucağına düşmemeleri için bir sığınak olarak önerir deizmi. Şu ifade onundur: “Şirk ve Şirke Tepkinin Felsefeleşmesi: “Deizm” Bu konuda yazdığı bir de kitap vardır: Tanrı’dan Başka İnsanüstü Tanımayan İnanç: Deizm. Hoca, Emevi geleneği ile sarmaş dolaş, “uydurulmuş bir din”e karşıydı. Bkz. Emevî Dinciliğine Karşı Mücadelenin Öncüsü Ebu Zer
* Düşüncelerini uçlarda ve keskin ifade ettiğini düşündüğümüz Hoca’nın namaz konusundaki duyumların aslını da kendinden dinleyelim: “Çok değerli bir hocamız var. (Hüseyin Atay’ı kastediyor) Fiilen hocam olmadı ama bende etkisi çok, hâlâ da Ankara İlahiyatta 80 küsur yaşında olmasına rağmen, yüksek lisansta dersler veriyor. Ne diyor biliyor musunuz? Namaz bu ümmetin başına bela edilmiştir. Çünkü bu ümmete yapılan, bütün kötülüklerde Namaz ve cami kullanıldı, alet ettiler… Vallahi ve billahi Kuran’ın dininin temel ibadeti namaz değildir, okumaktır.” (Mart 2013, Sibel Ateş Yengin söyleşisi)