Hocam Ali Rıza Bey / anı

Hocam Ali Rıza Bey

Matematik öğretmenim Ali Rıza Bey, nöbetçi olduğu bir gün, okulun bahçesinde dolaşırken koluma girdi. Bu, yaşadığım bir ilk idi. Bir öğretmenin bir öğrencinin koluna girmesi o yıllarda pek görülebilen bir şey değildi. Hocam yekten bir soru yöneltti:

“Recep, sen niçin sınıfta boş boş oturuyorsun?”

Hiçbir şey anlamamıştım ve yüzüm çocuk saflığıyla kızarmıştı. Acaba derste farkına varmadığım bir kusur mu işledim, diye düşünüyordum. Gerçi matematik dersinde dersi dikkatle sonuna kadar takip ediyordum ama fen dersleri dışında -özellikle meslek derslerinde- sınıfta gizlice (bazen izinli) roman okuyordum. Kusurumuz bu olabilir miydi? Matematik öğretmenimiz sınıf öğretmenimizdi ve konu ona şikâyet olarak ulaştırılmış olabilirdi. İlk an bunları düşündüm.

Hocam ile iletişimimizin öncesi vardı. İlginçtir: Tokat’a Amasya’dan yatılı olarak gelmiştim. Amasya’da da matematik öğretmenim Ali Rıza Bey idi. Bir tevafukla; benim yatılı sınavları kazanarak Tokat’a gittiğim o yıl, Ali Rıza Bey’in tayini de Tokat’a çıkmış; iç dağıtımda da yine İhl’ye gelmişti.

Ali Rıza Bey, sevecen, anlayışlı, genç ve yakışıklı bir adamdı. Onu hepimiz severdik. Kendisi benim kitap okuduğumu, felsefeye ilgi duyduğumu, matematiği sevdiğimi biliyordu. Öğretmenimiz ‘solcu, ve alevi’ idi. Bilgim bu kadardı. Çok insanın bildiğinin aksine İmam Hatiplerde Alevi kökenli öğrenciler de vardı. Amasya’da iken o çevreden arkadaşlarımla iyi anlaşıyordum; ama bu konuları hiç konuşmazdık. Bu arkadaşlarımızla Alevî geleneğindeki birçok ritüelde ortak kodlarımız vardı: Mesela Büyük annem, yaramazlık yaptığımda beni “Seni Yezid seni!” diye kovalardı çocukken. Hasan ve Hüseyin (r.a)’den söz ederken ‘Efendimiz’ kaydını düşerdik. Kerbelâ’dan yükselen çığlıklar bize de ulaşıyordu. Büyük annem, Kerbelâ şehitlerinin anısına Muharrem orucu tutardı; aşure yapardı, bize Yezid’in yaptığı zulümleri anlatırdı. Millet Kütüphanesi Hafız-ı Kütübü M. Serhan Tayşi, Ali Emiri’nin İzinde adlı kitabındaki anılarında, Alevi geleneğindeki ritüellerin Anadolu’daki bazı Sünnî bölgelerimizde de yaşatıldığından söz eder. (Muharrem’de 10 gün oruç tutma, lokma dökme, aşure yemeği, o gün misafirlere ayran ikramı; çocuklar su istendiğinde -Hz. Hüseyin’in susuz bırakılmasına telmihle, saygı olarak yarım bardak verilmesi vb.) Ben hayalimde hızla bunları düşünürken Hocam Ali Rıza Bey sorularına devam etti:

“Bu sene mezun olmak istemez misin?”

Bu sorunun, bir önceki sorunun yine soru yoluyla açıklaması olduğunu da anlayamamıştım. Bu, biraz da heyecanımla da ilgiliydi sanırım: Alışılmışın dışında koluma girmiş bir öğretmen vardı ve rahat değildim. Oysa meslek dersi öğretmenlerimiz bize oldukça mesafeliydiler. Bu yakınlığı nedense esirgerlerdi hep. Hocamın önerisinde anlayamadığım şu idi: Liseden mezun olmama daha iki yılım vardı.

“Bak Recep! Senin gibi birkaç kişi (Süleyman Balcı, Üzeyir Yılmaz, Ahmet Kılınç, Ahmet Aslan) sınıfta boşuna oturuyorsunuz. Derslerin ve öğretmenlerin size yetmediğini görüyorum. Senin de o arkadaşlarının da iki sınıfı birden bitirme imkânınız var. Neden bu hakkı kullanmayasın? Yani biraz çalışmayla bu yıl mezun olabilirsin.”

Utanmış, kulaklarıma kadar kızarmıştım. “Öğretmenlerin yetmediği” ifadesi karşısında hocama “estağfirulah” demeyi bile akıl edemeyecek kadar toydum. Öyle gözü açık biri de değildim, ahmakçaydım. Olabilir miydi? Kalkabilir miydim bu yükün altından? Mevzuat o yıllarda buna uygundu. 10 not baremi üzerinden her dersi ayrı ayrı 8 düşürmek şartıyla, fark derslerini vererek sınıf atlanabiliyordu. Şartları biraz ağırdı; fakat her dersi ayrı ayrı en az 8 düşürmek öyle kolay da değildi.

Hocamın bu insan tavrı, kafamda, bazı taşları ilk kez yerinden oynatmıştı. Bu, hayatımın ilk sorgulamasıydı da: Anladım ki Alevîlik hakkında yeterli bilgiye sahip olmadığım gibi mevcut bilgilerim de oldukça sakattı. Bize, kaynağı belirsiz bir yerden ulaşan bilgiye göre de “Alevîler ‘Kızılbaş’tı. Namaz kılmazlar, oruç tutmazlardı; yıkanıp yıkanmadıkları bile meçhuldü. “Bizim namazımızı Ali kıldı,” derlerdi. Üstüne üstlük ‘mum söndü’ işleri vardı ve ‘solcu’ydular.” Bu fantastik ve uçuk yargıların Sünnî topluma nereden, nasıl bulaştığı ayrı bir konuydu ama algı böyleydi. Biz de toplumun dışında bir yerde değildik. Bu algı, Alevî toplumunda da (tersinden) böyleydi. Oraya yansıtılan bakışa göre; İmam Hatip Liseleri, ‘gerici’ yetiştiren okullardı ve burada derslerin, toprak zeminlerde, yazı tahtasız sınıflarda yapıldığını düşünenler bile vardı. “Sünnîler ‘Yezit’ idi ve ‘sağcı’ydılar. Sağcılar abd’ye dosttular; ülkenin yabancılara peşkeş çekilmesinden rahatsız değildiler. İşbirlikçi sermaye, halkı uyutmak için ha bire ‘imam okulu’ açıyordu. İmamların ne işi vardı üniversitede; kendilerine uygun görülen üçüncü sınıf konumları nelerine yetmiyordu?”  Bu bağlamda ‘sağ’ ve ‘sol’ kavramlarını değil sadece sahip olduğum kültür kodlarını da sorguladım:

O yıllarda, iki renk vardı: Siyah ve beyaz; sağcı ve solcu. “Solculuk beyazdı, ilericilik demekti. Sağcılık ise siyahtı, gericilik idi. Sağcılar, dini imanı bütün adamlardı; solcular dine ve imana soğuk bakan, muhtemelen ‘dinsiz’ kimselerdi. Solcular, İhl’ye düşman gözle bakarlardı. Sağcılar vatansever kimselerdi, solcular ise “vatanı satmaya hazır” durumdaydılar vb.” Oysa her iki tarafa da hâkim olan bu kör bakışların hiçbiri gerçeği yansıtmıyordu. Yaşanan bir akıl tutulmasıydı. Kimse bu konuları oturup dostça konuşmuyor; birbirini anlamak istemiyordu sanki. Bağnazlık, sorgulamamak, anlamaya çalışmamak, ‘öteki’ni görmemek, iticilik, renk körlüğü, dünyaya tek gözle bakmak, her iki kesimde de eşit düzeyde ve ortak bir özellikti. Herkes, kendini ait hissettiği kanadın verilerini tek doğru sanıyordu; bu verilerin sınırlarını aşmamaya ‘azm ü cezm ü kast eylemişti’ sanki. Anladım ki ben sağcı değildim ama solcu da değildim. Çok sonra anlaşılacaktı ki Alevî vatandaşlarımız, “devletin kendilerini Sünnîleştirme çabasında olduğu, Alevî köylerine ‘zorla’ cami yapıldığı” gibi bir iddianın gerçekten sahibi değillerdi: Bu iddialar başka yerlerde kotarılıyor  marjinal gruplar tarafından da Aleviler adına tedavüle sürülüyordu. Bilgim ve gözlemim şudur: Problem, Alevîlerin Sünnîleşmemeleri değil; Sünnîlerin doğru dürüst Sünnî; Alevîlerin de Alevî -Ali’nin izinde- ol(a)mamalarıdır. Çok sonra anlayacaktım ki çoğu Sünnî, sahiplendiği mezhebinin itikadî görüşlerinin öncüsü İmam Maturidî (vef. 944)’nin adını bile duymamıştı. Çoğu Alevî’nin, (üstelik okumuşların) Hacı Bektaş-ı Veli (vef. 1271)’nin  ‘kırk makam’ı ve şeriat, tarikat, marifet, hakikat gibi ‘dört kapı’yı konu ettiği Makālāt’ından haberi bile yoktu; ama bu dört değere, yel değirmenlerine saldırır gibi  hücum konusunda bir sürü gürültü vardı orta yerde.

Bu okula girişim de hayli olaylı olmuştu. İlkokul öğretmenlerim sırayla babama âdeta yalvarmışlardı: “İyi düşün! Bu çocuğa yazık etme! İmam Hatipler zordur, orada ders sayısı ortaokulun iki katı. Üstelik senin çocuğun o okulu kaldıracak yapıda değil. Dahası, normal ortaöğretim kurumları 6 yıl iken orası bir yıl fazla. Neden bir yıl fazla okutasın?” Böyle sorularla aklını çelmeye çalışsalar da babam beni İmam Hatip’e vermeye kararlıydı. Ben de istiyordum bunu doğrusu.

O dönem, Hocam Ali Rıza Bey’in telkinleriyle ara sınıf bitirme sınavları için müracaat ettim. Çok çalıştım ve benim “o okulda okuyamayacağımı” düşünenleri şaşırtarak emsallerimden önce mezun olarak okulu bir yıl erken bitirdim. Yaşıyor mu, bilmiyorum. Hayatta ise hocam Ali Rıza Özaydınlı Beyefendiyi saygılarımla selamlıyorum.