DAĞ ÖYKÜLERİ /9+1=10 kısa öykü /tam metin

1
Koca Dağ

Adam koyunlarını aldı, Koca Dağ’ın yamacına götürdü.

Koca Dağa seslendi:

Ey Koca Dağ! Koyunlarıma mukayyet olur musun, dedi; az işim var, onlara yeni otlak alanları tespit edip döneceğim, dedi.

Dağ dedi: Koyunlarını bana bırakma, kurda mukayyet olamam; üstelik sis de var. Bilirsin kurtlar sisi sever. Hiç olmazsa sis dağılsın öyle git.

Sisin ne zaman dağılacağını bilemem ki…

Çok aceleci bir varlıksın. Bu aceleciliğin senin başına ne işler açtı, yine akıllanmadın.

Aceleciliğimi ben seçmedim, varlığıma işlenmiş o, ne yapabilirim?

Mazeret üretmekte çok ustasın, koyunlarına yeni otlak alanları aramayı seçen ben değilim.

Sen koskoca dağsın, kurt nedir ki senin heybetinin yanında, dedi bu kez adam.

İşine gelmeyen durumlarda hemen konuyu saptırırsın, dedi dağ ve devam etti:

Evet, heybetim büyüktür lakin acıkan bir canlının açlığı benden daha heybetlidir: Kurda mukayyet olamam. Adam dedi:

Kurt senin bağrında barınıyor, sana muhtaçtır, ona sözün geçmez mi? dedi. Dağ söz aldı: Bağrımda koyunlar da var, kuzular da; sıçanlar da var yılanlar da. Hepsi benim dostlarım. Dostlarıma tayin edilen rızık heybetimden daha güçlüdür. Sözü sündürme; tedbirini al öyle git, dedi.

2

Buluşma

Üç kafadar, kırsalda, gecenin kör karanlığında üç maddelik bir gündemle buluştular.

Buluştukları yerde önceden söz kestikleri kişileri bekleyeceklerdi.

Bekledikleri adamlar gelinceye kadar, kamu içinde konuşamadıkları özel bir konuyu aralarında konuşacaklar, uygun bir zamanda eyleme geçmek üzere karar alacaklardı.

Sözleri tükenince karanlıkta birbirlerine bakıştılar fakat bir kımıltı bile göremediler.

Bu aşamada adamlardan biri dedi:

Bugün de gelmediler.

Dün de gelmemişlerdi, dedi öteki adam.

Öteki, seçip belirlediği karanlığa doğru baktı fakat baktığı yerde o da sadece karanlığı gördü. Bu ikinci adam, karanlığın içinde olduğundan emin olsa da arkadaşının orada tam olarak nerede olduğunu ve o sırada ne yaptığını seçmeye çalıştı. Söz gelişi elleri cebinde olabilirdi, burnunu kaşıyor veya yere bakıyor olabilirdi karşısındaki adam. Gözlerinde öfke mi kararsızlık mı, bitkinlik mi vardı acaba? Bunları merak etti.

Adamın yerini, yaklaşık olarak nefesinden belirlemişti. Bu kez zihnindeki karartının ayakta mı çömelmiş mi olduğunu anlamaya çalıştı. Adamın aldığı konumu, konuştuğunda sesini takip ederek belirleyebileceğini düşündü. Bu belirlemeyi yapmak için onu konuşturdu:

Yönünü, üçüncü adamın bulunduğunu varsaydığı tarafa dönerek “ateşin var mı? dedi karanlığa.

Var, dedi üçüncü adam; lakin burada ateş yakmamız doğru olmaz, düşman yerimizi belirler.

İkinci adam, sesin geldiği yere baktı ve onun çömelmiş olduğunu duyumsadı.

İlk konuşan adam da üçüncü sesin konumunu belirlemişti. O da çömeldi:

Gelmeyenleri niçin bekliyoruz? dedi

İkinci adam, bulmak için aramak ve gerektiğinde beklemek gerek, dedi.

Beklemekle adam bulunmaz. Gelmeyecek olan, bekleyenlere de beklemeyenlere de gelmez dedi üçüncü adam.

Adamlardan biri kımıldadı. İlk adam, kimin kımıldadığını ayırt etmeye çalıştı; sesin geldiği yere baktı; baktığı yerde karanlıktan yapılmış dikili bir kütük gördüğünü duyumsadı.

Gelmeyecek olanları bekleyip duruyoruz, dedi.

İkinci ses, yerini tekrar kımıltıya bıraktı.

Kımıltı, öksürdü ve karanlığa doğru sövdü.

Karanlığa sövmekle beklediklerimize ulaşamayız, dedi üçüncü ses.

Derken ay, dağın arkasından yükselmeye başladı.

Ayın ilk ışıklarıyla üçüncü sesin ayağa kalktığı anlaşıldı.

İki arkadaşı da ona baktı; o ise aya bakıyordu.

Beklediğimiz yer, gelecek olanların uğrağı değil, yanlış yerde bekliyoruz, dedi.

İkinci ses, son konuşanın baktığı tarafa baktı. Sonra diğeri de ona katıldı.

Şimdi üçü de üçü aynı yöne bakıyordu.

Ay yükselmeye devam ediyordu.

3

 Çoğul Yalnızlık

Adam dağdan dönerken, yolda büyükçe bir tepenin üzerinde, bakıldığında her yerden görülebilecek bir yerde tek başına yaşayan kocamış bir ağaç gördü. Oraya varıp dibinde soluklanmak istedi ağacın.

Gölgesine oturunca macerasını da merak etti. Sordu:

Neden tek başına yaşıyorsun; kimin kimsen yok mu? dedi.

Varlığım kim’im; yalnızlığım da kimse’m olur. Onların varlığı yetiyor bana.

“Onların dedin?” diye sordu adam ses tonunu soru cümlesine yükleyerek.

Evet, onların, dedi ağaç.

Nasıl yani, dedi adam, yalnızlık çoğul olur mu?

Benim yalnızlığım çoğul.

Yani sen tek başına değil misin?

Değilim, etrafımda dağ çiçekleri, eteklerimde çayırlar var; gündüzleri güneş, kuşlar; geceleri ay, yıldızlar; sonra yalnız gezen kurtlar var; yanımdan varlığı hiç eksilmeyen rüzgâr var; yağmurlar gelir sık sık ziyaret ederler sonra, kışları kar gelir…

Ne çokmuş, dedi adam, bunu düşünmemiştim. Peki, korkmuyor musun? diye ekledi.

Hayır, dedi ağaç, kimden korkayım?

Kasırgalar, tayfunlar, kar fırtınaları, tipiler, daha fecisi de yıldırımlar… Bunlardan daha tehlikeli olanı da zaman, diye ekledi adam. Zaman her şeyi tüketir, eritir darmadağın eder. Bütün bunlardan korkmuyor musun?

Zaman ecelimdir; ama onunla dostluğum kimsenin tahmin edemediğinden daha derindir. Diyebilirim ki en sahici dostum eceldir, yani zamandır ve zaman bana kötülük yapanların yanına bırakmaz yaptıklarını; bana zulmedenlerden öcümü mutlaka alır; ama onlar bunu hiç fark edemezler. Yine de korkmam gerekirse zamandan veya tabiattan değil insanlardan korkarım, asıl tehlike insanlardır.

Mesela dedi adam, hoyrat bir çobanın baltası mı, demek istiyorsun?

Evet, dedi ağaç, o da oldu; biri reçine elde etmek için yonttu gövdemi, bir diğeri sevdiğinin ismini kazıdı yıllar önce; tam yirmi yıl o yaraları onarmak için uğraştım. Bir başkası damarlarımdan en güçlü olanın üzerinde ateş yaktı; hesabı, gövdemde oyuk açıp dar ve çetin zamanlarında açtığı oyuğu saklanıp korunabileceği bir in olarak kullanmaktı. Üzerimde o hesabı yapan adam düşündüklerini gerçekleştiremeden gitti. Budanmış kalın kollarımdan hızara çekilen tahtalar mezarına payanda oldu ama o bunu hiç göremedi. Ondan gelen nesilleri de onlardan sonrakiler de böyle gittiler. Geceleri kurtların ini oldu o oyuk. Şimdi o oyukta kurtlar, bazen ayılar, bazen diğer hayvanlar yoldaşım olur geceleri.

Anlayacağın ben hiç yalnız değilim.

4

Gölgeler Üşür mü?

Adam, yine ulu ve yalnız yaşayan o ağacın gölgesinde, sırtını ona yaslamış hâlde uzaklara bakıyordu. Yapraklar ağacın vücudunu bir elbise olarak boydan boya sımsıkı örtmüştü. O sırada güneş de yaprakları arasından bulabildiği boşluklardan girerek rüzgâr eşliğinde gölgeyle oynaşıyordu dibinde.

Biri geldi, selam verdi.

Bu ağaç, dedi gelen adam, burada yıllardır böyle gelip gidenlere gölgelik eder; öyle ki gölgesinin şöhreti kendisini geçmiştir; ama yine de gölge gölgeliğini ağaca borçludur.

Doğrudur, dedi koca gövdeye yaslanmış adam, gölge ağaçtan, ağaç gölgeden ayrı düşünülemez. Görünürde gölgenin bir canı yoktur; ama bütün gölgeler sahipleriyle birlikte yaşar. Bu şu anlama da gelir: Hiçbir ağaç yalnız değildir ve bütün gölgelerin bir canı vardır.

Gölgelerin nasıl canı olabilir? dedi gelen adam: Gölgeler üşümez, eskimez, yaşlanmaz veya ölmezler. Dahası ağaca vurulan hoyrat bir baltadan gölgenin haberi bile olmaz.

Nasıl olmaz? dedi, ağaca yaslanan adam;  o hoyrat balta ağacı devirdiğinde gölge de devrilir. Ağaç yaşlandığında gölge de yaşlanır ancak o, ağaçtan farklı olarak yaşını gizler. Nitekim ağaç öldüğünde gölgeler bir süre daha yaşamaya devam eder, başında nöbet tutar sahibinin; ama üzülmüş, hırpalanıp yıpranmış, eski canlılıklarını yitirmiş olarak… Ağaç kül olduğunda onlar da kaybolurlar.

Gölgeler sahipleriyle mukayyettir mi demek istiyorsun?

Gölgeler sahipleriyle değil ışıkla mukayyettir.

Ama bu ağacı hoyrat bir balta gelip de keserse gölge de kesilmiş olmaz mı? dedi gelen adam ve ekledi: Gölge gittiğinde de ağaç varlığını sürdürür; ama ağaç gittiğinde gölgeden eser kalmaz, öyle değil mi?

Hem öyle hem değil.

Bir şey hem öyle hem değil, olabilir mi?

Olabilir. Şöyle: Gölgeler ağaçla birlikte yok olurlar demedim, kaybolurlar dedim. Bu ağaç küle dönüşebilir ama yok olmaz; kül olarak yaşamaya devam eder. Gölgeler de yok olmaz. Söz gelişi bir fotoğrafçının fotoğrafında ya da yıllarca önce buraya gelip oturanların zihinlerinde yaşamaya devam edebilir bir gölge; hatta yüzyıllar öncesinin insanları o gölgeyi kendileriyle birlikte mezara taşıdılar görmedin mi? Dahası da var: Güneş bulutların arkasına saklandığında gölgeler bulutların yerdeki görüş alanını kuşatır; ama güneş ışığını tümden çektiğinde bu kez gölgeler saklanır. Esasen bu saklanma bir isim arkasına saklanmadır, yok olma değildir. Başka bir deyişle gölge nöbetini geceye devretmiş ve onunla ad değiştirmiştir. Gece ay çıkıp da güneşe vekâleten gölgelerin imdadına yetişmezse gece boyu gölgeleri göremeyiz; ama bizim göremeyişimiz onların yok olduklarını göstermez; nitekim ay veya güneş çıkar çıkmaz gölgeler de çıkıp gelir.

Gölge söze girdi.

Hakkımda konuşmalarınızı duyuyorum; lakin söyledikleriniz benim gerçeğimi tam yansıtmıyor.

Bunu biraz açar mısın? dedi ağaca yaslanmış olan adam.

Beni var kılan ışığın varlığıdır; bütün ışıkların kaynağı güneştir, bu doğru; lakin güneşin varlığı yanında vakte de bağlıyım ben. Nitekim vakte bağlı olarak ağacın boyu uzamadığı hâlde benim boyum uzar, kısalır veya yönüm değişir ve nihayet güneşle birlikte batar ve güneş battığı yerden doğmadıkça bu böyle sürer. Oysa bu değişimler ağaçta olmaz.

Vakit ve ışık, diye mırıldandı ağaca yaslanmış olan adam

Evet dedi gölge, vakit ve ışık. Bu ikisi, ağaç ve ben… Yani biz dört kişiyiz. Ara sıra sizlerden ve gelip geçen canlılardan ziyaretimize gelenleri de eklerseniz biz hiç yalnız değiliz deyip sustu gölge.

Gelen adam sordu:

Burada ne yapıyorsun, desem gölgede dinlendiğini söylersin ama sanki dinlenmenin dışında bir işle meşgul gibisin.

Ağaca yaslanan adam, dedi:

Burada bu ağacın gölgesinden nasibimi alıyorum.

Gölgenin nasibi mi olurmuş? dedi, gelen adam.

Ağacın nasibi gölgesine yansımıştır. Gölgede ağacın huzuru ve bereketi vardır. Bu nasibi ancak yolcular bilir.

Ağaç ve gölgesi ayrı şeyler. Ne ilgisi var?

Gölgenin söylediklerinden anlaşılıyor ki bir ağaç kesilirse gölgesi de kesilir; zira gölge ağacın kendisi değilse de onun tümüyle dışında da değildir, tıpkı aynanın içindeki sen gibi.

Gölgende bana da yer verir misin? dedi gelen adam.

Benim şu anda bir gölgem yoktur; çünkü gölgem ağacın gölgesinde fani olmuştur. Fakat ağacın gölgesinde kendine bir yer istersen bunu bana sorman gerekmez çünkü ağaç gölgesini herkese açmıştır, dedi.

Ben de kendi gölgeme sığınırım, dedi gelen adam.

Gölgende kendine yer bulamazsın. Gölgende kendini de göremezsin, tıpkı aynada, aynı anda göz bebeklerinin her ikisini birden göremediğin gibi.

Aynada gözlerimi görüyorum, bu yeter.

Aynada gördüğün senin gözlerin ise aynaya bakan göz kimin?

Bu çok saçma, dedi gelen adam ve ağaca yaslanan adama kızdı.

Gelen adam, bu kızgınlıkla ağacın gölgesini bir çangalla süpürmeye kalkıştı.

Ağaç, gölgesini süpürmeye kalkışan adamın hâline güldü.

Ağaca yaslanan adam dedi: Kendi gölgeni silebilirsen ağacın gölgesini de silebilirsin. Bir ağacın gölgesini silebilen bir ormanın gölgesini de silebilir. Bunları yapabilseydin ve burada benim yerimde olsaydın bu ağacın gölgesini bana veya buradan gelip geçen yolculara satmaya kalkışabilirdin.

Ağaç, düşündüğünün bir insan tarafından seslendirilmesine ağız kenarından güldü.

O arada bir dev bulut dalgası geldi, ağaçla güneşin arasına girdi.

Az sonra güneş, ışığını arzdan çekti.

Güneş ışığını arzdan çekince gece de yer yüzeyinin bir bölümünü örttü.

Orada her yer gölge oldu.

5

Toprağın Karnını Deşen Adam

Adam, kazmayı kaldırdı ve toprağın karnını yardı.

Adam kazmayı indirdiği anda kazmanın ucundan ateş çıktı; ardından da toprak kazmayı ısırdı, salmak istemedi.

Ateş ve toprak bir araya gelince adam irkildi ilkin, kendisine topraktan bir zarar gelebileceğini düşündü. Sonra adam, az geri çekilir gibi yaptı ve anlamaya çalıştı: Akşama doğru gökten inen çiseden dolayı yer yüzeyi biraz ıslaktı, toprağın kazmayı bırakmak istememesini buna bağladı adam.

O arada adam, bir anda beş nesneyle karşılaştığını ayırt etti. Hava, ateş, su, toprak ve taş. Taşın ilk dört nesnenin kabı olabileceğini düşündüğü sırada toprak dedi:

Taş, bağrımda bir tutkaldır, bir direktir, dikeçtir. Onun varlığı benim duruşumu da belirler. Ağaçlar ve taşlar elbisemdir, onlar olmazsa çıplak kalırım ve ayağım kayar, düzenim bozulur, tutunamam, dedi.

Adam toprağa sordu: Seni kazıyor olmamdan rahatsız mısın?

Toprak dedi: Hayır, rahatsız değilim; fakat benim tek olmadığımı bilmeni isterim. Bağrımda barınan canlılara zarar vermeden yap işini. İnsan soyu yıkıcılıkta ve yaptığı işi çığırından çıkarmakta ustadır. Bana yanlışlık yapma, dedi.

Sana ne tür yanlışlık yapmamdan kaygı duyuyorsun? diye sordu adam.

Bağrımda sakladığım hazineleri değerlendir ama ihtiyacının üstünde açgözlülük yapma, yağmalamaya kalkışma; bağrımdaki canlılara zulmetme; böceklere, yılanlara, solucanlara bile dokunma, dedi toprak.

Ama ben… dedi adam, ben bir solucanı ayırt edemem ki, kazmam bana haber vermez, canına kıyabilirim kastım olmadan.

Bu konuda duyarlı olman yeterlidir, dedi toprak.

Peki, ne yaparsam bu senin için açgözlülük ya da yağmalama olmuş olur, söyler misin?

Bana bunu sen mi soruyorsun?  dedi toprak, hayretini gizleyemedi. Daha dün hazinelerimi ele geçirmek için direklerimi sökmedin mi? Söktün de ne oldu? Yaptığının bedelini ağır ödedin; evini başına yıktım, ders almadın. Sadece bu da değil, varlığımın bir laboratuvar olduğunu çok iyi biliyorsun ama bilmezden geliyorsun.

Elementleri mi kastediyorsun?

Bak nasıl da biliyorsun: Onlara kendi dilinde tek tek adlar veren, her geçen zamanda yenilerini keşfeden sensin çünkü dedi ve ‘bir yanlışlık yapma’ diye de ekledi tekrar.

Adam, kazmaya devam etti; peş peşe kazmayı indirmeye başladı.

Kazma pot pot ses çıkarıyordu, o sırada sesin varlığını duyumsadı.

Anladı: Toprak yalnız değildi; bir sürü nesne vardı çevresinde.

Toprak suya kanmamıştı, kazmayı derinliklere indirdikçe kuru ve suya hasret toprakla karşılaştı. Daha derinlere indiğinde bu kez başka bir şeyi ayırt etti. Suya hasret görünen toprağın derinliklerinde su vardı. Adam suya sordu:

Toprağa neden yoldaşlık etmiyorsun, yukarı katmanlarda varlığına hasret bırakıyorsun onu. Buradan gönderemez misin? diye sordu. Su dedi:

Benim buradaki varlığım daha derinlerde akmakta olan nehirlerle bağlantılıdır. Nehirlerin suyu ise -bilirsin ki- gökten gelir. Toprak, üst katmanlarında susuz kalmamak için ihtiyacını gökten ister. Gök, toprağa su göndermedikçe benim burada tutunmama imkân yoktur.

Adam kazmayı bir daha, bir daha indirdi; toprağın karnında kocaman bir yarık açılmıştı.

Derken bir adam geldi, selam verdi, kolay gele! dedi.

Ne yapıyorsun burada, bu kadar derin çukur neyine lazım, nedir bu? dedi gelen adam.

Mezarımı hazırlıyorum, dedi adam

6

Kervan

Kervan, dağın eteğinde durup dinlenmeye çekilmişti.

Dolunay, bulutların arasından ağır ağır akıp gidiyordu.

Kurtlar ulumaya başladı ve bir anda ortalık hareketlendi. Kurtlar uluyunca kervandaki hayvanlardan birkaçı ürktü. O sırada yere düşen eşyaların tıngırtısı, dağın yamaçlarına doğru uzak köşelerde yankılandı.

Kervanda kısa bir telaş ve koşturmaca oldu.

Kervan, bu seslerden tedirgin olsa da dağ olanlardan zerre etkilenmemişe benziyordu. Dağ yüzyıllardır dağdı orada ve belli ki gelen sesler, içinde sakladığı seslerden biriydi onun için. Devrilen eşyalar, kırılan testiler, ürken hayvanlar da umurunda değildi dağın.

Sonra anlaşıldı ki taşınmakta olan değerli eşyaların bir kısmı o sırada kırılmıştı.

Herkes, “ne olacak şimdi?” der gibi birbirine bakıyordu. Bütün bunların bir sorumlusu olmalıydı. Kervanbaşı, bu durumdan iyice kaygılandı. Bu olanlara bir sorumlu bulmalıydı.

Suçlu kurtlar mıydı, hayvanlar mıydı,  kervan görevlileri miydi; yoksa kurtları içinde barındıran dağ mıydı? Hastalanan hayvanlardan biri zaten keyfini kaçırmıştı kervanbaşının; üstüne bir de bu olay gelince adam büsbütün rahatsız oldu. Zayi olan eşyanın hesabı vardı işin içinde.

Kervanbaşı bunları düşünürken adamlardan biri “Burası dinlenmeye uygun bir yer değildi,” dedi. Bu görüş, sorumlu olarak kendisini işaret ediyordu. Gelen ilk yorum, kervanbaşının rahatsızlığını daha da arttırdı; çünkü böyle bir yaklaşım, oradaki diğer kişileri de ayartabilir ve kervanda aleyhine bir kamuoyu oluşabilirdi. Böyle bir şey, yolculuğun bundan sonrasının kendisi için sıkıntılı geçmesi demekti. Bu yorumu kendince yöntemlerle dışarıda bırakmalıydı ya da yorum sahibine bir müeyyide uygulamalıydı. Bu gelişmeye canı sıkıldığı sırada diğeri, “Hayvanların başında bulunulmazsa olacağı budur,” dedi. Bu görüş, hedefi başka tarafa kaydırmış ve kendisini biraz rahatlatmıştı. O, bunları düşünürken üçüncü kişi, “Olan olmuştur, olacak olanın olmaması için ne gerekiyorsa onu yapalım,” dedi.
Yapılması gereken içimizdeki fitneyi söndürmektir dedi kervanbaşı; bu sırada, dinlenme mekânının doğru seçilmediğini ima eden adama yandan çarklı bir bakış gönderdi.

Hakkında kulağına gelenleri duyan kervanın güvenlik sorumlusu orta yere konuştu:

“Kervanın taşıdığı malzemeleri yerine ulaştırmakla yükümlü olan hayvanlar değil, biziz,” dedi. Başka bir görevli “Önümüzde uzunca bir yol var. Gayri revan olalım,” dedi.

Güneş, ilk ışıklarını dağların üzerine göndermeden yola çıkıldı.

Kervanın bir bölüğü kervanbaşını, bir bölüğü kervan emniyetini, bir bölüğü de hayvanları yedeğinde çeken görevlileri sorumlu tutuyordu.

Kısa sürede kervandaki huzursuzluk dalga dalga yayıldı.

Gruplardaki üçlü beşli konuşmalar, tartışmalar, tabii akışı içinde ete kemiğe bürünmüştü.

Bir grubun bir dağın dibinden çıkışı görüldüğünde diğeri orayı çoktan geçmiş oluyordu.

Arkadaki grupta yer alan kervan görevlilerinden biri, öndekine yetişilmesi için acele edilmesi yönünde grubu uyardı.

Görevlinin tam da uyarıda bulunduğu sırada, koruma köpekleri belirledikleri hedefe doğru havlamaya başladı.

Bu bir bakıma güvenlik alarmıydı.

Derken haramiler arkadaki kervanı bastı ve olacaklar oldu.

7

Kayıp Güneş

Her şey, geniş ve mümbit topraklara sahip olan ülkenin küçük bir kasabasında başladı.

Adam, uçsuz bucaksız görünen bozkırda uzun süre güneşte kalmıştı.

Biraz soluklanmak, su ihtiyacını gidermek, az da dinlenmek ihtiyacındaydı.

Ufukta görünen dağı gözüne kestirdi.

Kendisini iyi hissetmiyordu. Beni güneş çarptı sanırım, diye düşündü.

Dağ gözünde gittikçe uzaklaşmaya başlayınca bin bir meşakkatle kasabaya döndü.

Adam hastaneye zor yetişti.

Adam hastanelik olunca, yakınları güneşi sorguladılar.

Sorgulama, yerini kısa sürede güneşi suçlamaya bıraktı.

Zaten küçük olan kasabada konu çabuk duyuldu.

O arada, hastanenin kapısından yürüyerek giren adam, morgdan omuzlarda çıkarıldı.

Kısa süre sonra onunla aynı koğuşu paylaşan birkaç kişi de gitti.

Sonra konu anlaşıldı ki mesele kasabayla sınırlı bir bun değildi; ülke genelinde güneşin çarptığı başka insanlar da vardı.

Güneş çarpması olayları katlanarak ülkenin gündemine oturdu.

İş büyüdü, büyüdü ve konu “güneşin işlediği cinayetler’e kadar vardı.

Derken güneş küstü, bulutların arkasına saklandı.

İnsanlar bir süre sonra güneşin döneceğini beklediler; fakat bu bekleyişler boşuna oldu.

Öyle bir zaman geldi ki insanlar, güneşin artık dönmeyeceğini bile düşünmeye başladılar.

Güneş çekilince -doğal olarak- gökyüzünü bulutlar istila etmişti.

Her yer pusluydu ve bulutlardan başka bir şey yoktu gökyüzünde.

İnsanlar, sadece güneşe değil pırıl pırıl bir gökyüzüne de hasret kalmışlardı.

Güneşin yokluğu bir sürü sıkıntıyı da beraberinde getirmişti.

İlkin insanların yüzünde cilt hastalıkları belirdi; sonra romatizmal hastalıklar, adı bilinmeyen başka hastalıklar…

Tabiattaki renkler, yiyeceklerdeki tatlar ve kokular azaldı, sonra kayboldu.

Güneşin yokluğu kadar bulutların insanların tepesindeki varlığı da bir dert olmaya başlamıştı.

Bu arada sıklıkla, “ahmakıslatan” türü bir yavaşlıkta ağır çekim yağmur yağıyordu.

Yağmurlardan dolayı zeminler kayganlaşmış, toprak erozyonları ve bazı yerlerde bina göçükleri yaşanmaya başlamıştı.

Teselli olunan bir şey vardı:

Yağış şiddetli olsaydı, bütün bu yaşananlara bir de sel felaketleri eklenebilirdi.

Ülkenin her yerinde ormanlar göğü delercesine yükselmişti, her yerden yeşillik fışkırıyordu.

Öte yanda her şey çürümeye başlamıştı; binalar, eşyalar, bitkiler, her şey…

Bütün bunlara kıtlık da eklendi.

Ülkedeki insanların yarıdan fazlası hastanelik olmuştu. Hasta yakınları, bu kez, ilk hastaların ilençlerini konuştular aralarında: “Bütün olanların onların yüzünden olduğunu” açıklıkla seslendirdiler: “Onlar güneşe lanet okumasalar idi biz bu mahrumiyeti yaşamazdık,” dediler.

Çocuklar, güneşsiz zamanlara doğuyorlar, güneşle taçlanmış bir gökyüzünü hiç tanımıyorlardı.

Büyüklerden gökyüzü hikâyeleri dinliyorlardı çocuklar.

Yaşanan bu olaylar için insanlar hep bir arayış içindeydiler elbette.

Konu artık ülkenin ciddi ve en öncelikli bir problemiydi.

Gündem, her yerde, kayıp güneş ve dinmeyen yağmurlar idi.

Artan ölümler üzerine, halk içinde güneşi suçlama korosu gittikçe genişledi.

Bilim adamları toplantı üstüne toplantı yapıyordu.

Konunun uzmanları, bu olayları, beklenmedik bir misafire; güneşin ultraviole/UV-c ışınlarına bağladılar. Açıklamaya göre yeni konuklar, milyonlarca yıl süren yolculuktan sonra güneşten dünyaya yeni ulaşmışlardı.

O bilimsel toplantılardan birinde konuşmacılardan biri, güneşi ortaya çıkarmak için öncelikle bulutların dağıtılması ve yağmurların durdurulması gerekiyor dedi. Bazı uzmanlar da bu konuda geliştirilmesi gereken aygıtlardan söz ettiler.

Bu oturumda, yağmurların durdurulmasının öyle çok da kolay olmadığı, söz konusu aygıtların çok pahalıya mal olacağı, üstelik bunu sürekli kılmanın imkânsızlığı sonucuna varıldı.

İzleyen toplantılardan birinde başka bir uzman, buharlaşmanın önlenmesinden söz etti. “Ancak” dedi, bu konuşmacı, “Bunun hayata geçirilebilmesi için ormanların yok edilmesi gerekir.”

Bir diğeri önerilen bu uygulamanın getireceği başka ağır sonuçları sayıp döktü.

Bu muhtemel girişimin de çok pahalıya mal olacağı anlaşıldı ve bundan da vazgeçildi.

Aylar, mevsimler, hatta yıllar geçtiği hâlde güneş hâlâ ortalarda yoktu ve yağmurlar da bir türlü dinmiyordu.

Yurt sathında ‘kayıp güneşin ve sürekli yağan yağmurların mağdurları’ birleşerek bir dernek çatısı altında toplandılar.

Dernekler hızla çoğaldı. Buralarda konuya çözümler arandı, ateşli tartışmalar yapıldı.

Bu arada, insanların hâllerine bir çözüm aramak amacıyla etrafında toplandıkları sivil toplum kuruluşları devlet ricali için tehlike arz etmeye başlamıştı; zira bu, muhalefetin de büyümesi demekti. Probleme çözüm arayan devlet erkânı, bir yandan da büyüyen muhalefet dalgasıyla da boğuşmak zorundaydı.

Sonunda insanlar güneşi aramaya çıktılar.

Günlerce gittikleri hâlde güneş hiçbir yerde yoktu.

Derken ulaklar bir haber ulaştırdı:

Habere göre, güneş; günün belirli saatlerinde, Gün Dağı’nın arkasındaki işlenmemiş ve insan ayağı pek değmemiş oldukça geniş topraklarda, günün belirli saatlerinde görünüyordu. Bu haberin doğruluğu -bir eksiklikle- devlet haber ajanslarınca da teyit edildi. O eksiklik; bu görünme, her gün değil haftanın bazı günlerinde mümkündü.

Haber yayılınca gücü yeten insanlar o tarafa akın etti.

Fakat bu seyahat çok da kolay değildi. İnsanların oraya gitmeleri için sarp dağları aşmaları ve tehlikelerle dolu uzun yolculuklar yapmaları gerekiyordu.

Bununla kalsa iyi; oraya ulaşan hazırlıklı gitmeli ve yanında güneş depolama aygıtları bulundurmalıydı. Bu aygıtlara da herkes ulaşamıyordu.

Nereden bakılsa çok pahalı ve meşakkatli bir yolculuktu bu.

Ülke çok küçük bir varsılın yaşayabileceği, diğerlerinin yok olacağı bir kâbus alanına dönmüştü.

Yönetenler, ülkede gittikçe artan muhalefeti yatıştırmak için durumu acil olanları Gün Dağı’nın arkasına taşımayı düşündü. Yöneticilerin başka kaygıları da vardı: Oraya gidişler, giriş ve çıkışlar denetim altına alınmazsa başka tehlikeli durumlar belirebilirdi. Üstelik bu taşıma işlemini gayrimeskûn bir coğrafyaya ne kadar sürdürebilirdi?

Bütün bunlar, bir kaosu işaret ediyordu.

Gün Dağı’nın arkasına ulaşanlar orada bir süre kalarak güneş alıp dönüyordu.

Konu, bir süre sonra bir siteme bağlandı:

Artık oraya gidecek olanlara altı ay, hatta bir yıl sonrasına gün verilebiliyordu.

On binlerce insan, çok pahalı bir iş için kuyruğa girmişti.

Gün Dağı’nın ardındaki ‘güneş depolama kuyruğu’nu uzaydan bile görmek mümkündü.

Bu arada halk arasında en çok kullanılan söz, “taşıma suyla değirmen dönmez” idi.

Bunun kalıcı bir çözüm olmadığı açıktı; çünkü sırası gelmeyenlerin sızısı kesilmiyordu.

Sırası gelen de hayatını tehlikeye atan bir sürecin başına dönmüş oluyordu.

Gün Dağı’nın ardına sıklıkla ulaşabilen varsıl ve uyanık bir adamın aklına, dönüş yolunda müthiş bir fikir geldi: İnsanların içine düştüğü bu sıkıntı ona gelir getirebilir, onu daha da zengin edebilirdi. Oraya her gidişinde hem vücuduna biraz güneş depolar hem de bu işten para kazanabilirdi. Bir anda önüne iki katmanlı kârlı bir iş çıkmıştı adamın.

Zulasında taşıdığı güneş depolama aygıtını daha donanımlı hâle getirebilirdi.

Döner dönmez bunu denemeliydi.

İlk denemede iyi bir sonuç alırsa ulaşım ağını da kullandığı aygıtın işlevini de genişletecekti.

Düşündüğünü kısa sürede hayata geçirdi adam.

Bu işin sanayisini kurdu ve özel aygıtlar içinde, ülkeye depolanmış güneş satmaya başladı.

İnsanların işi kısmen kolaylaşmıştı,  gücü yetenler, güneş satın almak için adamın ofislerinde kuyrukta idiler.

Bu gelişme, devletin yapamadığı bir işi başaran adama müthiş bir itibar sağlamış ve elini daha da güçlendirmişti.

Bu arada devlet aygıtı vatandaşlarının bir bölüğünü tehlike görerek onları bazı hizmet birimlerine yaklaştırmıyor, özenle uzak tutuyordu. Bu, yıllardır böyleydi ve devlet aygıtı ile halk arasında bir doku uyuşmazlığı söz konusuydu. Bu problemin varlığını gören adam, ilgili yerlere, halkın taleplerine ve değişen yöneticilere uyumlu; fakat kendisine tam sadık al benizli adamlar hazırladı. Genç insanların gizlilik içinde işlenip dokunduğu evlere “kanepeli evler” denirdi. Bu evlerde özenle hazırladığı adamlarını hedef birimlere yerleştirmekte zorlanmadı adam.

Bu, ülkeyi yöneten birkaç nesil boyunca böyle sürüp geldi.

Öte yanda adamın güneş pazarlama işindeki kârlı hamlesini gören yönetim aygıtı, bu işe heveslenecek oldu; fakat başkanın adamları, bu düşünceye itiraz ettiler ve  ‘Efendim, vatandaşına güneş satan bir devlet olarak uzun süre ayakta kalamayız’ dediler.

Adam, ilgilendiği alanlarda, ülke içinde değil sadece, ülke dışında da devletle rekabet edebilecek düzeye ulaşmıştı.

Sonunda devlet, bazı alanlarda adamla rekabetten çekildi ve o alanlar adama kaldı.

Hedeflediği noktaya yaklaşınca, bir kenara çekilmiş ve münzevi bir adam görüntüsü vermişti.

Bu sırada, adam’ın başarılı hamlelerini gören taraftarları arasında kendisine yakıştırılmış menkıbeler, efsaneler, olağanüstü hâller dolaşımdaydı; söz gelişi adamın sihirli değnekleri bulunduğunu, kimsenin görmediği ve bilmediği yerlerde gözü, işitmediği yerlerde kulağı, ulaşamadığı yerlerde eli bulunduğunu hatta bazı eşyalara can verdiğini düşünenler bile vardı.

Bütün bunlar olurken afet sürüyordu: Sebzeler, meyveler renksiz; toprak mahsulü bütün ürünler hastalıklı idi.

Derken, yöneticiler, sağlığı tehdit ettiği gerekçesiyle sebze ve meyveleri yasakladı.

Yasağın doğuracağı muhalefeti azaltmak için de sebze meyve ithalatını %100’e çıkardı.

Ülke ekonomik bir krize doğru gidiyordu ve durum ciddiydi.

Derken ülkeye başka ülkelerden girişler ve çıkışlar da yasaklandı.

Bütün bir ülke içine kapanmıştı.

Beklenen oldu: Ülkenin ekonomisi komaya girdi.

Güneş saklandığı yerden çıkmadıkça yaşanan bunun bitmeyeceği rapor edildi.

Sıkıntılar, her geçen gün yeni felaketlerle katlanarak büyüyordu.

Ortada ciddi bir durum vardı ve kısa vadede aşılacak gibi de görünmüyordu.

O arada, yaşadıklarına dayanamayarak başka ülkelere göç edenler de vardı.

Sözlerin ağızlarda kilitlendiği, kelimelerin anlamının aşındığı bir zamanda…

Çocukların olup bitenleri anlamadıkları bir zamanda…

Kavruk yüzlü adamların uzun ve uzak baktığı bir zamanda…

Bunalımın boyut değiştirerek çeşitlendiği bir zamanda…

Güneş, bulutların arasında bir süre göründü ve sonra yine kayboldu.

Kısa süre de olsa yüzler parlamış, gözlere ışık gelmişti.

Son döneme gelindiğinde adam büyük bir güç elde etmişti; hatta ülkenin kozmik alanlarına, mahrem bölgelerine bile girmişti. Öyle ki devletin ilk üç sıradaki adamlarının omuzları üzerinde dikilen her iki kişiden biri onun adamlarındandı; fakat bunu ilgililerin sakalı bile bilmiyordu.

Öyle ki adamın kurduğu ilişki ağları, ilk dönemdeki ilgi alanlarının ötesine geçerek ülke sınırlarının dışına taşmıştı; artık kendi açısından, ikinci ve farklı bir döneme geçilmişti.

Tam da bu noktada, adamın önde gelen adamları, bulundukları yerden çıkmaya ve görünür kılınmaya başladılar.

Dev kayalıkların içinden sesler gelmeye başlayınca…

Gökte serazat uçuşan şahinler, yerde nehirler yönünü şaşırmaya başlayınca…

İnsanların mahremiyetleri bir bir pazara çıkarılmaya başlayınca…

Artık adam, ülkeyi yönetenleri de çekip çevirmeye başlayınca…

Gerekli gördüğünde istemediği herkesi alaşağı etmeye başlayınca…

Ülkeyi yönetenler, yönetimin kendilerinde değil adamda olduğunu…

Hem de uzun bir süredir bunun böyle olduğunu anladılar ve akıllar başa geldi.

Fakat artık çok geç idi.

Bütün bir ülkeyi ahtapot gibi kuşatmış, bununla kalmamış; ülkenin uzak coğrafyalarında gönüllü koloniler kurmuştu adam.

Bu noktada, halk arasında adamın adı ‘Ahtapot’ idi artık

Sonunda, olanları geç de olsa fark eden son dönemin yönetenleri Ahtapot’a savaş açtı.

Yönetenler, Ahtapot ile amansız bir cenge giriştiler, birçok zeminde yaman dövüştüler.

Yönetenlerle Ahtapot’un saç saça baş başa dövüşü sırasında sayısı ve niteliği belirsiz kayıplar verildi. Kayıpların en büyüğü eşyanın yerinde olmaması hâli idi ve bu mutsuzluk sebebiydi.

O arada bir şey oldu:

Ayın yıldızlar arasından karanlığa göz kırptığı bir gece…

Kuşların yuvalarına çekildiği ve seslerinin duyulmaz olduğu bir demde…

Annelerin çocuklarına güneşe dair masallar anlattığı bir zamanda…

Adamın ülkenin tüm coğrafyalarına hükmettiğini düşündüğü bir zamanda…

Ahtapot, ülkenin güvenlik merkezlerine ulaştı, ülkenin savaş makinelerini kolayca çaldı.

Aynı günün gecesi, ulaştığı yerde kendisine ortaklar bulmakta zorlanmadı ve ülkenin en can alıcı yerlerine öldürücü hamlelerinden birini yaptı.

Kızılca kıyamet koptu. Savaş makinelerinin vurucu parçaları geceyi gündüz etti.

Olup bitenleri epeydir kaygıyla izleyen insanlar, beklenmedik şekilde harekete geçti.

Bir anda gerdek odasından fırlayan genç evliler, çocuğunu emzirmekte olan kadınlar, işyerinden eve yorgun dönen işçiler, sokak satıcıları, ayakkabıcılar, berberler, lokantacılar yerlerinden çıkıp geceler boyu ışıklar altında aktılar…

O gece ak saçlılar gençleşirken, delikanlılar olgunlaşmış, çocuklar büyümüştü.

O gece insanlar, meydanlara çıkıp savaş makinelerinin önüne hür bir ağaç gibi dikildiler.

Savaş aletleri olmayan adamlar ve kadınlarla savaş makineleri arasında çetin didişmeler oldu. Görkemli koçyiğitlerin, gül yüzlü kadınların, yağız delikanlıların al kanları şorlayıp yere aktı.

Başlar koptu, gövdeler parçalandı.

Adamın iş tuttuğu ortakları ile birlik olup ülkeyi işgal teşebbüsü, bir türlü gelmeyen akılları da başa getirdi. Ahtapotun; o al benizli, sözü ve yüzü güzel, utangaç çocuklardan nasıl kan dökücü bir canavar devşirdiğine şaşmayanlar da şaştı.

O gece Ahtapot’un savaş makinelerini mefluç etti insanlar. Gömleğini yırtıp nefes borusunu tıkadılar aparatların, gözlerini kör ettiler taşla; ayaklarına çelme attılar.

Sonra Ahtopot’u kıskıvrak yakaladılar ve yüzüne tükürmeye başladılar insanlar. Ahtapot, hayatında ilk kez karşılaştığı halkın tükürükleri içinde boğuldu.

Ahtapot’un; yaptığı işi yapanların başına gelenlerin kendi başına da geleceğini hiç düşünmediği, güneşi pazarlayarak elde ettiği gelirleri tam da ağız tadıyla yiyeceği bir sırada oldu bütün bunlar.

Ahtapot’un adamları, dayandıkları zemin yıkılınca kendilerini bir anda boşlukta buldular.

Varlıklarını adamın varlığına ve onda vehmettikleri olağanüstülüklere bağlamış olanlar, Ahtapot’un aparatları işlevsiz kalınca dirençsiz kaldılar, çil yavrusu gibi dağıldılar.

Ahtapot’a özenerek güneşi pazarlamayı düşünen başkaları da bu düşüncelerinden vazgeçtiler.

Ülke de yönetenler de büyük bir nefes aldı.

Tam da bu günlerde, bu kez günün uzunca bir zamanında güneş yine göründü.

Güneşin tekrar geleceği umudu zirveye ulaşmış, umutlar tomurcuklanmıştı.

O demde, birleşen umutlardan güç alarak, milyonlarca insan, şenlikler içinde bir araya geldi.

Çetin zamanlarda konuşan ‘Kelâmıemin’ sıfatlı adamlar, ‘kayıp güneş’ konusunu ve son yaşananları gündemlerine alarak orada ilk kez konuştular; ittifak ettikleri görüşlerini bir bildiri ile kamu huzurunda paylaştılar:

“Güneşi satın alarak ona kimse ulaşamaz.

Bir talimden geçiyoruz. Çok çile çektik. Daha da çekilecekler var.

Bunu, güneşi bu topraklardan kovarken düşünmeliydik.

Güneşin varlığını duyan ama onu düne kadar hiç görmeyen nesillerimiz vardı.

Güneş, bu topraklardan bilinmeyen zamana kadar çekilmiştir; fakat bu topraklara dönecektir.

Güneş, bu topraklara dönünceye kadar hicret edeceğiz ve eğitimimiz bitince döneceğiz.

Toparlanın, hicret ediyoruz, diye bitirdi ortak bildiriyi okuyan adam konuşmasını.

Dinleyenler arasından bir soru yükseldi:

Nereye hicret ediyoruz?

Kalbimize, dedi konuşan adam.

8

Ceviz Ağacının Gölgesinde

Adam, ceviz ağacının gölgesinde uyumaya çalışıyordu.

Bir adam geldi. Kalk, dedi ceviz ağacının gölgesinde uyunmaz.

Adam uyandı. Gözleri, güneş ışığından incinmiş yarasanın gözleri gibiydi.

Gelen adama baktı, bulutlanmış gözlerle kim olduğunu seçmeye çalıştı.

Sen de kimsin? dedi.

Yolcuyum.

Dinlenmek istiyorsan sana da yer var, dedi yerinden doğrulan adam.

Ceviz ağacının gölgesi dinlenmeye de uygun değildir dedi gelen adam.

Dinlenmeyi haydi anladım diyelim, neden uyunmazmış?

Böyle bir girişimde bulunursanız ağaç sizi perişan eder, hele bir de orada rüya görmeye kalkışırsanız rüyanızı tırtıklar hatta kâbusa çevirir.

Üzerine ne vazife bunlar? Uyuyacak olan da uykusu berbat olacak olan da benim.

Bunu beklememişti uyaran adam: Haklısınız, dedi, özür diledi ve oradan uzaklaştı.

Uyuyan adam, yeniden uzandı ve derin bir uykuya daldı:

Adam, düşünde sürekli kıymetli bir eşyasını kaybediyor ve hep bir şey arıyordu. Kayıplarının peşinde soluk soluğa kalmıştı. Dahası eşyasının birini bulduğunda diğeri kayboluyordu.

Son kaybı, ismindeki harflerden biri olan ç harfiydi ve gittiği her yerde onu sormaktaydı.

Bu son kaybı, telaş içinde bırakmıştı adamı; çünkü kıymetli evrakı bir anda geçersiz hâle gelmişti. Hiçbir resmî işlemini yürütemiyor, kimlik kartını bile kullanamıyordu. Bununla kalsa iyi; konuşurken ‘çok’ diyeceği yerde ‘ok’; ‘çatı’  diyecekken ‘atı’, ‘çay’ diyecekken ‘ay’ diyordu.

Adam, bu çıkmazda boğuşurken yanına biri yaklaştı. Bu adamı bir yerlerden ısırıyordu gözü ama kimdi? Hatırlamaya çalıştıysa da çıkaramadı ama kendisini uyaran adama benziyordu. Kendisini uyaran adama benzeyen adam, aradığının kendisinde olduğunu söylüyordu.

Harf, muhatabının elinde, kendisine, sahibine kavuşmuş köpek eniği gibi bakıyordu.

Bu bakıştan umutlandı, kaybına kavuşmanın sevinciyle yüzü aydınlandı fakat bu uzun sürmedi. Kısa sevincin ardından kendisini uyaran adama benzeyen muhatabına kızdı.

Ne diye harfimi alıkoyuyorsun be adam diye çıkıştı sonra.

Muhatabından hiç beklemediği bir tepki aldı. ‘Bu harf şu anda benim’ diyordu karşısındaki adam. Hayır, benim o, dedi, neden harfimi alıkoyuyorsun? diye yineledi bu kez. Kendisini uyaran adama benzeyen muhatabı ise çok rahattı; harfi alıkoymadığını, satın aldığını ve kendisine ait bir nesneyi başkasına ancak bedeli ödendiği taktirde verebileceğini söyledi.

Adam, bu çekişmeden bir sonuç çıkmayacağını anladı.

Bunu anlayınca kendisini uyaran adama benzeyen muhatabına, onu kendisine satmasına razı olduğunu söyledi fakat bu kez, az önce satabileceğini söyleyen, kendisini uyaran adama benzeyen muhatabı bundan vazgeçmişti.

Derin bir pişmanlık yaşadı o anda. Muhatabını razı etmek için bir şeyler yapmalıydı.

Tam da bu sırada muhatabının elindeki harfin kuyruğunun olmadığını fark etti: Adamın elindeki ç değil c harfiydi.

Bir yıkılışla oradan hızla uzaklaştı.

Derken zaman zaman kayıp ve duyuru ilanları verilen kasabanın hoparlöründen bir ilan duydu. Kulak kabarttı: Bu bir duyurudan ziyade bir kitaptan bir metin idi sanki:

Diyordu ki hoparlördeki ses:  “Onlar, cevizin içine değil yeşil kabuğuna yönelerek onu ısırdılar ve dişleri tahtaya dayandı, kırıldı; oysa töz tahtanın altında gizlenmişti. Sonra onlar töze ulaşınca bu kez rızıklarını farelerle ve karıncalarla paylaşmak istemediler: Cevizin; kuşlar, fareler ve karıncalar için tahtanın kıvrımlarına sıkıştırıp sakladığı kırıntıları çıkarmaya uğraştılar. Sonra bir gün fareler eve düzenledikleri bir baskınla kıymetli eşyaları talan ettiler; dünya burunlarından geldi, fitil de kendine düşen payını aldı o sırada.”

Metni çok net duydu ve umutlandı. Hoparlörden ilan verebileceğini düşündü.

İlanın yapıldığı binayı hedefine koyarak yürüdü.

Bir yandan kaybını soruyor bir yandan da ilan merkezine doğru yürüyordu.

Böyle yürürken kalabalık bir caddenin ortasında pantolonsuz kalakaldığını fark etti.

Kaybının verdiği telaşla oradan oraya koştururken bir bu eksikti, diye söyleniyordu. Üstelik üzerindeki iç çamaşırı da delikti. Elleriyle açığa çıkması muhtemel yerlerini örtmeye çalışması, durumunu daha da güçleştiriyordu.

Bu hâlde uyandığında bir kolu uyuşuktu, gözleri kan çanağıydı, saçları birbirine karışmıştı ve şakakları boncuk boncuk terlemişti.

Uzandığı yerdeki sonbahar yaprakları, göze gelecek kadar belirgin hatlar çekmişti yüzüne.

Kuş oturumuna geldi, etrafına şaşkın şaşkın baktı.

9

Katırın Kâhyası

Adam,  dağın eteğinde biraz dinlendikten sonra erzak yüklü katırını dehledi.

Önünde çıkılması gereken uzun bir yokuş vardı.

Hayvan birden huysuzluk etti. Belki de adama öyle geldi, hayvan deh diyor gitmiyor, önüne geçip yedeğinde çekiyor fakat ardı sıra gelmiyordu.

Derken adam katırı bir ağaca bağladı, sırtındaki yüke de aldırmadan hayvanı dövmeye başladı. Vuran adam, hayvanın bacaklarına, yelelerine ve sağrısına sağrısına döşeniyordu.

Vurdukça katırın huysuzluğu daha da artıyor ve hayvan başını kaldırıp tepki vermek için sık sık şahlanıp kişniyordu. Bir ara kamçının yetersiz geldiğini düşünerek etraftan bir odun parçası gözetledi ve gözü aradığına oracıkta ilişti. Bu kez odunla vurmaya başladı. Hayvan her darbede sıçrıyor ve bağlı olduğu ince ağacı fır dolanıyordu.

Derken, durumu gören bir adam geldi.

Hayvana bu zulmü yapamazsınız, dedi.

Adam, hayvan benim, asarım keserim, sen ne karışıyorsun? diye çıkıştı adama.

Gelen adam, hayvan öldüğünde onunla ölecek misiniz? dedi.

Vuran adam, ‘Neee?’  dedi ‘e’ sesini uzatarak, bu nasıl soru?

Onunla ölecek misiniz? diye yineledi gelen adam.

O sırada hayvanın gözleri kıpkızıl olmuş, büyümüştü; karnı inip kalmaktaydı. Yeni bir darbenin gelmesinin derin kaygısıyla burnundan soluyordu hayvan.

Hayır, dedi.

O hâlde katır sizin değil, onu öldüğünde bırakacaksınız.

Evet, dedi adam. Hayır, benim, dedi sonra çünkü ben ona para verdim.

Para verdiğiniz her şey sizin mi?

Sen ne diyorsun be adam, dedi vuran adam, katırımın kâhyası mısın sen?

Para verdiğiniz evinizi de yanınıza alacak mısınız giderken? diye sürdürdü gelen adam konuşmasını.

Vuran adam, katıra baktı: Hayvan biraz sakinleşmiş gibiydi.

Sonra, elindeki sopayı hışımla yere fırlattı, cık cık çekerek uzaklaştı oradan.

10

İSTİLA

Adam, sırt çantalı başka bir adama yaklaşıp aradığı bir adresi sormak istedi.

Sırt çantalı adamın kulağında kulaklık vardı, adam duymadı. Adam onu bu hâlde bulunca diğerine yönelecek oldu; ama onun da kulağında kulaklık vardı. Daha öteki de böyleydi. Kulakları kapalıydı insanların ve onlara işittirmek neredeyse mümkün değildi.

Bir an, sorusunu yöneltebileceği kimse bulamayışının aksayan yürüyüşü ile bir ilgisi olup olmayacağı geçti aklından.

Sonra bu düşüncesinin yersiz olduğunu düşündü.

Çok geçmeden anladı ki insanların kulakları tıkalıydı ve işitmekten men edilmişlerdi sanki.

Dahası, kentte insanlar, birbirlerini görmedikleri ve işitmedikleri kulelerde oturuyorlardı.

Binitler kenti istila etmişti ve insanlar kendilerine yer bulamaz hâle gelmişlerdi.

Son damla bardağı taşırdı: Adam, o kenti terk etti, uzak kasabalardan birinin başındaki dağlara gitti.

Dağın yamacını yonttu, orada kendisine barınak ya da mağara evi yaptı.

Bir miktar koyun, eve bir köpek aldı. Koyunlara ağıl, köpeğine barınak yaptı.

Zamanla, dağın eteklerinde meyveleri güzel kokan bağlar kurdu.

Kasabada pazarın kurulu olduğu bazı günlerde, koyunlarından gerektiği kadarını götürüp satıyor, dönüşte de evine azık getiriyordu.

 

Adam, avlanmak amacıyla dağ içlerine açıldığı bir gün, dağda dolaşan bir tavşan gördü.

Tavşan bir bükün dibinde kabuğuna çekilmişti ve karnı sık aralıklarla inip kalkıyordu.

Tavşanın kendisine farklı bir yiyecek olabileceğini düşünerek sessizce yere yattı.

Kendini çalılıklar arasına gizledi, avını hedef aldı ve av tüfeğiyle bir el ateş etti.

Hayvan kaçtı ve gözden kayboldu. Adam, isabet ettiremediğini düşündü, hayıflandı.

Ertesi gün dağda dolaşırken tavşanı yuvasının önünde acı içinde kıvranır hâlde buldu.

Adamı görünce tavşanın yavruları inden içeri kaçıştılar.

Yaklaşmasına rağmen tavşan kaçmamıştı.

Usulca yaklaştı, onu eliyle bile yakalayabileceğini düşündü.

O sırada, hayvanın bir gözüne saçma isabet ettiğini ve görmediğini fark etti.

Bir kulağından da kan gelmişti.

Adam, derin bir pişmanlık duydu ve suçluluk duygusu içinde, ne yapacağını da bilemeden bir süre öyle bekledi.

Eve varınca o gece uyuyamadı, kör tavşan rüyalarına girdi.

Adam, sabah erkenden dağa gitti.

Yavrular inindeydiler fakat tavşan yoktu.

Anne tavşanın ölmüş olma ihtimali ile kahroldu.

Beklemeliydi.

Orada saatlerce gelmesini bekledi hayvanın.

Derken tavşan göründü. Sekerek inine girdi. Adam, yavaşça yaklaştı.

Tavşanı kucağına, yavruları da terkisine alıp evine götürdü. Onlara bağda mini bir ev yaptı. Yeni misafirleri, köpeği Alaş ile ve kör koyun Nazar’la,  kuzularla tanıştırdı.

Yavrular önlerine koyduğu yiyeceklerden az çok yeseler de anne tavşan hiçbir şey yemiyordu.

Uzaktan gizlice izledi onları.

Sonra gördü ki kendisi yuva civarında iken hayvan hiçbir şey yemiyor; oradan uzaklaştığından emin olduğu bir zamanda önce siftinmeye başlıyor, sonra yemeğini yiyordu.

Adam, anne tavşanın yemek yiyebileceği saatte bir daha orada olmamaya özen gösterdi.

Kör tavşana bir isim buldu: Çizgi. Artık hep Çizgi diye sesleniyordu ona.

Çok geçmeden Çizgi ile Nazar iyi bir arkadaş oldular.

 

Ertesi sabah kalktığında gökyüzü bulutlarla kaplıydı.

Bir süre sonra gök renkten renge girmiş, çok geçmeden de gün ortasında her yer kararmıştı. Derken kurtlar uzaklarda ulumaya başladı.

Çok geçmeden kurtların ulumasına köpeği Alaş da katıldı.

Tecrübeleri ona zelzele olabileceğini söyledi.

Aklına bu ihtimal gelince mağara evinin kendisi için emniyetli olmayabileceğini düşündü. Yanına bir şeyler alıp geceyi az ötede, açık alanda, dağın yamacında geçirmek istedi.

Arazide yürürken toprakta bir tuhaflık hissetti; toprak kımıldıyordu sanki.

Topraktaki devinim gözle görülür bir hâl alınca olanları anlamaya çalıştı.

Kaygılandığı gibi bu bir deprem değildi ama toprakta da bir hareketlilik vardı.

Zemini eşelemeyi düşündüğü bir sırada topraktan larva ile kurtçuk arası iri, beyaz böcekler çıkmaya çalıştığını fark etti.

Gördüklerini toprağın ve içindekilerin uyandığına yorumladı.

Mevsim diriliş mevsimidir, mümkündür diye düşündü.

Olur ya diye kendisine teyit etti bu ilk aklına geleni.

Bu son cümleyi kendisi de işitti.

Kayalık bir alan seçmişti, geceyi orada geçirecekti.

Yürüdü.

Gece, gündüzü örterken Ay da dağın arkasından dev bir sini gibi yükseldi.

Kısa sürede ağaç diplerinde gölgeler oluştu.

Aya baktı.

Orada elinde baston olan bir adam gördü.

Ay’daki bu görüntü, yıllar önce geçirdiği bir kazada bir süre koltuk değneğine mahkûm olduğu günleri hatırlattı ona. O kaza, ona aksayan bir ayak bırakmıştı.

Sabah, kulağına ulaşan garip ve uzak seslerle uyandı.

Duyduğu sesler, yer yer uzak bir şamatayı; yer yer de muzaffer bir ordunun coşkulu marşlarla kışlasına dönüşünü; ya da uzun süredir yollarda olan bir kervanı vardığı menzilde karşılayanların hararetli kutlamalarını veya büyük bir kenti tarihin bir diliminde fetheden bir fatihin yüzyıllar sonra öte dünyadan şehre gelişinin coşkulu törenlerle karşılanmasını andırıyordu.

Kalktı, dışarı çıktı.

İlk duyan bir insanın içini birdenbire ıssızlaştıran ve acıtan seslerdi bu sesler…

Kulağını yere yatırdı, kulak kabarttı tekrar:

Evet evet, işittiği sesler, muzaffer bir ordunun velveleli bir şenlik içinde kente dönüşünü andırıyordu daha çok.

Anlık bir esinti ile İsrafil’in sur borusu sanki bu sesler, diye düşündü.

Sonra, sanki İsrafil’in sur borusunu işitmişsin de, dedi içinden; bu karşı düşünceyle ilk düşüncesini tekzip etti.

İnsana ürküntü veren sesler, helezonik ses dalgaları hâlinde gittikçe büyüyüp yayılıyordu.

Gerçek şuydu:

Şimdiye kadar duymadığı tuhaf ve uzak bir ses korosu eve doğru hızla yaklaşıyordu…

Derken, gözün seçebildiği uzaklıkta, kımıldanan karaltılar gördü.

Uzaklara baktı, daha fazla dikkatle, iyice baktı…

Gözlerine inanamadı ilkin ama gördükleri dehşet vericiydi:

Akşam gördükleri larvalar böcek olarak arzın yüzeyine çıkmışlardı.

Milyarlarca böcek, şimdiye kadar duymadığı bir ses eşliğinde mağara evine doğru geliyordu.

Koşar adım yürüdü: Evine böceklerden önce ulaşmalıydı.

Bir an böceklerin içeri doluştuğunu düşündü: Her yer böcekti ve kendisine yer kalmamıştı. Dışarı çıkmak istese çıkılacak gibi değildi. İçeride kalsa, kendisine böceklerden oluşan bir mezar yapmış olacaktı.

O sırada böceklerin yüzüne gözüne tırmanışlarını tasavvur etti.

Gerçeğin tam da böyle olmadığına şükretti bir an ve bu tasavvurdan çabucak uzaklaştı sonra.

Hızla içeri girdi ve kendince önlemler alarak kapısını penceresini sıkıca kapadı.

Pencereden baktı:

Dağın yamaçları, kayalıklar, görüş alanına giren her yer milyarlarca böcekle doluydu.

Yeşillik namına önlerine ne çıkarsa yiyip bitiriyorlardı.

Ağaçlara tırmanıyorlar, ulaştıkları her ağacı kısa sürede çırçıplak bırakıyorlardı.
Bağında tomurcuğa duran üzümlerden eser kalmadığı gibi geride tek bir telek bırakmamışlardı.
Ulaştıkları yeşilliklerin yapraklarını birkaç dakikada yok ediyorlar; meyveleri oyuyorlar, dalların özsuyunu içiyorlardı.
O arada bir bölüğü hızla eve doğru geliyordu böceklerin.

Evden içeri giremeseler de kendisi için dışarı çıkabilecek bir durum da yoktu.

Koyunlar, ağılda, ayak diplerindeki karaltılardan ürkmüşler sağa sola kaçışıyorlardı.

Yavru tavşanlar, ağızlarını gevip duruyorlar, kendilerince tehlikeyi anlatmaya çalışıyorlardı.

Böcekleri ilk gördüğünde hayal ettiği görüntü -evin istilası dışında- aynıyla karşısındaydı.

Hesabında kasabaya inmek ve birkaç koyun satarak erzak almak vardı.

Bir anda her şey altüst olmuştu.

O şekilde, dışarı çıkamadan çaresizce olanları seyretti.

Geceyi bu şekilde kaygı içinde geçirdi.

Erzakı zaten azalmıştı, işgal uzun sürerse açlıkla karşı karşıya kalabilirdi.

Ertesi sabah kalktığında böceklerin gömlek değiştirdiklerini ve kanatlandıklarını gördü.

Kanadına kan pompalayan her böcek uçup gidiyordu.

Buna sevindi.

Derken, birkaç saat içinde hiçbir böcek kalmamıştı.

Böcekler çekildiğinde, ağaçlar çırçıplaktı; ormanın bir başından diğer ucu görülebiliyordu.

Vakit geçirmeden birkaç koyun alıp kasabanın yolunu tuttu.

O da ne?

Bu kez kasabayı işgal etmişlerdi. Her yer kanatlı böceklerle doluydu.

İnsanlar neye uğradıklarını şaşırmışlardı. Neler yapılabileceğine dair kimsenin bir fikri yoktu.

Kimse kimden şikâyetçi olacağını bilmediği gibi nereye başvuracağını da bilmiyordu.

Üstelik muhtemel başvuru merkezleri de kanatlı böceklerle doluydu.

Kasabada, koyunlarla zor bir gün geçirdi; fakat insanların iletişim kanalları yine de açıktı.

 

İnsanlar, ertesi sabah kalktıklarında yaşadıkları yeri ölü böcekler kasabası olarak buldular.

Böceklerin bir gün süren eşleşme döneminin ardından dağdaki ağaçlara yumurtalarını bıraktıktan sonra kanatlanıp şehre indiklerini ve burada da ömürlerinin tükendiğini düşündü.

Şimdi yapması gereken işe bakmalıydı.

Koyunlarını satmıştı; fakat kör koyunu alan olmamış, hayvan elinde kalmıştı.

Kendi tarafında olanlar için, iki kör ile bir topala kaldı kalanlar, diye düşündü.

Adam bunları düşünürken o gece beklemediği bir şey oldu: Ağılı kurtlar bastı.

Sürü hâlinde geldikleri için evin tek köpeğinin yapabileceği bir şey kalmamıştı.

Kurtlar, koyunlarla yavru tavşanları telef etmişler, kör tavşan ile kör koyunu da sırtlayıp götürmüşlerdi.
_____________________________
Bu öyküler, METAL ÇUBUKLARIN DANSI adlı öykü kitabında bulunuyor.