MUSTAFA EVERDİ’NİN ‘BİREY OLUŞ’U İMLEYEN BİR HİKÂYESİ Recep Seyhan-eleştiri

Sanatçı Önüne Çıkan Otoritelere İlişkin Bariyerleri Nasıl Aşabilir?

“O gün ziyaret sırası karımın dayısına gelmişti. Dini bütün Dayı’ya beni göstererek ne kadar dindar bir damada kız verdiklerini ispatlamış olacaklar.” Hikâye böyle muzip ve gülümseten bir girişle başlıyor. Mustafa Everdi’nin hikâyelerinde genelde bu üslup var. Everdi her şeyden önce bir üslup sahibi bir yazar. Onun metinlerini isimsiz ve imzasız olarak bir yerde görseniz bu metin Everdi’nin dersiniz. Üslup tam da budur. Bu keyfiyet yazarın hanesine kaydedilebilecek artı bir değerdir.
Yazar, giriş cümlesinde bize hikâyenin arka plânındaki ilişkiler ağını ya da kahramanın aile ilişkilerinde nereye yerleştirildiğini de imliyor. Bu önemli. Bir hikâye cümlesinin temel özelliği, söylenmemiş ya da söylenememiş olanlara bizi bir çırpıda ulaştırmasıdır diyebiliriz. Yazar, bu hikâyesinde bu çerçeveyi hikâyenin başından sonuna kadar korumayı başarmış görünüyor.
Mustafa Everdi, hikâyelerinin genel bir profilini çıkarmamız gerekirse bu, sosyal dokudaki ilişkiler ağının arka plânını etkili bir şekilde bize duyurması, bunu güçlü bir ironi ile desteklemesi, özellikle Müslüman bireylerin günlük hayatlarında bize gösterdikleri ile bizim görmediğimiz ya da bilmediğimiz saklı zeminlerde yaşadıkları iç çelişkileri eleştirel bir bakışla (yazar buna “kılçık” diyor) ve cesaretle işlemesidir. Modern öykü döneminde (H. R. Gürpınar’ı paranteze alırsak) bizde çokça girilmeyen bir alandır burası. Bunu kıymetli buluyoruz. (Bu konudaki görüşlerimizi, bizimle yapılan bir söyleşide ayrıntılı açıklamıştık.¹ Şu cümlelerdeki ironiye ve “içeriye” yönelik “kılçıklı” eleştirilere bir bakalım: “Dayı da görsün şehirli yeni nesil dindarları. Köyde sade ve ağır ağır akan bir hayatın içinde sahib-i tertip olmak ne kolaydı! (…) Akrabadan biriyle cemaatle namaz devletine ulaşmış mutmain mümin gülümsemesi Dayımızda. Ondan daha sevecen bir davet yengemizin mübarek çehresinde.” Müslüman hayatların iç dünyalarını çözümlemede Everdi’nin usta bir yazar olduğunu ve bunu daha sonra yayımladığı Metropol Mücahidi ile de sürdürdüğünü belirtmeliyiz.
Abdest Lekesi, yazarın Kılçıklı Hikâyeler² adlı kitabında yer alıyor. Kitabın bir özelliği de gerçek okuyucuların -anlatım hüneriyle değil- metne yorumlarıyla dâhil edilmiş olmalarıdır. Bu da kitaptaki hikâyelere hibrit hikâye vasfını ekliyor. Hibrit hikâye tarzı daha önce Hasan Boynukara tarafından aynı adla (Hibrit Hikâyeler) denenmişti. Everdi, bu kitabında bu tarzı daha ileri boyuta taşıyarak okuyuculardan birinin metne bir hikâye ile dâhil edilmesi gibi farklı bir yöntemi de deniyor. Bu sebeple, bu kitabın deneysel edebiyat örnekleri arasında değerlendirilmesi de mümkün.
Hikâye, (kitapta yorumu bulunan prof Hasan Boynukara’nın ifadesiyle) “+18’lik bir konuyu” işliyor. Konu ise bireysel ve ayrıksı bir durumun ironik bir dille anlatılmasından ibaret. Durum hikâyelerinde anlatımın göstergesini sürekli yukarıda tutmak ve konuyu okurda gotik etki yaratacak şekilde iletmek kolay değildir. Yazar bu hikâyede bunu başarıyor. Bu tespitten sonra konu analizine geçebiliriz.
Hikâyenin konusu kısaca şöyle: Karı-koca, uzak da bir mesafede bulunan bir akrabaya (eşinin dayısıdır) misafirliğe gitmiştir. Akşam, dini bütün Dayı’nın yer yer vaaza kaçan sıkıcı sohbetlerinden sonra vakit ilerlemiştir. Yataklar hazırlanmış, misafirlere odaları gösterilmiştir. El ayak çekilince kahramanımızın aklına haşarılık gelir. Sosyal medya ortamında (Facebook) paylaşılan ve tartışmaya açılan metni yorumlayanlardan birine göre bu durum “herkesin başına birkaç kez gelmiştir.” Durum, metinde şöyle anlatılıyor: “Yanımda karım, yastıktan taşan saçları, yorgandan çıkan bacakları ile davet sinyalleri gönderiyor sanki… Dokundukça daha bir çekici göründü gözüme.” Fakat işte el evindedir. Nasıl olacaktır bu? Adabın, erkânın, görgü kurallarının duvarları vardır; dahası akşamdan beri dinden diyanetten bahseden, ne kadar dindar bir aile olduklarını kanıtlamaya çalışan “gardiyan” Dayı vardır. Bunların üstüne bir de adam (Dayı) “sabah namazına hazır ol” demiştir kahramanımıza. Bir anda “dokunulmaz helâli, haram”; bulunduğu şartlarda eşi “ulaşılmaz olmuştur” adama. Sonuçta, birey varlığı her şeyin önüne geçer ve beşer tarafı nükseder genç adamın, iç dürtüleri galip gelir: Olacak olan olur.
Abdest Lekesi’nde Everdi, dindar kimliklerdeki beşer tarafı öne çıkararak bu insanların, her şeyden önce varoluş probleminin içinde üst bir katman olan birey oluşlarını imliyor ki bu hikâyeyi tam da bu sebeple temamıza uygun ve kıymetli buluyoruz. Bu hikâyenin, Müslüman kimliğini önemseyen kişilerin bir türlü birey olamamalarına ve insanın anlaşılmasına ayna tuttuğunu da düşünüyoruz.
Benlik ve Birey olmak neden önemlidir? “Benlik” psikanalistlerin alanında olsa da felsefenin de ilgi alanında olan varoluşsal bir kavramdır. Varoluşçu felsefenin önemli isimlerinden biri olan Soren Kierkegaard Benliği, “bireyin varoluşunun farkına varması” şeklinde açıklar ve birey oluşu varoluşta işaretlenmiş bir yere yerleştirir.³ Benlik, Kitap’ta üzerine yenin edilen (Şems, 7) bir değerdir. Benlik; kendi içinde eşsiz bir bütün olarak bireyi kendi dışındakilerden ayıran biriciklik vasfını haizdir benlik. Başka deyişle kavram, varlığını bendi ben’ine onaylattırarak farkındalık bilincine sahip olmasını ifade eder bireyin. C. G. Jung (öl. 1961), benliği tanımlarken “kendilik” kavramını öne çıkarır. Din psikolojisinin kurucularından kabul edilen ve işlevselcilik kuramının üreticilerinden biri olan William Jemes’e (öl. 1910) göre Benlik “kendim diyebildiklerinin toplamıdır.” İşlevselcilik kuramını, hükümdar olanın; yani din, hâkim sistem, örf, sosyal kurallar vb. monarkın sundukları ile davranışları karşı karşıya geldiğinde aradaki çelişkiyi ortadan kaldırmak için bireyin işlevsel olanı devreye sokarak ürettiği pratik çözümler olarak özetleyebiliriz. Böylece birey, paradoksu tasfiye ederken iki gücü uzlaşımsal bir yöntemle birbirine bağlar. Kahramanımızın yaptığı tam da budur.
Birey, benliğin varlığını gerçekleştirdiği kozadır. Birey oluş ise kişinin var olduğu yerde beliren ontolojik bir kavramdır. Birey oluş isyan ile itaati uzlaştıran bir karaktere sahiptir. Birey oluşu en iyi özetleyen dini değerlerden biri tövbedir. Tövbe, inanmış kişinin birey varlığının uzlaşımsal sığınağıdır. Birey kendisine otoritenin verdiği ruhsatı kullanarak oradan mutmain olarak ayrılır. Müslüman kimliğini öne alan kahramanımız; dini inançlarını, geleneklerin verilerini ve sosyal normları, başka ifadeyle zihnini çevreleyen otoriteyi askıya alarak varlığının birey boyutunu öne çıkarıyor ve ortaya çıkan paradoksu kendince bir çözümle aşıyor. Burada özdeşlik kuramından söz etmemiz gerekir: Özdeşlik, şartlar veya ortaya çıkan durumlar değişse de kendisi kalmayı tazammun eder. Hayatının son dönemlerinde mitoloji ve vahiyle de ilgilenen özdeşlik kuramının üreticisi Friedrich Schelling’e (öl. 1854) göre insanın düşünce sistemi analitik bir karaktere sahiptir. Dahası; sanatçının eserini üretirken zihnini bağlayıcı nitelikteki otoritelerden kendisini bağısız hissettiği biricik alan sanattır. Konunun andığımız hikâye ile bağlantısı şu: Yazarın; kahramanın misafir gittiği evdeki eylemini kınanması ve ayıplanması gereken bir davranış olarak görmemiz mümkün iken oradaki tıkacı sanatın diliyle açarak önümüze ilgi ile okunan bir metin koyması bu keyfiyetle ilgilidir.
Müslüman kimlikler, birey vasıflarını unutmuşlar en azından süresiz askıya almışlardır. Bu konuda kıymetli bir çalışma yapan Ayhan Öz’e göre bunun böyle olmasında etkili olan otoriteler şunlardır: Örf ve adetler, siyasi ve sosyal aktörler (lider kişilikler), eğitim sistemindeki çarpıklıklar, baskıcı ebeveynin tutumları.4 Buna, neredeyse tanınmaz hâle getirilmiş yapay din anlayışı (kaynaklara “nass” hükmünde eklentiler, din büyüklerini totemleştirme, bu çerçevede uydurulmuş menkıbeler, rüyalar, efendilere atfedilen kerametler ve keşiflerle çevrelenmiş din) de eklenebilir. Dayı’nın din anlayışı ayrıca incelenebilir. Genel hatlarıyla söylersek, kendisi “dışgüdümlü dindarlar” zümresindendir.5 Akşam, o uzun “sohbetlerde”, Emmanuel Levinas’ın (ö.1995) ifadesiyle bir yaderlik durumu yaşar kahramanımız. Yaderlik (kavrama değineceğiz) etkiler onu ve bir “persona” konumu almaya iter. Bu kavram, C. G. Jung’un (ö.1961) geliştirdiği bir ifadedir. Persona, bireyin andığımız otoritenin beklentilerine uygun olarak taktığı maskedir. (Sokaktaki insanlar genelde “persona” kişiliktirler.) Kahramanımız, -kendisinden beklendiği gibi- çevrelenmiş dindar bir kişilik sergilemek zorunda olduğunun farkındadır. Hikâyede, tam da burada bilinçaltı konuşmaya başlar. Jacques Lacan’a (öl. 1981) göre “bilinçaltı, ötekinin konuşmasıdır.”6 Burada “öteki” kahramanın içindeki ikinci Ben’dir. Akşam ve yatsı namazları için (sırf uyum için) “Dayı” ile camiye gider. Derken gece olur. Aklına düşen “yaramazlık” üzerine bir iç çatışma yaşar bir süre. Sabah namazına kaldırılacaktır ve bu düşündüğü eylemi gerekleştirmesinde önemli bir engeldir bu. Kahramanımız tam da burada, birey oluşunu ve kendiliğini bir süre askıya alıyor; ancak son kertede ilk düşüncesine dönerek o “kınanası” eylemi gerçekleştiriyor. Belki de kendisini gerçekleştiriyor kahramanımız. Bizi şaşırtarak yaderliği dışarıda bırakıyor çünkü. Levinas’a göre bireyin varoluşu ‘başkası’ ile karşılaşmada ya da yaderklikte şekillenir. Yaderklik, dış etki (sosyal çevre, gelenek ve otoriter güçler, aldığı eğitim ve bunların içte oluşturduğu mukavemet) ile şekillenen bir hâldir 7
Kahramanın aklında, çatışma unsurlarını nasıl toparlayacağının; yani taharet problemi ve sabah namazına nasıl gidebileceğinin hesapları vardır şimdi. Beklenmedik bir şey olur: Ev sahibesi kapı aralığından kocaman bir leğen ve ısısı ta uzaktan hissedilen bir ibrik bırakır. Kadın, düşülen sıkıntıyı sezmiş midir bilinmez, burası boş bırakılmış. Misafir, hiçbir şey olmamış gibi davranır ve cemaate yetişmek üzere sabah namazına hazırlanan Dayı’ya eşlik etmek üzere vaziyet alır. Tam sıkıntıyı savdığını düşünürken adamın fark etmediği bir şey olur: Bakır leğeni kaldırmak üzere kavrarken eline bulaşan is karası oradan yüzüne taşınmış ve öylece çıkmıştır evden. Hikâyenin en keyifli ve çatışmanın nirengi düğümlerinden biridir burası. İs karası izdir, yapılıp edilenlerin fotoğrafıdır, içeride olanların kamera kaydıdır sanki. Bu ayrıntı, insanın özgür varlığını denetim altında tutan gizli denetleyicilere (başardınız yine haydi der gibi) bir “kılçık” mıdır; yoksa insanın birey oluşunun önüne ummadığımız yerden gelebilecek bir burgaç mı? Belki her ikisidir; ama her hâlükârda insan, beşer tarafı ve bireysel varlığı ile bir bütündür. Bu böyledir de varoluş bilinci denetleme organlarından daha güçlüdür.
Şu da var: Bedenî isteklerin bastırılması gereken yerde bu yönde bir irade gösterilemeyişini bir zaaf olarak da okumamız ve kahramanın bu davranışını kınamamız da mümkündür demiştik. Ancak insan, zaafları ve zayıflıkları ile bir bütün değil midir? Öykü, konunun tam da bu tarafını merceğe alıyor. Kahramanımız her şeyin farkındadır: Benlik bilincinin (“idrak-i tayyün-i şahsî”) farkında olan kahraman, özünün (varoluşunun) tahakkuku için harekete geçiyor. Eskilerin “tahkik-i zat” dediği kendisini gerçekleştirmek için kınayanlarının kınamasını göze alarak riskli bir karar veriyor. Verdiği karar elbette tartışılır; ama kahramanın birey oluşunu öne çıkardığından hiçbir kuşku yoktur. Nitekim kahramanımızda kendini gerçekleştirme; var olan -olumlu potansiyelleri ortaya çıkarmak şeklinde değil- Benliği üzerindeki otoriteleri atlayarak beşeri zaafının tahakkukuna izin verme şeklinde tahakkuk ediyor. Farkında olsa da olmasa da sonuç itibariyle kahraman bu davranışıyla kendisiyle karşılaşmaya bir kapı da aralamış oluyor.

Söylemek istediğimiz şudur: Kahramanın yol ayrımında verdiği karar tümüyle insanî ve bireyseldir; çünkü bu küçük ve basit görünen olayda birey varlığının üç kurucu gücüyle (ruh, beden ve nefis) etkin bir iletişime geçiyor. Dahası; varoluşsal bir hamleyle alışılmış kalıpları delip geçerek her şeyden önce bir birey oluşunu hissettiriyor bize. (Gerçi birey oluşun kişinin sadece başkalarını değil kendisini de istismara açık bir tarafı da vardır. Bu ayrıca tahlil edilebilir.) Müslüman birey, Tanrı ile ve sosyal çevresiyle ilişkilerinde itaat ile özerk ve ayrık(sı) tarafını tutarlı bir diyalektik içinde dinamik bir yapıya kavuşturabilen kişidir.8 Bu vasıftan mahrum olanlar, en gerekli zamanda isyan etmesini de bilmezler. 15 Temmuz 2016 gecesi, evinde televizyon başında olayları ekrandan “seyredenler” birey olma vasıflarından mahrum olanlardır; dolayısıyla “isyan” duygusunu kaybedenlerdir. Bilge-filozof Nureddin Topçu’nun bu çerçevedeki eserinin adını hatırlayalım: İsyan Ahlâkı. (Bu konu bu çerçevede ayrıca psiko-patalojik tahlile değer.) Birey oluş, insanı, itaat etmek kadar yeri geldiğinde özerk alanının gereklerini devreye sokarak “kendisi” olabilecek iç bütünlüğe sahip kılar. Tümden gelimle ifade dersek; adap dışılık, kabahat, ayıp, günah, isyan vb. anlam dizgeleri grafiği, varoluşsal bir içeriğe sahiptir ve bu kavramlar birey oluşun içinde yuvalanmıştır. Eğer biz insanı bir melek olarak düşünüyorsak bu yaklaşımımız, anarşiye göz kırpan bir çelişkidir. Anarşi, insanın birey oluş vasıflarının başında gelir zaten. (“Anarşi” ve “isyan” gibi kelimeleri felsefî anlamlarıyla kullandığımızı belirtmemize gerek var mı?)
Yukarıda, bu öykünün insanın anlaşılmasına da ayna tuttuğuna değinmiştik. Bunu açalım: Enerji, negatif ve pozitif kutupların etkileşimi ile gerçekleşir. Biri devre dışı kaldığında (veya nötr kablosu oksitlenme gibi sebeplerle işlevsiz kaldığında) elektrik var gibi görünse de gerçekte olan yalıtkan (nötr) bir fazdır. Bu, gerilimin ve döngüsel dalgaların bütün frekanslarda tek başına kalması demektir ve şartları değiştirilmedikçe oradan akım üretilemez artık. Gerçek şudur: Yüksüz (nötr) elemanın varlığına da ihtiyaç vardır; çünkü nötr kablo, akımın devresini tamamlaması için kullandığı dönüş yoludur. Bu yol kapatıldığında da akım gerçekleşmez. İnsan da böyledir. İnsan, zıtlıkların (- +) yüklediği bir enerjidir. İnsanın Tanrı ile ilişkilerinde bu noktayı atlayarak, zıtlıkların diyalektiği içindeki bütüncül bireyi çok kolay mahkûm edenler insanı tanımıyorlar.
“En iyi eleştirmen okurdur,” derler. Doğrudur. Okur, yazarın görmediği yerleri görür bazen. Bu yazımızı sitemizde okuyan bayan bir okur; kadın, bu hikâyede de edilgin durumda, demiş ve eklemişti: “Gerçek hayatta erkeklerin kadınlara yaptığını yazar hikâyede yapmış. Siz de yazardan geri kalmayarak eleştirinizde burayı atlamışsınız, Mesela kahramanımızın hanımı (mağdure mi diyelim rs) öyküde konu nesnesi gibi duruyor. Durumun oradan nasıl göründüğünü, kadının ne düşündüğünü, olanları nasıl karşıladığını bilmiyoruz.”
Bu eleştirimizle ilgili; biraz ayrıksı olsa da aslında tabii olan bir durumun fazla abartıldığı, hikâyede ‘birey oluş’a ilişkin yorumların zorlama olduğu eleştirisini de aldık. Derrida ve Barthes, metnin tek anlamlı-tek katmanlı olmadığı görüşündedirler. Biz de buradan yola çıktık ve bu hikâye üzerinden bir metnin farklı okumalara açık olduğunu göstermeye çalıştık.

Abdest Lekesi; okurun yukarıda andığımız eleştirisini, yer yer bir romanda yer alması gereken fazladan ayrıntılara girilmesini ve bazı aksayan cümleleri paranteze alırsak genel olarak başarılı bir hikâye. Mesela atmosfer yaratmak amacıyla girildiği anlaşılan yol izlenimlerinde ayrıntılar gereksiz. “Artık vahşi bir ata binmişim, şaha kalkıyor, yeleleri uçuşuyor” cümlesinin “Yeleleri uçuşan şaha kalkmış vahşi bir ata binmiş gibiydim artık” biçimi daha düzgündür. “Tamam, ilk defa görmüyordum karımı” ifadesi yerine “Sanki karımı ilk defa görüyordum” daha uygundur. Everdi, içinde akan cümlelerin tabii yapısını öne alıyor. İyi bir şey olmakla birlikte -dönüp bakıldığında- ciddi bir aksamaya yol açan riski de var bunun. Bir de yorumlarda en gerekli olanların seçilmesi daha iyi olurdu. Değindiğimiz bu “kılçıkların” bir kısmı kitabın editörü olarak bize de isabet ediyor tabii.
_________________________

*Bu yazı Türk Edebiyatı dergisinin Ağustos 2020 (s.562) sayısında yayımlanmıştır.
1.İlgili çalışma için bk. Türk Edebiyatı dergisi, sayı 508, Şubat 2016 /Nasıl Yazar Oldular Sorular: Erhan Genç
2.Mustafa Everdi, Kılçıklı Hiâyeler, Bilge Kültür Sanat Yayını, 1. Baskı İstanbul 2019, 160 sayfa
3.Ünlü filozofun “ölümcül hastalık” olarak nitelediği umutsuzluk, korku, kaygı, iç sıkıntısı gibi ontolojik temalar 4.Benlikte farkındalık oluşturmaya elverişli bir zemine sahiptir. İnsanın aşkın (transandantal) olan ile ilişkisini kesmesini “ölümcül” bulan ve teolojik değerleri önemseyen Kierkegaard, varoluşçu düşüncede bizce özel öneme sahip bir filozoftur.
5.Ayhan Öz, Din Eğitimi ve Birey Oluşun İmkânı, Eski-Yeni Yayınları, Ankara, 2019, s.126.
6.agk.s.104
7.Levinas, Say Yayını, 1. Baskı, 2012 çev, Özkan Gözel, 2012 İst. s.169
8.Oğuz Cebeci, Psikanalitik Edebiyat Kuramı, İthaki Yayınları, 2004, İstanbul s.255
Ayhan Öz, agk, s.153