Eve Giden Yolda

Eve Giden Yolda*

Cumhuriyetimizin Osmanlının kökleri üzerinde yükselen yeni ve güçlü bir değer olduğunu ve onu Osmanlı ile tokuşturmanın yarardan çok zarar verdiğini düşünüyoruz. Harf İnkılabının yapılmasının kaçınılmaz olduğu düşünülebilir; ama bu sırada izlenen yöntemin (dile müdahalenin) büyük bir kültürel kopuşa yol açtığı, gelinen noktada, dedesinden kalan mektubu okuyamayan nesiller türediği konusunda hemen herkes müttefiktir.

Denilebilir ki sokakta bir şaşkın olarak kalmıştık ve bir evimiz bulunduğunu bile bilmiyorduk. Yön duygumuzu kaybetmiştik; bize kim ne tarafı gösterirse oraya yöneliyorduk. Dahası durduğumuz yerin neresi olduğunu bile bilmiyorduk. Mehmet Akif, ahir ömründe İstiklal Marşı ile omzumuzdan tutup sarsarak başımıza nelerin geldiğini, nereden ve niçin geldiğini yüksek sesle duyurdu. Böylece bir yön duygusuna sahip olmuş ve nerede durduğumuzu da öğrenmiştik. Bize bir evimiz olduğunu söyleyen adam ise Yahya Kemal’dir. Yahya Kemal “eve dönen adam” değil eve yönelen adamdı. Yönü eve dönük olsa da içeri gir(e)memişti. Bizi ona yönlendiren de (Dursun Ali Tökel’in teşhisiyle) “Yahya Kemal’in kaçtığı yere koşan (bize göre kaçak) adam” Ahmet Hamdi Tanpınar oldu. Fakat içimizden bir bölük, bir evimiz bulunduğu haberini duymamıştı. Bu haberi işitmeyenlere işittiren de yine Tanpınar, sonra Kemal Tahir oldu. O zorlu süreçlerde Reşat Ekrem Koçu, Abdülhak Şinasi Hisar, M. Zeki Pakalın gibi duyarlı kalemler bize hep kayıp evimizden bahsettiler. Oysa kayıp olan ev değil biz idik. Evlad-ı Fatihan’dan Bosnalı şair Cemalettin Latiç’in ifadesiyle “Kim olmadığımızı biliyorduk; fakat kim olduğumuzu bilmiyorduk.” Reşat Ekrem, evin terekesinden de bahsetmişti. Tahirü’l-Mevlevî, Mükrimin Halil, İbnülemin M. Kemal İnal, Süheyl Ünver, Fethi Gemuhluoğlu, Ekrem Hakkı Ayverdi ve Fuat Sezgin gibi zatlar, evimizin terekesinin başka başka boyutlarını (müktesebatını, geçmişini, mimarisini, içindeki sanatsal ürünleri, orada ‘büyüyen’ insanları vb.) anlatmışlardı bize; fakat problem çok derindi: Bir evimiz bulunduğunu ve onun ne tarafta olduğunu; hatta içindekileri öğrenmiştik; ama hafızamızdaki kayıtlar silindiği için bu kez onun nerede olduğunu bilmiyorduk. Hafızamızı toparlamamız kolay olmadı. Oraya gelince bu kez başka bir mesele çıktı ortaya: Suyun beri yakasındaydık ve ev karşı taraftaydı. Oraya geçmek için kullanacağımız köprüler de yıkılmıştı. Nureddin Topçu, Erol Güngör, İdris Küçükömer; Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Cemil Meriç, İsmet Özel gibi insanlar çıktı da el yordamıyla yaptıkları kayıklarla bizi karşıya geçirdiler. Şimdi evimizin nerede olduğunu da biliyoruz artık. Üstelik bir mihmandara gerek kalmayacak kadar da imkânlar çoğaldı.

Kayıp Değerlerimiz Nereye Gitti?
Bizim kültürümüzde sadece kendine yontmak (hodgâmlık) değil; ‘ben’ değil, ‘biz’ duygusu vardı. Ahîlik ve Lonca teşkilatlarında hayat bulmuş değerler sistemimizdeki önemli kavramları şöylece sıralayabiliriz. (Parantez içindeki tanımlar kendi yorumumuzdur.):  Sıdk (doğruluk), hak-hukuk, hakkaniyet, adalet, merhamet, şefkat, muhabbet, insaf, sadakat, istikamet, edep, adap, vakar, hayâ; helal-haram kavramlarına sahip olmak, iffet (kadın ve erkek için nefsini haramlardan korumak), zarafet; affedicilik-hoşgörü, hayvanlara ve insanlara sevgi duymak, tabiata ve eşyaya saygılı olmak, haddini bilmek, kendini bilmek, meşruiyet (meşru dairede yaşamak), selamlaşmak, hediyeleşmek, mürüvvet (sahip olduğu üstün vasıfları insanların gözüne sokmamak); uhuvvet (kardeşlik duygusu); aklıselim (muhkem akıl, sağduyu); kalbiselim (imanda, takvada, tasavvufta: İçtenlik, arazsız bir teslimiyet); zevkiselim (edebiyata, sanata ve musikiye müeallik: Nezih, seçkin, has zevk). hizmet, fütüvvet (fedakârlık, kardeşini kendi yerine koymak, kendisi için istemediğini başkalarına yapmamak); iman, ihlas, ikrar, i’zan (uz görüşlülük, feraset, derin kavrayış), idrak, itkan (inanılır olmak, işini güzel, sağlam ve düzgün yapacağından emin olmak), itminan (varlığı size iyi gelen, sizi tatmin eden); emniyet (eline, beline ve diline sahip olmak, bu bu üç şeyde insanların sizden güvende olması); ehliyet, liyakat (işinin ehli olmak, işi ehline vermek), infak, (yoksula ve yetime dağıtmak, elindekinden vermek), hayırhahlık (hayır işlere koşmak, hayırda yarışmak); îsar (gerektiğinde elindekilerden geçebilmek, nimette kardeşini kendisine tercih etmek); kerem (başkalarına vermekten haz almak); izzet (onurlu olmak), mertlik, ihsan (cömertlik); vera (şüpheli şeylerden uzak durmak ); müttaqî (sadece O’ndan çekinmek, rızasını kaybetmekten korkmak) havf ve reca dengesi (kebairden kaygılı olmakla birlikte hep bir umut ve diri bir ümit içinde olmak), tevazu-gani gönüllülük, sabûr (sabırlı), zakir ve şakir (zikir ve şükür üzre bulunmak), tefekkür (eşyanın ve varlığın mahiyeti üzerine derin düşünmek ve bu konuda üretmek); ubudiyet (yalnız Allah’a kulluk), züht ve takva sahibi olmak, yakîn olmak (sen O’nu görmesen de O’nun seni gördüğünün bilincinde olmak), rıza (O’ndan ne gelirse razı olmak ve daima rızasını gözetmek; yansıması, insanların da kişiden razı olmalarıdır), teslimiyet ve inkıyad (pazarlık etmeden inanmak, sadece O’na dayanmak ve yalnız ona ubudiyet), murakabe (kalbî yakınlık içinde olma), muhasebe (kendisiyle hesaplaşma, gerektiğinde yüzleşme) halvet ve uzlet (malâyanî olandan uzaklaşmak için gerektikçe tenhaya çekilmek), fakr (aczini ve haddini bilmek veya maddeyi kalbine sokmamak), itidal (orta yol üzere mutedil olmak; ifrat ve tefritten uzak olmak, teenni ile hareket etmek); cehd (sebeplere tutunarak çaba sarf etmek); cihad-mücahede (nefsi ile ve kerih ve kötü olanlarla mücadele etmek, zulüm nereden ve kimden gelirse gelsin karşı çıkmak), tevekkül (tedbiri alıp gerisini O’na havale etmek); riyazet (az yeme, az içme, nefsini terbiye); hasbîlik (birine yardımcı olurken çıkar beklentisi içinde olmama), feragat, fedakârlık, meveddet/hullet (dostluk); hilim (yumuşak huyluluk); gınâ/istiğna (baş olmanın, riyasetin risklerini göze almak, layık olsun olmasın her iyi şeyi istemekten uzak durmak);  Allah bes bakî heves الله بس باقی هوس  anlayışını ilke edinmek (Allah kâfidir, gerisi bir hevesten ibarettir’ anlayışı), geriye kalanın yani fani olanların -o arada dünyanın- bir hevesten ibaret olduğunun unutulmaması)…

Andığımız değerleri yaşatan Melâmîlik, Bektaşîlik, Mevlevîlik gibi gönül merkezleri; Ahîlik, Fütüvvet ve Lonca gibi teşkilatlar (stk) vardı. Günümüz neslinin çoklukla duymadığı yukarıdaki kavramlar, bu kuruluşlarla hayata geçirilen değerler özetidir diyebiliriz. Bütün bu değerlerin kendisinde toplandığı ahlak-ı hamide ve amel-i salih sahibi olmak vardı. Emri bi’l-ma’rûf nehyi ani’l-münker المنكرعن امرباالمعروف نهی (iyiliği işlemek, kötülüğü ve zulmü menetmek), i’la-yı kelimetullahاعلای كلمت الله  gibi kutlu hedefler vardı.

Hamiş: Kavramın bağlamı, “Allah’ın adını yüceltmek” değil, ‘yücelemek’ olmalıdır. Kul Allah’ın teveccühüne mazhar olmakla O’nu yüceltmiş olmaz; çünkü O Samed sıfatı gereği bundan müstağnidir. Bununla kul, O’ndan başka kimseyi ululamayacağını ilan etmiş olur ve böylece O’nun adıyla kendisi de değer kazanır.

Soru şudur:  Andığımız kuruluşlarla rayına oturan bu değerler nereye gitti?
Bu kitap, kayıp değerlerin yerli yerine konmasına katkı sunmayı da amaçlıyor.

Yaklaşık yüz yılda; güvensiz, potansiyel sahtekâr, çıkarcı, bencil ve kul hakkı kavramına tümüyle yabancı bir insan tipi türettiğimizi kabul etmeliyiz. (Buna klasik cami cemaati de dâhildir): Nasıl oldu da bir işlem için girdiği kuyrukta başkasının sırasını gasp etmeyi cumaya veya cuma namazına yetişmeye gerekçe yapabilen insanlar yetişti? İnsanlarımız nasıl oldu da ticari ahlakı; aşkı, şefkati, merhameti, ünsiyeti, ihsanı, muhabbeti, tevazuu kaybetti? Nasıl oldu da kaldırımı oyup depo açan, profil demirlerle yaya yolunu kapatmakla yetinmeyip “park yapılmaz” levhası asarak komşusunun aracını sokağa park etmesini de engelleyebilen insanlar türedi? Nasıl olup da bir annenin gözünün önünde milim milim büyüyen bir insana kolayca kıyabilen, çabuk öfkelenip hemen oracıkta cinayet işleyebilen insanlar türedi? Burada resmini çizdiğimiz insan tipinin Türkî Cumhuriyetlerde de sıkıntı olduğunu biliyoruz. Orada yaşananlarla -geçmişle aradaki köprülerin yıkılması noktasında- bizdekinin benzerliği, problemin kültür kopuşundan kaynaklandığını doğruluyor.
_____________________________________________________________
*Bu yazı OSMANLI KÜLÜTÜR ETÜTLERİ adlı kitabımızın İlk Söz bölümünden alıntıdır.