YAZARIN “SABIKA DOSYASI” II* -deneme-

Edebiyatın Ahlakla İmtihanı Ya da Eserini Sanatçının Sabıka Kaydının Bulunduğu Torbaya Koymak

Öncelikle belirtelim. “Sanatçıyı eserinden, eserini sanatçıdan ayrı düşünemeyiz” mottosu meselenin başka bir veçhesidir ve edebiyat eleştirisi ve kuramları ile ilgilidir.. Konumuz bu değil. Şu: Tartışma şuradan çıkıyor: Sanatçının, bazısı suç teşkil eden söz veya eylemlerini eserleri ile aynı torbaya koymalı mıyız? Başka ifadeyle Sanatçı, tartışmaya elverişli veya toplumun kabullerine aykırı söz veya davranışlar içindeyse (mesela suç işlediyse veya suçlulardan; hatta bize göre terör sayılan gruplardan yana tavır alarak bizi öfkelendirdiyse) bunun sorumluluğunu eserlerine de yüklemeli miyiz?  Bir yazarın bizi rahatsız eden söz ve eylemleri vatanseverlik damarımızı veya dini duygularımızı kabartabilir. Bu insani bir durumdur; ama yazar  “uç” veya “suç” görünen davranışları eserinde özendirici bir ileti teması haline getirmiyorsa  sırf sosyo-siyasal duruşu bize ters diye eserini mahkûm edebilir miyiz? Bu hakkı kendimizde nasıl bulabiliriz? Diyelim sanatçı/yazar veya filozof bir katil olsun ve suç örgütlerine yakın bir yerde dursun; ama eserleri harikulade ve toplumuna sunulmuş bir armağan niteliğinde. Üstelik bu, çeşitli vesilelerle de teyit edilmiş. Ne yapacağız? Sanatçının bu davranışını elbette hoş göremeyiz; fakat bundan eserlerini de sorumlu tutabilir miyiz? Diyelim bunu yaptık. Bu adil olur mu? Babasını öldüren bir filozofa katil diyebiliriz ama adam öldürenin kendisi olduğunu, görüşlerinin veya eserlerinin adam öldürmediğini kabul etmek durumundayız. Suç işleyen veya toplumsal değerleri hiçe sayan sanatçının eserleri değil ki, kendisidir. Soruyu daha da basitleştirelim: Diyelim sanatçı tutuklandı, eserlerini de mi tutuklayacağız? Bu sapla samanı karıştırmak olmaz mı?

Konunun başka bir veçhesi daha var:  Yazarın sanat görüşü bizimle aynı olmayabilir. Mesela anlatım tarzı, kullandığı yöntemler bizimle uyuşmayabilir. (Bu bir gereklilik bile değildir zaten.) Başka bir yazarın sosyo-siyasal görüşleri veya yazarlık tutumu bize ters gelebilir. (Aynı olması şart değildir.) Böyle bir konumda iken bize her nasılsa “tercih” veya “belirleyicilik” gibi bir görev verildiğini varsayalım. (Herkes kendisini bu konumda hissetsin.) Önümüze o hoşlanmadığımız yazarla ilgili kayda değer bir konu (eser, çalışma, hakkında hüküm vermemizi gerektirecek bir dosya vb.) geldiğinde adil olamıyorsak ve hislerimizle hareket edebiliyorsak biz öncelikle dürüst değiliz demektir. Şayet o yazarın bizim dışımızda kendi çabalarıyla elde ettiği, okur nezdinde bir yeri ve konumu varsa, bu keyfiyet, vicdanımızın doğru işleyip işlemediğinin açık bir göstergesi olur. Hele kendimizi (andığımız gibi bir görev de olmaksızın) tayin edici makamında görüyorsak bu, vicdanımızın işlemediğini gösterir.

Öte yandan, bir yazarla aramızda yazarlık dışı kişisel meseleler veya o yazarın bize problemli gelen hoşlanmadığımız bazı davranışları da olabilir. İşte tam da burası bireyin vicdanının sağlıklı çalışıp çalışmadığını ortaya çıkaran bir turnusol kâğıdıdır. Dışta bırakıcı iş ve işlemler; “karar vericilik”, “değerlendirmen”, “eleştirmen” veya “jüri” etiketleriyle yapılırsa, yapılan iş ciddi bir ahlak problemidir. Kendisine sunulan kamu imkânlarını bu hırsın ve gözü dönmüşlüğün bir aracı olarak kullanmaktan çekinmemek ise ahlakın ilkelerini de zorlayarak haddi aşmaya girer. Haddi aşmak ise zulümdür.

Bir ilke: Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutun, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Herhangi bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya itmesin. Adaletli olun.” (Maide:8’de geçen “kavim/topluluk kelimesini “birey” olarak da algılayabiliriz). Bu evrensel ilke de kişiyi kımıldatamıyorsa sadece hukuk değil ahlak da rafa kaldırılmış demektir; yapılan işler başka bir şeydir ve sanatla telif edilemez artık. Edebiyat mahfillerine bir süreliğine de olsa hâkim olan veya arkasını güce yaslayan bazı yazarların meslektaşlarına bunları fütursuzca yaptığını biliyoruz. Bu bilgi, bizim şahsi bilgimiz değildir. Sosyal medyada bir süredir tedavülde olan “edebiyatta çeteleşme” iddiaları herkesin malumudur. Yukarıda değindiğimiz ahlak dışı iş ve işlemleri eskiden “sol” yapardı; şimdi (orada bu tutumda bir eksilme olmaksızın) sağ”ı da “sol”u da “İslamcı”sı da maalesef yapmaktadır.

Konuyu Bitirirken: Orhan Pamuk’a dış medyaya verdiği bazı beyanları sebebiyle öfkelenildi. Bu bizi onun eserlerine de öfkelenmeye sevk ediyorsa duruşumuz adil değildir. Bu gibi konularda hislerimize kapılıp adaletten sapsak bile zaman kendi hükmünü veriyor. Nitekim bir süre sonra bu yazara yönelik öfke süreklilik arz etmedi, en azından eserlerine yansıtılmadı. Doğrusu buydu. Fakat yukarıda andığımız başka bir yazarımızla ilgili (HAT) -farklı nitelikteki iddialardan- eserleri de sorumlu tutuldu.  Bir yazarın üzerine atılı suçu eserlerine de yüklemeyi doğru buluyor isek o zaman yukarıda andığımız kabul edilemez davranışları olan filozofları, sanat adamlarını kaldırıp atacak mıyız? Faucault’u okumayalım mı? 1960 darbesini alkışlayan bir yazı yazdığı için Tanpınar’ın üstünü çizelim mi? Hitler’e destek verdi diye ünlü filozofu faşist mi ilan edelim;  Heidegger’in Varlık Zaman’ını yakalım mı? Nietzsche’yi tanrılara kafa tutu diye okumayalım mı? (Ünlü filozofun aslında teslise, Hıristiyanlığın baba-oğul-ruhulküdüs’ten oluşan tanrılarına kafa tuttuğunu söylemeye gerek var mı?)

Sırf kişisel davranışları sebebiyle çocuklara tacizi kolaylaştıran yasal çalışmalara destek verdikleri için (bize göre 20’ yy’ın en büyük filozoflarından biri olan) G. Deleuze’ü, F. Guattari’yi, R. Barthesi; hakkında eşcinsel olduğu iddialar tekzip edilmemiş olan Foucault’yu okumayı yasaklamak ne cahilce bir davranış olurdu değil mi?

____________________________________________________________
*Bu yazının bir kısmı Olağan Hikâye dergisinin Haziran-Temmuz 2021, 5. sayısında yayımlanmıştır.