Osmanlı Kültürü Etütleri-Mustafa Everdi

Recep Seyhan, edebiyatçı- hikâye/roman yazarıdır. Bu kez karşımıza Osmanlı Kültürü Etütleri kitabı ile çıkageldi. Yazar sunuşta kitabı, ‘Osmanlı tarihi olmadığı gibi ansiklopedi de değildir’ diye takdim ediyor. Onun amacı “bir okyanusu andıran osmanlı kültürü ile okuru sınırlı bir şekilde karşılaştırmak”. Seyhan’a göre “tarihimizin 600 yılına damgasını vuran ve üç kıtada kendine güçlü bir zemin bulan zengin bir kültürdür’ (s.11) Osmanlı Kültürü.

Howard Phillips Lovecraft, “Edebiyatın tüm dallarında eşit derecede başarılı olan çok az yazar vardır. Her düşünce türünün doğal uygunluğa dayanan, kendine özgü bir ifade biçimi olur ve ortalama yazar kendi özel kişiliğine uyan türde çalışma eğilimindedir. Yine de birçok yazar birden fazla farklı türde çalışır; bazı yazarlar ise yıllar ilerleyip kendi zihinsel süreçlerinde veya bakış açılarında değişikliklere yol açtıkça bir türden başka bir türe geçiş yaparlar,” diyordu. Hikâye, hatırat, gezi kitabı, romandan sonra Seyhan, Osmanlı Kültürü Etütleri kitabı ile karşımızda. Her sayfasında ‘edebiyatçı’ dokunuşu hissediliyor. Özellikle dil-kültür konusunun öne çıkarılışı kitabı dikkate almaya özendiriyor.

Recep Seyhan, türünü tam olarak belirtmese de “kültürel icmal” denebilecek bir kitapla karşımızda. Yazar, “cumhuriyetin Osmanlının kökleri üzerinde yükselen yeni ve güçlü bir değer olduğunu, ancak harf inkılâbı ile oluşan kültürel kopuşla bir ‘evimiz’ olduğunu unuttuğumuzdan” bahisle eve yönelmeyi sağlayan tercihleri ile belirlemiş konuları. Bu nedenle olsa gerek kitabın alt başlığı “Eve Giden Yolda”…

Cumhuriyetin şaşkınlığa düşürdüğü insanımıza bir ‘evimiz’ olduğunu ilk söyleyen Yahya Kemal’dir yazara göre. Sonra Tanpınar, Kemal Tahir, Reşat Ekrem Koçu, Abdülhak Şinasi Hisar, M. Zeki Pakalın gibi duyarlı kalemler… Tahirül Mevlevi, Mükrimin Halil, İbnülemin M. Kemal, Süheyl Ünver, Ekrem Hakkı Ayverdi ve Fuat Sezgin gibi zatlar “evimizin terekesini” taşıdılar gündeme. Cumhuriyet eve geçmek için köprüleri yıksa da Nureddin Topçu, Erol Güngör, İdris Küçükömer, Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Cemil Meriç, İsmet Özel gibi insanlar el yordamıyla inşa ettikleri kayıklarla bizi karşıya geçirdiler. Artık evimizin nerede olduğunu biliyoruz.

Geçmişe yoğunlaşmak “dikiz aynasına bakmak” gibidir. Sürekli bakarsanız önünüzü göremez, geleceği kestiremezsiniz. Geçmiş geleceğe emin adımlarla yürümek için göz atılacak bir rehberdir. Yoksa her insan, ideoloji, iktidar tarihte istediği delilleri bulmakta zorlanmayacaktır. Bu konuda nesnel olabilmek dönemindeki diğer devlet, kültür ve medeniyetlerle kıyas yaparak ilerlemektir.

Bu konuda örnek verilecek kitap, Gibbon’un 8. Ciltlik Roma İmparatorluğunun Gerileyiş ve Çöküş Tarihi’dir. Batı kültürünün temellerinden Roma medeniyetini nesnel bir bakışla ele alma usulü ile de önemlidir bu kitap. Bütün zaafları ve üstünlükleri ile kültürlerarası mukayese ile anlatılır Roma İmparatorluğu. Hatta Doğu Romanın devamı olduğu iddiasına deliller bularak. “Türkler, Makedonya, Trakya ve Yunanistan’a Rumeli adını vererek adeta buraların Roma İmparatorluğu’nun birer bölümü olduğunu anlatmak istemişlerdir.” (Gibbon, Cilt I. s.52.)

Böylece “Bütün kültürler karmakarışıklığın bir sonucudur.” diyen Claude Levi Strauss ile “Bütün kültürlerin tarihi, kültürel ödünç almaların tarihidir” sözüyle Edward Said’e kulak vermenin önemini idrak edebilirdik. Kitabın bu yönde mukayeseden uzak durması en büyük eksikliğidir.

Elbette bir kitabın her şeyi kuşatması beklenemez. Ne var ki yazar Osmanlı’ya yönelik eleştirilere “Öteki Osmanlı” bölümünde yer verdiğini söylese de önem verdiği dinin, bağnaz niyetlerle ilim, felsefe ve matematiğin kültürden dışlanmasını, dini yorumlarla yenilikçi yönetici, şair ve müderrislerin katledilmesini örnek göstermektedir. Bu işleyişin batıda da olduğu şerhini düşerek.

Oysa hukuk yerine örf ve fermanlarla yönetim, ekonomik üretim yerine ganimet ve yağma ekonomisi, dünyadaki gelişmelere yabancı bir üstünlük kompleksi üzerinde durulmamış, gerileyiş ve çöküşün sebebine dair asli ‘olgular’ yerine tartışmalı padişah, vezir ve paşalar ile klasik ve Gazzalici görüşlerin İbni Sina ve Rüşd’e galebe çalması gibi ‘olaylar’ anlatılmaktadır. Kardeş katli gibi konular bugünden tarihe bakışla eleştiri konusu her zaman. Mesele dini bakışla eleştiri konusu yapılıyor. İslam kamu hukukunun olmayışı, Maverdi gibi Sultanlığın Ahkamı kitapları, dönemindeki genel yönetim alışkanlıklarını meşru göstermek dışında bir çaba içermez. Tanzimat’a kadar Osmanlı Yönetimi batıdaki gelişme ve düşüncelere bigane bir anlayış üzerinde sürdürülür. Şeyhülislamdan fetva almak dışında bir arayış ve düşünsel yaklaşımlar görünmez.

Batı kurumlarına ilgi yenilgilerle ve üstünlüğün Avrupa devletlerine geçmesinden sonra gündeme gelir. Hukuki bir çözüm aramak yerine batılı gibi ‘güçlü olmak’ asıl amaçtır. Bu nedenle aydınlanma Osmanlının en geç uyandığı asli bir konudur. Hâlâ da bu konuyu yeterince idrak ettiğimiz söylenemez.

Batıdan ve dışarıdan eleştirilere karşı bir bakış da olmalıydı kitapta. Kitaba bir takriz yazan Prof. Dr. Mehmet Arslan “bu eser, tarihiyle, edebiyatıyla, musikisiyle, mimarisiyle, güzel sanatlarıyla, sosyal yaşantısıyla, insanlar arası ilişkilerin zenginliğiyle, ticaret adabıyla, edep ve hürmet konusundaki yansımalarıyla, hoca-talebe ilişkileri bağlamında saygı ve sevgi göstergeleriyle ve genel olarak insanı mihver alan yaklaşımıyla bir umman olan Osmanlı Kültüründen süzülmüş damlaları bu eserde görüyoruz” diyor.

Bütün bu değerlendirmeler öznel bakış açımızı sergiler Osmanlı hakkında. Oysa her türlü eleştiriye karşı nesnel bir bakış ve olgularla değerlendirmek de bir yöntemdir. Oryantalistlere hak verdiğimiz düşünülmesin ama dışarıdan bakışlara da kulak vermemiz gerekir. “Mütevazı bir kaynaktan çıkan Osmanlılar, Hristiyanların başına bela oldular ve onlara dehşet saçtılar. Constantinople, II. Mehmed tarafından kuşatılmış, alınmış ve zaferi, Doğu Roma İmparatorluğu’nun mirasını, imgesini ve unvanını yok etmiştir.” (Gibbon, Cilt V. s 227)

Gibbon’un dediği gibi bu tür eleştiriler “Doğu İmparatorluğu’nun düşüşü ve çöküşünün daha derinlerine ineceğimizden, geçmişinde başarılı olan her saltanatın yıllıklarını incelemek, bizler açısından yerine getirilmesi nankör ve melankolik bir görev haline gelecektir.” (Gibbon, C. 5. s.222)

Yazarın kitaba dercettiği birikim ve konuların çeşitliliği dikkate alınınca eleştirilerim ‘temenni’ düzeyinde beklentilerdir. Oysa yazarın şahsî tercihlerine saygı duymak da gerekir. Nitekim kitap sadece Osmanlı dönemini değil, Osmanlı Sonrası ve Cumhuriyet dönemine dair görüş ve düşüncelerini de kapsayan genişliktedir. Yeni bir rejimin meşruiyetini sağlamak için geçmişi karalamak anlaşılır bir olgudur. Ancak bu travma nesiller arasında ve geçmiş kültürle bir kopuş getirmiştir. Recep Seyhan bu kopuşun etkilerini ortadan kaldırmak için yıllar süren bu çalışmaya Osmanlı Kültürüne “mütevazi bir katkı” alçakgönüllüğü ile sunmaktadır. Yazarın mutevazı olması eserin önemini azaltmıyor, bilakis daha değerli hale getiriyor. Elbette edebiyatçı biri olarak Söz Dağarcığı bölümü ile İnsanların Efendisine Övgü, Kelime Çalışmaları, Yazı tahtası, Kelam-ı Kibar, Seçme Beyit ve Mısralar ile Klasik Türk Şiiri Örnekleri ile kültürel yöne ağırlık verildiğini de görüyoruz.

Osmanlı deyince İstanbul ana konudur. Hem payitaht olarak hem üstlendiği değer, imge ve müktesebat olarak. Nitekim Gibbon bile bundan uzak kalamaz. “Tıpkı günlük vaazlarında kullandıkları gibi, Fez ya da Delhi Müslümanları hala yüzünü Mekke mabedine çevirdiğinden, tarihçilerin gözü her zaman Constantinople (İstanbul) şehrine sabitlenecektir.” (Gibbon, C.5 s.224)

“İstanbul’un Zenginliği: ‘Osmanlı despotluğu altındaki Trakya ve Bithynia kıyıları bugün de bağlar, bahçeler, ekili ve verimli topraklarıyla zenginlik örneği oluşturmaktadır. Propontis (Marmara), nefis balıklarının bitmez tükenmez bolluğuyla her zaman ünlü olmuştur. Bu balıklar her yıl aynı mevsimde bu denize gelirler, avlanmaları da çok kolay ve zahmetsiz olur. Boğazlardan geçiş ticarete açık olunca, doğal ve yapay tüm mal ve servetler, Euxinus ve Mediterranean yollarıyla kuzeyden ve güneyden bu kente akıyordu. Don ve Dinyeper’in kaynaklarına dek bütün Germanya ve İskit ormanlarından toplanan mallarla, bütün Avrupa ve Asya sanat yapıtları, Mısır’ın buğdayı, Hindistan’ın en uzak bölgelerinin baharatı, değerli taşları yüzyıllarca tüm dünya ticaretini kendinde toplayan Constantinople limanına rüzgârlarla akıp geliyordu.’ (Gibbon, Cilt II. s.20)

İstanbulun fethinde gemileri karadan yürütmenin ilki de olacaktı tabii ki. “Osmanlı imparatoru iki bin yıl önce Darius’un da gemilerden meydana gelen bir köprüyle iki anakarayı birbirine bağlamak için aynı konumu seçtiğini bilmiyordu.” (Gibbon, Cilt II. s.15)

Recep Seyhan yazdığından daha fazlasını anlatan bir yazar. Bu nedenle kitabı hamasete teslim etmediği gibi Osmanlı’nın aksayan, zayıf yönlerine de temas etmektedir. “Geçmişlerini doğru ve yanlışları ile bir bütün olarak analiz edemeyenler, kendilerine başkalarınca hazırlanmış gelecek bulur” ve “Geçmişte yaptıkları yanlışların üzerini örtenler, onu bir kere daha yaşamak zorunda kalırlar” (s.271) diyerek.

Kitap bu milletin vazgeçilmez değerlerinden Cumhuriyet sistemini hedef almıyor, aksine geçiş sürecinde olup bitenlere ayna tutmayı ve cumhuriyetin daha sağlıklı geleceklere ulaşması için ulaştığı aşamanın anlaşılmasına da hizmet etmeyi murat ediniyor. (s271-280, Yakın Tarih Anekdotları)

Kitabın kaynakları geniş bir küliyat tutuyor. Bu kaynaklarda ve genel kültüre sahip olanlarda Osmanlı tarihindeki benzer kavram, isim ve olayların ‘karıştırıldığı’ görüldüğü için kitapta 237-256 sayfalar arasında “Karıştırılmamalıdır” diye bir bölüm var. Çok fazla örnek verilmiştir bu bölümde. Benim dikkatimi çeken –hemen hepsi de maktul- Şehzade Mustafa’lardır. Fatih’in oğlu, Kanuni’nin oğlu, Yıldırım Bayezit’in oğlu (Düzmece Mustafa) Çelebi Mehmedin oğlu Hamideli Sancak beyi Şehzade (Küçük Mustafa)… Bu kadar çok ve hemen hepsi katledilen Şehzade Mustafaların çokluğu nedeniyle karıştırılması doğal olabilir. Bütün bunları ayıran ve karışmalarını önleyen bir açıklık verilen emeğin yoğunluğunu gösterir. Osmanlıda isim benzerliğinden karıştırılan, şehzade, ilim adamı, mimar, paşa, tarihçi, mahlasları ve şöhret adları aynı şair ve sanatçıların her birine dair bilgiler yer alıyor kitapta. Böylece karışan isimler yan yana takip edilince her birine ilişkin vasıflarla diğerinden ayırt etmek kolaylaşıyor.

Tarih belki de tarihçilere bırakılmayacak kadar ciddi bir faaliyettir.  Türkiye’de Osmanlıya ilişkin yayınlanan kitaplar çoğunlukla akademisyenler tarafından yazılıyor. Uzmanlığın yararlı bir sonucu sayabiliriz bu durumu. Ancak hamaset diliyle ve dine uygun bir Osmanlı yaratmanın aracı da olabilmektedir bu konu. Her akademisyene bu zaafı atfedemezsek de. Bir zamanlar bütün Türkiye’ye dayatılan “Bilinmeyen Osmanlı” kitabı gibi.

Edebiyatçı bir kalemin de Osmanlı tarih ve kültürüne dair kitap yazması akademik kitaplarla kıyas için de değerli bir malzeme sunmaktadır. Böylece aydınların akademik bir disipline, akademisyenlerin de aydın bir dil ve üsluba aşina olmalarına yol açar belki. Tarih alanında uzmanların akademik kuru bir dille değil edebi usule yaklaşan bir yöntemle kitaplar yazmalarına da vesile olabilir. Hiç değilse buna dair bir ima ve telkin sayılmalıdır, Recep Seyhan’ın Osmanlı Kültürü Etütleri.