info@recepseyhan.com.tr

KİTAPLARDAN-SEÇKİLER

ÇÖP KOVASINDAKİ RESİMLER
27 yıllık eğitim birikimi, yurt dışı görevi sırasındaki gezi ve gözlemler….
– Herr Altman: “Burada eğitim kilisede başlar”
– Kilise ve camide Ilk ders (2 ve 3 no’lu resimler)
– Eğitimle ilgili 27 yılda oğrenilemeyen bir gerçek
– Kilisedeki Osmanlı Sancağı…
– Çöp kovasında bulunan resimler
– Herr Stötter’in gözyaşları…
– Goethe’nin evinde…

 

EBUCEHİL KARPUZU‘ndan bir alıntı

İki Dönüşümün Burgacında
(…) İçimden tenha vagonlar geçiyordu. İçinde yolcu olarak sadece benim bulunduğum, çıplak bir tepenin zirvesinde yalnız bir ağaç kadar, benim kadar yalnız ve nereye gittiği bilinmeyen savruk vagonlar, yılları şaşırıp yollara düşmüş vagonlar…
Sonra yüzümde Şahmurat’ın ıslak bakan yüzü, alan tarama cihazı gibi öne doğru sallanıp duran sol kolu, ağırlığını üzerine bindirdiği sağ ayağı…

Konuşmanın sonunda Serkâr’ın Günlük Hayatından Kareler başlıklı bir bölüm vardı. Bu bölümde heyecanlıydık hepimiz. Onu hep oturuyor olarak; en çok orada gözlerini veya burnunu silerken, başını sallarken, kollarını yukarı ve aşağı şiddetle indirip kaldırırken, birinin kulağına eğilip bir şey fısıldarken görmüştüm de; böyle, hayatın içinde; yürürken, yolda biriyle konuşurken, günlük bir maslahatını karşılarken ilk kez görüyordum. Zihnimi uzun süredir meşgul eden ve oradan bir türlü silinmeyen resim; video-mesajın sonuna eklenen bu bölümdeki küçük ayrıntılarda ete kemiğe büründü: Şahmurat ve Bülent ağabeyler sallanan tek kollarıyla, yaylanan ayaklarıyla, büzülen ağızlarıyla çıkıp geldiler. Sadece onlar değil Meknun varlığımla kendim de çıkıp geldim ve bu gösterge karşısında dehşetle irkildim. Vaktiyle Şahmurat’tan alıp giyindiğim göz de buradaydı. Uzak iklimlerden gönderilen bu görüntüler; Bülentlere, Meknuzlara, Meknunlara bulaşıyor oradan da Toygar’a ya da ötekine sirayet ediyordu. Göstergenin görüntü alanına Örenya’dan Şahmurat ve İrtemistan’dan Bülent ağabey girince yüzümü, gözlerimi, kollarımı ve ayaklarımı; bu dördünü bu ikisinden alıp giyindiğimin farkına vardım. Söz gelişi bu ikisinin gözlerini gözlerime, kollarını kollarıma takmıştım da Şahmurat’ın gözleri ile bakmıştım bunca zaman; kendi kollarımı değil de Bülent’in kollarını sallamıştım; onların ayaklarıyla yürümüştüm, hatta konuşurken bezen onların ses tınıları gelip genzimi işgal etmiş ve ben kendi sesim sanarak aslında o tınıyı çıkarmıştım. O arada Şahmurat ağabeyin hançeresi de gelip boğazıma oturmuştu. Bunları düşününce sıraya diğer vücut organlarımın da girdiğini ve aktarılanların dört değil daha fazla olduğunu fark ettim. Mesela, burnumu kaşırken aslında kendi burnumu değil Şahmurat ağabeyin dolayısıyla Serkâr’ın burnunu kaşıdığımı, birini dinlemek üzere eğilirken eğilen omzun kendi omzum değil Bülent ağabeyin omzu olduğunu düşündüm. Bunları düşününce düşünülmesi gereken diğer ayrıntılar da kuyruğa girecekti ve girdi de…
Gelenleri değerlendirmeye aldığımda ortaya çıkan kişilik elbette Meknun’du. Meknun’un ise -kendisinde ondan bazı parçalar bulunsa da- Toygar ile bir benzerliğinin bile kalmadığını düşündüm. Ondaki o parçalar da, Meknun’u Toygar sanmamı sağlayan bir yanılsamadan ibaretti. Başa döndüm ve muhayyilemi gıdıklayan bu gibi kıymıkların bir tür saçmalama olabileceğini değerlendirdim sonra. Son değerlendirmem böyle olsa da beynimi ikinin biri tırtıklayıp duran bu kıymıklardan tümüyle kurtulamayacaktım; bunun da farkındaydım.” (…) 
__________________________

ÇİÇEKLER KESMİŞTİ SELAMI

• Aynı adı taşıyan öyküden

Hayra alâmet sayılmazdı bir cip veya atlı bir yabancının gelişi. Gelişiyle korku ve kaygı yükünü boşaltan o hâki renk Winnlex cip, giderken de boş gitmezdi; arkasında kederli bakışlar, bir duvarın dibinde, damlamak üzere olan burunlarını, fistanının tersine yahut önlüğünün veya yaşmağının kenarına, bir suçu gizler gibi silen, ıslak bakışlı kadınlar bırakırdı. Cip uzaklaştıktan sonra bu kez topluca ve özgürce ağlaşırlardı kadınlar.

• Kuşlar Kuş Olarak Havalandığında

Gördüğü rüyanın finaline ulaşamadan mekanik ve metalik ve dijital seslerle rüyaları ortadan yarılan ve fırlatılıp atılan çocukların bir türlü çocukça bir rüya göremeyen çocukların ve kayıplarına ağlayamayan anaların yüreklerindeki ateşin sesini işittiği söylenmemiş veya söylenememiş türküleri işittiği civan oğulların ve ceylan kızların peşinden yakılan ağıtları işittiği işiten bir kulağa kavuştuğu andı.


GÜNEŞİN DOĞDUĞU YERDE

• Karartı

Hayatıma atılan çentiklerin, büyüyerek kendisine narkozlu bir alan açmasından, bedenimden sonra ruhuma da sirayet etmesinden kaygı duyuyorum. Duvarın arkasındaki etobur çakıldağın sırtarırken ağız kenarından görülen altın dişlerinin renginde duygularım.(…)

Hoyrat eller çayları höpürdeterek bir nefeste midesine yuvarladı.
Genç kızların perçemleri yüzlerine bezek oldu; kem nazarlar yüzlerimizin kalayını çıkarttı.
Sepetlere sığışan nevaleleri sıçanlar talan ettikten sonra geriye burun sızlatan bir ufunet kaldı.
Şimdi ortancası iletken nalınlar üzerinde iletken bir zeminde enerji üretmeyi düşünüyormuş.
Bu süre zarfında da depozitosu maliyetini geçen bir handa kirada yaşamaya başlamışlar.
Kocaları kabile savaşlarından dönmeyen dölsüz siyah kadınların büzüşüp döşüne yapışmış memelerinde hayat arayan kara çocukların büyüyen gözleri gibiydi gözler.

• Bıldırcın Avcıları

Gömleğim çamaşırhaneden çıkmadı arayıp sormam da fayda etmedi gömleğim kayıptı bir gün dedim ki abla dedim mavi gömleğim nerede benim niye çıkmıyor dedim kızdı bana ikide bir sorup duruyorsun ne yapacaksın eski gömleği attım gitti dedi umarsızca bana ben de ağladım gömleğimi bul dedim bana yine kızdı attım anladın mı eskimişti ben de attım dedi tekrar günlerce gömleğimi aradım çöplükte çamaşırhanede selelerde kazan dairesinde hiçbir yerde yoktu beni bir gün kazan dairesinde yakaladı sen dedi ne yapıyorsun burada bakayım gömleğimi arıyorum dedim gömleğin ne işi olur kazan dairesinde çocuğum aklını mı yitirdin sen allahım bu çocuk beni delirtecek dedi saçlarını yoldu.


AZAZİL’İN KAPISINDA

• Benim Oyuncaklarım

“Gidişin içime bir oyuk açtı, dedim. İçin oyuk değil miydi, dedi. Değildi, dedim. İçimizde bir oyuk yoksa; dümdüzse içimiz, oraya bir oyuk açılmamışsa şimdiye değin, büyümemişiz ve çocuk kalmışız demektir, dedi. Sen büyüdün mü, dedim. Evet, dedi bu gece büyüdüm dedi. Nasıl yani, dedim; sen şimdiye kadar çocuk muydun, dedim. Evet, dedi hep bir çocuktum ben; elli yaşında oyuncakları olan bir çocuk, dedi ve ekledi: “Seninle geçen zamanlarım da hayatımın ikinci dönem çocukluğu idi.”

• Kapı Sesi

İkimiz de onu izliyorduk. Orayı beğenmemiş olacak ki aşağı zıpladı hayvan ve bacanın böğrüne yan gelip yaslandı.
Kedi ikimizi de kurtarmıştı ortak sıkıntıdan; bir anda kediyi bölüştük.
Kedinin ona düşen payında hayvanın tabasbusları, kendisinin ona verdiği karşılıklar vardı;
bana düşen payında ise kapının arkasında gözüme ilişen yalak vardı: Kedinin yalağını orada görünce bir anda kendime iş buldum. Kalkıp yalağı getirdim, içine su koyup yalağı yerine koydum.

• Çakı

Yüzümde internet kafelerde izlediğim animasyon oyuncuların ürkütücü maskesi vardı sanki korkunç görünüyordum… Mahmut abinin arabasının ince, derin ve paslı çizgileri de vardı yüzümde. Dayı’nın pirinç çuvallarının içindeki fiğler de geri kalmamıştı bundan. Kasabada, hayvan ahırlarının bulunduğu mıntıkadan üzerime bulaşan ahır kokusu da boca edilmişti bütün bunların üzerine. Hataylı öğretmenin su bakracından üzerime sıçrayan idrar rengindeydi benzim. Biraz da sokakta, serenin önüne doğru koşan boynu koparılmış bir piliçtim ben bu şehirde…(…)

• AZaZil’in Kapısında

Baktığım yerde beynimin yırtılan liflerini görüyorum. Hava alanını andıran geniş alnımın ortasından açılan bir kapıdan içeriye giriyorum ve beynimin dehlizlerine iniyorum. Midem kalkıyor; bir istifranın yola çıktığını haber veriyor bana. Neler oluyor burada der gibi olup bitenleri anlamaya çalışan midemi yatıştırdığımı düşünüyordum. Yanılmışım. Banyoya zor yetişiyorum.
O da ne? Kustuğum francala da değil kıvrım kıvrım bir yumak; beynim. (…)

Yine sadece baktı; ‘baktığı yerin arkasını gören’ ve ruhumda daha önce yaptığım bütün gezinti noktalarına nüfuz ederek sahip olduklarımı elimden alan bir bakışla baktı bu kez.
Genç bir adam, parlak bir tepside çay ikram etti.
Önüme getirilen çay bardağında, içtiğim çayın içinde, söylediğim müsrif sözlerin ve işlediğim müstekreh fiillerin erimekte olduğunu gördüm. (…)


METAL ÇUBUKLARIN DANSI

Cümle

Adam D, apar topar giyindi ve bilinmeyen bir eylem için bilinmeyen bir yere gitmek üzere evden rüzgâr gibi çıktı.
Adam E, haşlanmış bir yüzle bireylerden birine, gel benimle sen, dedi ve onu da yanına alarak evden ayrıldı.
Y, sofradan yüzü pancar gibi kalktı; bütün keşke’lerini meğer ve şayet’lerini de valizine koyup ortadan kayboldu.

• Metal Çubukların Dansı’ndan

O sesler orada ait olduğu nesneyle cisimleşiyor ilkin; sonra oradan ‘herif’in varlığımı darmadağın eden sesi yükseliyor; sonra oradan ambar çıkıyor, kağnı çıkıyor, harman yerinin yamacında yığılmış sap yığınları çıkıyor, saman çeteni çıkıyor; gödekler, bayralar, yabalar çıkıyor… Sonra o yabalardan veya dirgenlerden birini sırtımda hissediyorum, herifin sövgüleri arasında sırtımda yerini bulamayan gerecin kırıldığını sonradan fark ediyorum. (…) Yaylada, Cafer Ağa’nın atının kaçtığı haberi hızla yayılmış ve haber ovada da duyulmuştur. (O sırada atın, dağlarda başına buyruk dolaşan yılkıya karıştığı düşünülmektedir.) Bütün bunların yanında evin kedisinin mırmırlarına bakılırsa hayvanın karnı acıkmıştır (…)

Derken bahar geliyordu. Dizleri baharın gelişini haber verince perdeler bulutsuz bir gökyüzü olurdu, perdelerin yaprağa benzeyen desenleri yeşerirdi; hatta oradaki oylumlardan bahçenin kapısını da görebilirdi, hep kaybolan makas birden bulunurdu sonra, elindeki yumaklar tomurcuklanırdı, bugün dünle eşleşirdi. Böyle zamanlarda kadını kimse tutamazdı artık şehirde.

Taş

Ellerine baktım: Elleri de yüzü gibi kıvrım kıvrım nehirlerden, vadilerden, kanyonlardan oluşan ve avuç içine doğru ovaya, derin çukurlara dönüşen oylumlu bir harita gibiydi. Özenle ve kusursuz döşenmiş kalın elektrik kabloları gibi iyice belirginleşen, gövermiş el damarlarında bütün bir hayatının bilinmezlerinin dolaştığı hissine kapılırdınız. (…)

Ağaçların dallarında sallanan akşam güneşlerinin önce soluklaştığı sonra eriyerek çekilip tükendiği soluk benizli güz akşamlarında köye yaklaşan yorgun kağnı sesleri…
O sesleri bastırmaya çalışıyormuşçasına tuhaf bir yarış hissi uyandıran hayvan böğürmeleri; tekrar çocuk çığlıkları…
Yorgun bir günün sonunda, yaşlı avlu kapılarının gıcırdayarak açılışı…
Bir zamanlar mesafeleri içinde tamamlayarak yol alan katarlar, göçerler, yörükler, hancılar, sürekçiler, kervanlar; bunların geçişi sırasında uzaktan ulaşan çan sesleri…


 

BANA HİKÂYE ANLAT -madan

Modernizm, Ben’in bayrağını varlık’ın burcuna dikerek bir nefsiemmare imparatorluğu kurdu ve insanlığı çıkmaza soktu. Postmodernizm, dilin sağladığı imkânları kullanarak özelde edebiyata, genelde insana, düştüğü bu sarmalda nefes aldırma devinimidir. Geçen yüzyılın ortalarında beliren Postmodernist veya deneysel arayışlar, edebiyata her yerinden bulaşmıştır. Bunu tabii bir akış olarak görüyor ve edebiyatın bir yanıyla da anlatım imkânlarını verimli değerlendirme sanatı olduğunu düşünüyoruz. Ne ki kurmaca metin yazarlarının önlerine çıkan her yönteme farklılık yaratmak adına denetimsiz ‘atlamaları’, edebiyat adına bazı riskleri de barındırıyor

Postmodernist edebiyatın başat konusu kendine yabancılaşmadır. 20. yy’ın başlarında dil felsefesi çalışmalarından, Postmodernizmin edebiyata bulaşmasından, fenomenolojik ve hermenötik çalışmalardan sonra kendine yabancılaşma konusu kurmaca metinlerde evrensel bir tema olarak yerini buldu. Burada konu edindiğimiz yabancılaşma; bize, medeniyetlerin birbirini etkilediği, zamanla iç içe geçerek bütünsel bir kimliğe büründüğü son iki yüzyılda bir medeniyet kriziyle bulaşmıştır. Buna taşınmış bir problem de diyebiliriz.

ÇÖP KOVASINDAKİ RESİMLER (Augsburg Notları)

•  Kilisedeki Osmanlı Sancağı

Dom Kilisesi’nin kapısında (girişte sağda, yüksekçe bir yerde) 1999 itibariyle 310 yıldır asılı duran bir Osmanlı sancağı var. Viyana bozgunu sonrasında sancağımız bir şekilde Alman Prensinin eline geçmiş. Sancak 1689’da buraya getirilmiş. Zamanın Alman Prensi, Kilisenin girişinde sancağın sergilenmesini istemiş. Sancağın, Osmanlının Avrupa’daki tarihinin bir belgesi ve Avrupa’daki izinin bir nişanı olarak mı; ‘Türk tehlikesinin savuştuğunun’ ve ‘Avrupa’nın artık emniyette olduğunun Dom Kilisesinden ilanı’ olarak mı; yoksa Avrupa’daki Osmanlı varlığının sancak üzerinden tahkiri olarak mı sergilendiği tam anlaşılamıyor. Papazlar bu konuda bilgi vermiyorlar. Maksat her ne olursa olsun Sancak üzerinden, Avrupa’da Osmanlıya esir muamelesi yapıldığını hissetmemek mümkün değil. Bu sancak, Türkiye’den buraya gelen herkesin dikkatini çekmiş olmalı diye düşünülürse de, sancaktan kimsenin haberi yok. Beni de bu konuda Servet Yüksel uyardı. Türk hükümetleri bu sancakla ilgilenmişler midir? Sanmam.
(Kilisedeki Osmanlı Sancağı’nın bölümü)