YAZARIN “SABIKA DOSYASI”-I -deneme-

Sanat Adamlarında Görülen Nevrozlu ve Şizoid Kişilikler

Sanatçı kişilikler genelde yer yer şizoid kişilik özelliklerine sahiptir ama her halükârda nevrozludur. Kelimemiz itici gelebilir. Bazı kelimeler gibi bu kelime de anlam kötüleşmesine maruz bırakılarak dilin arşivine kaldırılmakla karşı karşıyadır. Bu yüzden iyi bir şöhreti yok nevrozun. Oysa bunu hak etmiyor kelimemiz; çünkü çoğunluğa nispetle hassasiyet alanları daha fazla olan insanlarda görülebilen tepkisel bir belirtidir nevroz. Bu, sanatçı için eksi bir durum değildir. Sanatçı kişilikleri diğerlerinden ayıran da zaten herkes gibi olmayışları, bazı noktalarda özel hassasiyetleri ve farkındalıkları değil miydi? S. Kierkegaard’ın Baştan Çıkarıcının Günlüğü’ndeki şu açıklaması tam bir nevrozlu tarifidir: “O, bu dünyada çok şeyi olsa bile buraya ait değildi. Hep ona doğru yöneldi; lakin tam kendisini bırakacak iken gördü ki onu aşıvermiş. Aslında onun hafif bir rahatsızlığı vardı. Beyninin aşırı duyarlılık hâli.”
Üretken insanların beyninin işleyişi de buna bağlı olarak hadiselere ve çevrelerine bakışları da diğerlerinden farklıdır. Bu farklılık, sanatçıyı/yazarı bulunduğu ortamlarda zaman zaman zor duruma düşürebilir. Genelin kabullerine uymayan söz veya eylemleri, özgüven patlaması yaşamaları çevrelerinde rahatsızlığa sebep olabilir ve davranışları çekilmez bulunabilir. Egosu şişkin, “yazar kibri” ile illetli yazarlar bu cümledendir. Tartışma konusu davranışları kimi sanatçının umurunda olmaz; çünkü bu onun olağan hâlidir. Kimi sanatçılar ise uyumsuz aykırılıklarının kendisini çevresiyle çatışmalı kılmasından rahatsızdır; fakat yapabileceği fazlaca bir şey olmadığının da farkındadır.

Sanatçı herkesleşmeyi veya başkalarına benzemeyi varlığına yönelik bir tehdit olarak algılar, en azından bulunduğu alandan bir gerileme olarak görür. Bundan dolayı nevrozların varlığının farkındadır ve bundan şikâyetçi de değildir. Bazen mevcut nevrozlar, üzerindeki hâkimiyet alanlarını genişletebilir. Bu eklentilerin her biri sanatçı/yazar için yeni mutsuzluk septomları demektir. Bu mutsuzluk, onun üretim kapasitesini besleyen kaynaklara bir yenisinin eklenmesi anlamına da geleceği için ona artı bir dönüt de sağlar.

Nevrozun ilerlemiş halleri ile muallel olan sanatçılar da vardır: Şizopital bir kişiliğe, manik depresyona, bipolar bozukluğa, akut anksiyeteye maruz kalmak gibi. Bunun sanatçıya çevreden dönütleri çok parlak değildir. Mesela uyumsuzluk, uç fikirleri ve davranışları ile toplum dışı kalma, içe dönüklük, kendi iradesiyle tecrit edilmiş bir hayat, derin bir yalnızlık duygusu gibi. Bu aşamada sanatçı, ruhsal bunalımın eşiğinde; ya bohem ya da normal insanlar tarafından bakıldığında “tuhaf” bir hayat yaşar. Psikanalist Ernst Kris (öl. 1957), sanatçı nevrozlarının, ruhsal taşkınlıkla başlayan (manik depresif) yaratıcı süreçleri “ego hizmetinde regresyon” diye açıklar. Freud’e göre ‘regresyon’, ikincil süreçlere dönüştür; başka ifadeyle “regresyon”, egonun alt benliğin ihtiyaçlarını karşılayamayışı üzerine bu talepleri ertelemesi, bir gecikme sürecine girmesidir. Psikanalistler, bu durumların sanatçının yaratıcılığını besleyen önemli bir kaynak olduğu görüşündedirler. Burası önemli. F. Dostoyevski’den C. Bukowski ve S. Dali’ye; bizde Necip Fazıl’dan Can Yücel ve A. H. Tanpınar’a kadar çoğu sanat adamları bu noktanın kıyılarında yaşadılar. Bu yaşayışın ileri aşamaları ruh hastalıklarına maruz kalmaktır. Bu, sanatçının sağlığının tehdit altında bulunması anlamına da gelir. Sanatçı, bu aşamada ya intihar eder; ya uyuşturucuya veya alkole sığınır ya da deliliğin kıyısında yaşar. Bu kümeye giren sanatçıların ortak özelliği başkaldırı veya uyuşmazlıktır ama her halükârda seçilmiş bir acı, ızdırap içinde geçen bir hayattır. E. Hemingway, C. Paveze, E. M. Cioran, F. Kafka, Sadık Hidayet vb. sanat insanları bu noktadaydılar. Bu kümenin bir ilerisinde anabileceğimiz Sinoplu filozof Diyojen; H. von Kleist, Nietzsche; bizde Neyzen Tevfik, Sakallı Celal, Hayalet Oğuz, İlhan Şevket gibi sivil ve itaatsiz adamlar çerçevesini kendilerinin belirlediği bir dünyada, intiharın kıyısında serazat yaşadılar. Bu aşamanın bir ilerisi şizofrenidir. İ. Newton, F. Nietzche, A. Wölfli, J. F. Hölderlin. P. F. Dick,  A. Pound; bizde Ayşe Şasa şizofreniyi derinden hissetmişlerdir.

Van Gogh, A. Pound, F. Kafka, F. Cahlo, P. Coelho, Yayoi Kusama, C. Claudel; aktör R. Williams, Neyzen Tevfik, Hayalet Oğuz, Münir Özkul, Yıldız Tilbe, Sümer Dilmaç bir süre akıl hastanesinde kaldılar. W.James, S. Kierkegaard, M. Foucault, P. Feyerabend, D. Hume, Kurt Gödel, F. Nietzscheise zihinsel rahatsızlıkları olan bazı filozoflardır. Alman romantizminin öne çıkan yazarlarından Reinhold Lenz ve Nietzsche delirerek öldü. Bizde Ziya Gökalp’in de benzer şekilde öldüğü söylenir.
Nevroz, sanatçılarda farklı boyutlarda olabilir. Nevrozun ileri düzeyi bir hastalıktır; hatta Nietzsche’de olduğu gibi başka psikolojik hastalıklara da sebep olabilir. İleri nevrotikler anksiyete ile başlayan ve şizofreniye varan ruhsal süreçler arasında dolaşırlar. Hiçbir müntehir, nevrozların ileri uzantıları ile (akut anksiyete, korku, saplantı vb) karşılaşmadan intihar etmez. W. Woolf, G. De Nerval, E. Hemigway, S. Zweig (eşiyle birlikte), G. Deleuze, D. F. Wallace, K. Cobain, yönetmen Tony Scott; bizde Beşir Fuad, İlhan Şevket Aykut, oyuncu Suphi Kaner, Nilgün Marmara, Metin Kaçan intihar ettiler. Felsefeciler; Seneca, O. Weininger, W. Benjamin, Guy Debord, I. Witkiewicz, C. Gillman, W. Mayakovski,  C. Pavese, G. Deleuze, Sadık Hidayet, Nicos Poulantzas da intihar etmişlerdir.

Bazı filozofların/yazarların hayat çizgilerinde “nevişahsına munhasır” halleri yanında sevenlerini şaşırtan, asla kabul edemeyeceğimiz söz ve eylemleri de vardır. Öncelikle belirtelim; aşağıdaki anektodlar uç misallerdir ve bunları sindirebilecek bir sisteme biz de elbette sahip değiliz. Ortada şu soru var ve biz de onu soruyoruz: Bu insanların insanlığa katkı bağlamında sundukları verileri ne yapacağız; eserlerini kaldırıp atalım mı?

Halikarnas Balıkçısı babasını öldürmüştü.
Filozof Louis Althusser de zihin sağlığının bozulduğu bir günlerde eşini boğarak öldürdü.
A.S. Puşkin ve M. Y. Lermentov bir düelloda öldüler.
Dostoyevski’nin Türkler hakkında söylediklerini buraya almayalım, rahatsız olunur.
H. de Balzac bir süre tefecilik yaptı; hatta bir ara jigololuk yaptığı da biliniyor.
Schopenhauer, bir tür bir ‘paranoyak’ idi. Tıraş olduğu berberinin gırtlağını kesme ihtimali ile kaygı içinde kalıyor; paralarının başına bir hal gelebileceği endişesiyle bankasına güvenemiyordu. Schopenhauer’e göre en iyi intihar biçimi beş parasız kalıp açlıktan ölmektir.
Kurt Gödel, öldürüleceği korkusuyla bir şey yememiş ve açlıktan ölmüştür.
Turgut Uyar’ın Edip Cansever ve Cemal Süreya, Tomris Uyar dörtlüsü arasında toplumun kabullerini zorlayan ilişkiler yaşanmıştır. İlhan Berk’in kız kardeşinden ve annesinden söz ederken kullandığı dil de kafaları karıştıracak düzeydedir.
P. Sarte’ın Simone de Beauvioir ile ilişkileri seküler-profan Fransızların bile kaldıramayacağı düzlemdeydi. Mesela taraflar eve sevgililerini getirebilirlerdi. Sartre, ölüm döşeğinde hayat arkadaşı ve kendisi gibi filozof olan Beauvoir’ya verdiği röportajda, annesine farklı duyguları olduğunu ve bir gün kadınların kendisini suda boğarak öldürebilecekleri kaygısı ile yaşadığını söyledi.
Çocuk eğitiminde uzman olan ve Emile ya da Çocuk Eğitimi Üzerine adlı bir kitabı da olan J. J. Rousseau, kendi çocuklarını terk etmişti
Diyojen (MÖ. 323), halkın görebileceği yerlerde istimna yapıyordu. Bu davranışına tepki gösterenlere ise “keşke bu iş aç bir mideyi okşayarak yatıştırmak kadar kolay olsaydı” diye alaycı cevaplar veriyordu.
Crates (Thebes’li kinik-sinist filozof, öl. MÖ 365), daha ileri giderek eşiyle mahrem eylemini halkın görebileceği yerlerde yapıyordu.
“Cuma namazına deyü izn’alıp maderden” dizesinden hareketle şair Nedim’e “gulam” ilgisi atfedilmiştir. (Karşı cins Cuma namazına gitmez. Doğrusunu Allah bilir.)
Heidegger, O. Spengler, H. S. ChamberlainA. de Gobineauve A. Rosenberg gibi filozoflar ve bestekâr R. Wagner Adolf Hitler’e farklı biçimlerde destek verdiler. A. Schopenhauer,  J. G. Fichte, L. A. Feurbach, F. Nietzsche ise antisemitik fikrileriyle Führer’e destek sundular.
Foucault, 1976’da Fransa’da özel ilişkilerde rıza yaşının 12’ye çekilmesine ilişkin yasaya imza kampanyasını ilk imzalayan düşünürlerden idi. (Arkadaşı Guy Sorman, Foucault’nun Tunus’ta oğlan çocuklarını istismar ettiğini de iddia etti.) İlgili yasaya destek veren diğer ünlü filozof veya yazarlar: L. Aragon, L. Althusser (Derrida ve Foucault’un hocası, yapısalcı filozof), J. P. Sartre, Simene de Beauvoir, J. Derrida, J. F. Lyotard, G. Deleuze, Roland Barthes, F. Guattari…
Deleuze ve Guattari ikilisi renk ayrımcılığı (mesela siyahîlere karşıt olanlara tepki gösterilmesi) konusunda sessiz kaldılar.
Ünlü yönetmen Roman Polanski ve bizde yazar Metin Kaçan “tecavüz” iddiasıyla yargılandılar ve suçlu bulundular.
2020 sonlarında ünlü romancı H. Ali Toptaş hakkında, sosyal medyada, içinde “taciz” kelimesi geçen iddialar servis edildi.
Yukarıda verdiğimiz bilgilerle burada adı geçen yazar, filozof veya sanat adamlarının zaaflarını veya kabul edilemez söz veya eylemlerini öne çıkarmayı da bunlardan yola çıkarak onların eserlerini mahkûm etmeyi de düşünemeyiz. Bununla; onların üretken bir kafaya sahip olmaları yanında zaafları, yanılgıları ve yanlış işleri ile beşer olduklarını; beşerin şaşmalarının onlar için daha fazla cari olduğunu söylüyor ve eserlerini (bu bağlamda) kendilerinden ayrı tutuyoruz.